Ölülere Yasin Okumak

Ölülere Yasin Okumak

“Ölüleriniz üzerine yasin okuyunuz.” Hadîs Ma’kıl b. Yesâr’dan iki tarikle nakledilmiştir.

“Yasin, Kur’ân’ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah’tan âhiret saa­deti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur.

Yasin’i ölülerinizin üzerine okuyunuz.”(İbn Hanbel,Müsned,V;26)

“Yâsin’i ölülerinizin üzerine okuyunuz.”(Ebu Davud,Cenaiz,20;İbn Mace,Cenaiz,4)

Muhammed Ahmed Şakir, ilk hadîse zayıf derken ikinci hadîsin hasen olduğunu ifade etmiştir.

Burada ölüm döşeğindeki kişiye mi yoksa ölen kişiye mi Kur’an okunacağı meselesi vardır. Bu meseleden de ölmüş bir kişiye okunan Kur’an’ın onun ruhuna ulaşıp ulaşmayacağı meselesi ortaya çıkmaktadır. İlk sorunla alakalı olarak bir ihtilaf bulunmakla birlikte kasıt ölüm döşeğinde olanlardır. Ancak “ölü” şeklindegenel olarak anlayanlar da vardır. Birinci şekilde anlaşılsa bile buradan öleni Kur’an okunmayacağı çıkmaz. Kur’an okuyup sevabını ölülerimizin ruhlarına hediye etmekte bir beis yoktur. Allah’ın bunu kabul edip etmeyeceğini ise bilemeyiz.

Ibnu l-Kayyım, Kitabu’r-ruh(İstanbul,1993,syf;157-190) adlı eserinde konuyu detaylı olarak ele almıştır. Özetleyerek vermek gerekirse şunlar denilebilir: “Dünyadakilerin amelleri ölülerin ruhlarına iki sebepten dolayı faydalı olur: 1. Ölünün hayatta bıraktığı bir sebep (sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisine dua eden evlat gibi.) 2 Müslümanların ölüye dua ve istiğfar etmeleri; onun adına sadaka verip hac yapmalarıdır. Dinî ibadetlerden oruç tutmak, namaz kılmak, Kur’an okumak zikir yapmak gibi ibadetlerin ölüye ulaşacağı tartışmalıdır. Ahmed b. Hanbel ve selefin çoğunluğu bunların ulaşacağı kanaatindedir. Hanefîlerden de bu görüşte olanlar vardır. Malikî ve Şafiîlerin meşhur görüşü bunların ölüye ulaşmaması yönündedir... Ölünün, başkalarının sebep olduğu sevapları almasına Kur’an, sünnet, icmâ’ ve şer’î kaideler delildir. Kur’an: “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabb’imiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla!”(Haşr,10) Demek ki, hayatta olanların istiğfarları ölüye fayda veriyor. Ölüye, cenaze namazı­nı kılarken ve gömüldükten sonra dua etmekle ilgili birçok hadîs-i şerif riva­yet edilmiştir... Ölü adına verilen sadaka sevabının ölüye ulaşması hakkında Buharı’de iki; Müslim’de bir hadîs varid olmuştur... Oruç sevabının ölüye ulaş­ması Sahihayrida Hz. Aişe’den ve İbn Abbas’tan gelen hadîslerle ortaya konul­muştur. Hac sevabının ölüye ulaşması Buharî’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiği bir hadîste açıklanmıştır...

Kur’an okumaya gelince şu söylenebilir: Resûlullah, Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalbin niyeti ve yeme-içmeyi terk etmekten ibaret olan orucun sevabının ölüye ulaşacağını bildirmiştir. Aynı şekilde Kur’an okumanın sevabı da dil tarafından okunmasından, kulağın duymasından ve gözün görmesinden dolayı ölüye ulaşıyor değildir. Konuyu biraz açarsak oruç mahza bir niyetten ve nefsi yeme-içmekten engellemekten ibarettir. Yüce Al­lah bunun sevabını ölüye ulaştırdığı halde amel ve niyetten ibaret olan Kur’an okumanın sevabını niye ulaştırmasın? Hadd-ı zatında Kur’an okumak, niyeti bile istememektedir. Ölünün arkasından yapılan amellerin ölüye ulaşamayaca­ğını söyleyenler şu ayetleri delil olarak ileri sürerler: ‘İnsan için ancak kendi kazandığı vardır.’(Necm,39) ‘Yaptıklarınız dışında başka bir şeyle yargılanmayacaksınız.’(Yasin,64) ve ‘Nefsin yaptığı iyilik kendi yararına, yaptığı kötülük ise kendi zararınadır.’(Bakara,286)Bunun yanında ‘kişi ölünce üç şey dışında amel defterini kapanacağına’ dair hadîste delildir. Zira hadîste hayatında sebep olduğu iyiliklerin faydasını görece­ği, diğerlerinin ise kesileceği bildirilmiştir...” İbn Hacer’in konuyla ilgili görüşü kanaatime göre oldukça isabetlidir. Şöyle der: “Bu meşhur bir meseledir. Bu ko­nuda bir risetle yazdım. Hasıl-ı kelam mütekaddim ulemanın ekseriyeti okunan Kur’an’ın sevabının ölüye ulaşacağı görüşündedir. Tercih edilen görüş ise bu amelin müstehab olması ve çokça yapılmasıdır. Ayrıca sevabın ölüye ulaşması hakkında kat’î bir şey söylemekten geri durmaktır.” Buradan anlaşıldığı gibi ölünün ruhuna Kur’an okuyup sevabını hediye etmek mümkündür. Ancak bu, kesin olarak kabul edilecek anlamına gelmemektedir. Allah dilerse kabul eder, dilerse geri çevirir. Tıpkı dua gibi.



Yavuz Köktaş - Günümüz Hadis Tartışmaları

Devamını Oku »

Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi

Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi

Hz. Aişe anlatıyor: Yahudi bir kadın kendisinden dilenmek için gelmiş ve kabir azabından bahsettikten sonra “Allah seni kabir azabından korusun” de­mişti. Hz. Aişe Allah Resûlü’ne (s.a.v.) “İnsanlara kabirlerinde azap olunur mu?” diye sordu. Allah Resulü (s.a.v.) “Evet, kabir azabı (vardır)” buyurdu. Ardından Hz. Aişe şöyle demiştir: Bundan sonra Allah Resûlü’nün (s.a.v.), sonunda kabir azabından Allah’a sığınmadığı hiçbir namazını görmedim.(Buhari,Cum’a,hd.no.986,988 999,991,996,998,Cenaiz,1283,Bed’ulhalk,2964;Müslim,Kusuf,499,1501,1502;Tirmizi,Cum’a,514)

Bu rivayet hakkında şu yorumlar yapılmıştır: “Yahudi bir kadın” ifadesi, baş­ka bir rivayette ‘iki Yahudi kadın’ olarak geçmektedir. Bu kadınların isimleri tes­pit edilememiştir. Bu kadın veya kadınlar ona kabir azabından bahsetmişlerdi. Rivâyetlerdeki farklılıklara rağmen, Âişe söylediklerine inanmamış, ancak Allah Resulü (s.a.v.) -bir rivayete göre vahiy inmesi sonucu-, başka bir rivayete göre doğ­rudan doğruya kadının söylediğini teyit ederek kabir azabından Allah’a sığınmıştır.

Kıssanın başka bir rivayetinde, Yahudi bir kadın Hz. Aişe’den (r.anhâ) gör­düğü iyiliğe karşılık kendisine “Allah seni kabir azabından korusun” diye dua etmişti. Bunun üzerine Hz. Âişe (r.anhâ) efendimize “Ey Allah Resulü! Kabir­de azap var mıdır?” diye sormuş, O da “Kıyamet gününün azabı dışında azap yoktur” diye cevap vermişti. Bu olaydan bir zaman sonra günün ortasında çık­mış ve cemaata olanca sesiyle şöyle nida etmişti: “Ey insanlar! Kabir azabın­dan Allah’a sığının. Çünkü kabir azabı haktır!” Bu rivayetlerin hepsinde Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabir azabının hükmünü Medine’de iken öğrendiği yönünde bir bilgi mevcuttur. Ancak bu su götürür bir bilgidir. Çünkü kabir azabıyla ilgiliolarak zikredilen “Sabah akşam azaba arzedilirler”(Mümin,46) ayet-i kerimesi Mekke döneminde nazil olmuş ayetlerdendir. Bunun tevili ancak şöyle yapılabilir ki,Allah Resulü (s.a.v.) inkar edenlerin ve müşriklerin kabir azabına maruz kalacakl arı konusunu bilmesine rağmen, tevhid ehlinin bu azaptan nasipdâr olacaklarını bilmemekteydi. Bilâhare vahiy yoluyla kendisine bildirildi. Hadiste ayrıca kabir azabının bu ümmete mahsus olmadığına dair de delâlet söz konusudur.

Bütün bunların yanında kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayetler de vardır. Bunların delaleti kat’i olmasa da hadislerle birlikte düşündüğümüzde kabir azab veya nimetine işaret olabileceğini söylemek mümkündür. Bir ayette “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı günde denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun.” buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendi­miz (s.a.v.) “Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.”(İbrahim,27) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır.(Buhari,Tefsir,14)
Bütün bu deliller kabir azabını isbat etmektedir. Ehl-i Sünnete göre kabir azabı haktır. Bu hususta Kitab ve Sünnetten birçok delil olduğu anlaşılmaktadır. Allah Teâla’nın cesedin bir kısmına bir nevî hayat iade ederek ona azab vermesi aklen imkânsız değildir. Şeriat da bunu haber verdiğine göre kabul etmek gere­kir. Hâricilerle Mu’tezile’nin büyük bir kısmı ve Mûrcie taifesinden bazıları kabir azabını inkâr etmişlerdir. Ehl-i Sünnete göre azabı ölen kimsenin ya bütün ce­sedi yahut cesedinin bir kısmı görecektir. Allah her şeye kâdirdir. Ölen kimseye yerinin gösterilmesi mü’min için in’am ve ikram, kâfir için azabdır.

Öyle anlaşılıyor ki, kabir azabı haktır. Kur’an’da kabir azabını ifade eden açık ve kesin bir ayet yoktur. Aynen bunun gibi kabir azabının olmayacağını belirten bir ayet de bulunmamaktadır. Kabir azabı pek çok hadiste sarahaten ortaya konulmuştur. Bir gerekçe veya te’vil ile bunu inkar eden dinden çıkmaz. Ama bu kişinin kendi kültürüne yabancılaşacağı açıktır.

Neden böyle bir inanç Kur’an’da vurgulanmamıştır veya milyarlarca yıl önce ölen ile şimdi ölen açısından adl-i ilahi gerçekleşmiş olur mu, şeklinde aklen kabir azabına yöneltilen tenkitler vardır. Bunun yanında kabir azabının ruha mı bedene mi yapılacağı, bedene de yapılacaksa, onun çürüyüp yok olacağı şeklin­de itirazlar da var. Kur’an’da vurgulanmamasını bir kenara koyarsak -ki, çok şey sünnetle sabittir- diğerlerine şu şekilde cevaplar verilmiştir:

a-İster mümin ister kafir olsun, başına ne gelirse günahlarının affına sebep olacaktır. Bela, musibet, hastalık, sıkıntı gibi şeyler insanların günahları­nın hafiflemesine sebep olmaktadır. Bir mümin bu dünyada günahkar olarak yaşar, fakat başına gelen musibetler onun günahlarının azalmasına sebep ola­caktır. Kabir de çektiği azaplar da yine günahlarına kefaret olup onları siler. Aynen bunun gibi Allah adili mutlak olduğu için kafir kullarının başına gelen musibetler de cehennemdeki azaplarının azalmasına sebep saymaktadır. Aynı günahı işleyen ve kafir olan iki kişiden biri musibete uğrasa diğeri uğramasa, musibete uğrayanın azabı diğerine göre hafifleyecektir. Kafir cehennemde sonsuza dek kalacağı için cennete giremeyecek, ama ister bu dünyada isterse kabir de çektiği sıkıntı ve azaplardan dolayı cehennemdeki azabının şiddeti hafifleyecektir. Bu sebeple kabir de çok kalıp çok azap çeken, az kalıp az azap çekene göre daha kötü olmayacaktır. Belki de ahirette bu durumunu öğrenin­ce çok memnun olacaktır.

b-İnsanların hayatı ve geçirdiği zaman birimleri aynı değildir. Mesela, birkaç dakikalık rüyada günler, aylar ve yıllar geçmiş gibi geliyor. Bazen de yeni yatıp kalkmış gibi bir gecenin nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Bunun gibi kabre erken giren bir insan, Ahirette yeni kalkmış gibi olabilir. Bir diğeri ise birkaç sene kabir de kalır, ama binler sene kalmış gibi azap çekebilir. İşte kabre erken veya geç gitmek kişiye, günahına ve durumuna göre değişebilir. Allah orada da uyku ve rüyada olduğu gibi bir durum yaratabilir.

c-Azabın şiddeti değişik olabilir. Bir volt ile milyon voltun derecesi bir olmadığı gibi, mum ateşiyle güneş ateşi de bir değildir. Kabirde de herkesin durumuna göre ayrı ve çeşitli azaplar olabilir. Kabire geç giden birisi çok kısa zamanda şiddetli azap ile, erken giden birisi kadar ceza çekebilir.

d-Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),
“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(Tirmizî, Kıyamet, 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Nitekim Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur:
“Şehit ölüm acısını hissetmez.”(bk. Tirmizî, Cihâd, 6; Nesâî, Cihâd, 35; İbni Mâce, Cihâd, 16; Dârimî, Cihâd, 7)

Kur’an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.(sorularlaislamiyet.com)



Yavuz Köktaş - Günümüz Hadis Tartışmaları
Devamını Oku »

Ölümün Mahiyeti



Müslim'in, Enes b. Malik yoluyla gelen rivayetine göre, Rasulullah (sav) Bedir'de (müşriklerden) öldürülenleri üç gün terkettikten sonra onların bulundukları yerde ayakta olduğu halde onlara seslenip şöyle dedi: "Ey Ebu Ce-hil b. Hişam, Ey Ümeyye b. Halef, Ey Utbe b. Rabia, Ey Şeybe b. Rabia, Rabbinizin size va'dettiğini gerçek olarak buldunuz değil mi? Şüphesiz ki ben, Rabbimin bana vadettiğinin gerçek olduğunu gördüm."

Hz. Ömer Peygamber (sav)'ın sözünü işitince, Ey Allah'ın Rasulü dedi. Onlar nasıl işitebilirler ve onlar kokmuş leşler haline geldikten sonra nasıl cevap verebilirler?

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim, sizler benim sözlerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap veremiyorlar."

Daha sonra Hz. Peygamberin emir vermesi üzerine sürüklendiler ve Bedir'deki kuyuya atıldılar.

Hz. Ömer'in "nasıl işitirler?" sözü, adet gereği böyle bir şeyi uzak gördüğünü ifade eder. Peygamber (sav) de ona, onların da tıpkı canlılar gibi işittiklerini söyledi. İşte bu, ölümün katıksız bir yokluk ve bir fena oluştan ibaret olmadığını, aksine ölümün sadece ruhun beden ile ilişkisinin kesilip ondan ayrılması ve ikisi arasına bir engel girerek bir hal değişikliği ve bir dünyadan öbür yurda geçiş olduğunu göstermektedir. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, ölü kabrine konulup, sahipleri onu bırakıp geriye döndüklerinde muhakkak o, onların ayak seslerini dahi işitir." Bu hadisi de Sahih(i Buhari) rivayet etmiştir.

Yüce Allah'ın: "Onunla ayaklara sebat vermek" buyruğundaki "o" zamiri, önceden de geçtiği üzere, ayakların gömüldüğü yumuşak kumlu vadinin sertleşmesini sağlayan suya aitir. Bu zamirin, kalplerin pekiştirilmesine ait olduğu da söylenmiştir. Buna göre, ayaklara sebat verilmesi, savaş mahallinde ilahi yardım ve zafer verilmesinden ibaret olur.

İmam Kurtubi,El Camiul Ahkamul Kuran,cild:7
Devamını Oku »

Ölüm, bâki bir meyveyi sümbül vermektir



Bismillahirrahmanirrahim

Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücudumu sarsan arızalar, bir gaflet zamanıma rast gelip, şiddetle alâkadar ve meftun olduğum vücudumu, belki mahlûkatın vücutlarını ademe gidiyor diye elîm endişe verirken, yine bu âyet-i hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: “Mânâma dikkat et ve iman dürbünüyle bak.”

Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücudum, her mü’minin vücudu gibi, hadsiz bir vücudun âyinesi ve nihayetsiz bir inbisatla hadsiz vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymettar, bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücut kadar kıymettar olduğunu ilmelyakin ile bildim.

Çünkü, şuur-u imanla bu vücudum Vâcibü’l-Vücudun eseri ve san’atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhamdan ve hadsiz firaklardan ve hadsiz mufarakat ve firakların elemlerinden kurtulup, mevcudata, hususan zîhayatlara taallûk eden ef’âl ve esmâ-i İlâhiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peydâ eylediğim, bütün sevdiğim mevcudata, muvakkat bir firak içinde daimî bir visal var olduğunu bildim. İşte, iman ile ve imandaki intisap ile, her mü’min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücutların firaksız envârını kazanır. Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.

Hülâsa, ölüm firak değil, visaldir, tebdil-i mekândır, bâki bir meyveyi sümbül vermektir. (Lem'alar-Yirmi Altıncı Lem'a)

Bediüzzaman Said Nursi
Devamını Oku »

Kendini Bulmak




İnsan, çoğunlukla günümüzde, ya kaba kuvvete, ya da ekonomik güce göre kendini ayarlıyor. Dünya konumunu böyle tâyin ediyor. Sonra da sorup duru­yor: "Neden huzursuzum? Neden mutsuzum?".

Oysa, kaba kuvvet, ele geçirenin hükmüne tâbi­dir. İnsan kişiliğine yapışık bir şey değildir. O, insan kişiliğini yapıcı bir unsur olamaz. Bu yüzden, insanı kişiliksiz kılmakta kullanılır çoğu kez. Ekonomik güç de, ihtirasların tuzağı ve tutsağıdır... Çok defa kişiye gerekli özgürlüğün amansız düşmanı... Bu iki kitle tabiatının basıncı altında kalan kişilik, bir ma­den tortusu gibi yamyassı yapışıp kalır bir yere. Ve üzerine yediği damganın yazgısından kurtulamaz. Ve derken, huzursuzluk ve mutsuzluk onun alınyazısı olup çıkar.

Kendi kişiliğini aramak: insanın bu dünyadaki görevi budur. özgürlükle aramak. Kaba kuvvete ve ekonomik baskıya aldırış etmeksizin aramak.

Sabır içinde aramak.

Tanrı'ya güvenerek aramak.
Sevgiyle aramak.
Özgeçi ve özveriyle aramak.

İnsan kendini arama borcunda yani. Araya ara­ya bulacaktır kendini. Karanlıklar içinde kaybolmuş âb-ı hayat olan ruhunun yitik cennetini arayarak, bulacaktır.

Tanrı'ya doğru giderek bulacaktır kendini insan. Peygamberlerin, yolgöstericilerin izinden giderek kendi kişiliğine çıkacaktır.

Oruçla, Tanrı'ya tapınmayla, Tanrı'yı ruh içinde, dilde ve işte anarak, Tanrı'ya gidişi süreklice yaşaya­rak bulacaktır kendini.

Bakacaktır, birden, çevre değişmiş. Yüzlerin an­lamı değişmiş. Eşya ve tabiat değişmiş.

Görecektir: ses başka, ufuk başka, gök ve toprak başka.

Anlayacaktır: savaş ne içindir? Öldürmek için mi? Diriltmek için mi? Mutluluk, önemli mi önemsiz mi? Asıl mutluluk, başkasını mutlu etmek ve mut-suz etmemekte değil mi?

Kendini kaybettiğini bir gün bilecektir insan. Fizikötesi ve insanüstü soluklar fısıldamakta durma­dan bunu. Kendini kaybettiğinin farkında olduğu gün, kendini aramaya çıkacağı gündür insanın.

Eller ve ayaklar ve onlara evrenin verdiği cevap­lar toplamından ibaret değildir insan. Bunlar, insan değil, insanın marjı, uzantısıdır eşyaya, dışa doğru.

Sadece ve sadece bu bakımdan anlamlıdırlar. Kendine yeter "kesik baş" masalında olduğu gibi, içimiz, bir özgürlüğe ve yoğunluğa kavuşmadıkça, sorup duracağız! "Neden huzursuzum? Mutsuzum: ne­den?"

Evren seferine çıkmak için kendine yeterli ruh azığıyla donanık mısın? Ellerini ve ayaklarını, gözü­nü ve ağzını, malvarlığını ve nüfuzunu kullanmak için, bu Tanrı nimetlerine tasarrufta bulunabilmek için, Tanrı halifeliği yetisine sahip misin?

İnsan, kendine bir cevap olmak için yaşar. Ama, cevap için önce soruyu, yukardaki soruyu alınyazısı­nın karatahtasına yazacak güç ve cesareti kendisinde bulabilecek midir?

İçimiz kabardığında, bu sorundur dipte yosun bağlayan.

Gün dönerken, nüansın nüansı melankoli flütle­ri, akşam sürülerini, bu sorular ve yanıtlarla çağıra­caktır dinleniş toprağına.

Ölüm ve doğum sûrları, bu soruları ve cevapla­rı üflemektedir ufuklara. Yeterli yarasaya mahsus seslere ayarlamış olmasın kulağını insanoğlu.

Kaba kuvvet, teknik kargısı ve malî yapraklar furyasını yarasa çığlığında farksız görecek bir kulak kazansın insan, yeter ki!

Yoksa, Tanrı, imtihan der. Bu imtihan çetindir. Taşa ve maymuna dönüşmek de var işin içinde, im­tihan sonucunda veya sonunda.

Kıyamet sorusunu, yaşayıp, çilesini çekip çöz­mek gerek. Yoksa, o, insanın güneşini batıracağı gü­nü bilir. O günü iyi bilir.

 

Sezai Karakoç-Gündönümü,syf:77-79
Devamını Oku »

Hicret Mimarisi

Hicret Mimarisi
Onlar, hicret adamıdırlar. İçlerinde hep bir hicretin sızısını duyarlar. Ocakta ateş mi var? Yakında sönecektir, bilirler. Yol tepeye mi çıkıyor, biraz sonra inecektir yamaçtan, farkındadırlar. Şimdi kılıç gibi doğan güneş, sonra bomba gibi batacaktır. Yeşil ağaç kuruyacak, su çekilecek, karakış yazı kovalayacak ve kovacaktır.* (kovalayacak, kovacak)

 
Batılı insan, turist olur, olabilir, ama hicret adamı olamaz. Müslümansa, turistken de hicret adamıdır. Bu dünyada hicrettedirler. Bu çağda hicrettedirler. Bu ülkede hicrettedirler. Takvimleri hicretle başlar.

 
Çile bir hicrettir. Çilesini bitiren Müslüman, hicretini bitirip Medine’sine ermiş olandır.

 
Her namaz, bu yerlerden bir hicrettir. Oruç, vücudun eşyadan hicretidir. Hac bir hicrettir. Zekat bile malın maldan hicretidir. İşte Müslüman, en büyük yakınlığa ermek için bu iç içe hicret pınarlarında yunan(yıkanan) kişidir. Müslüman, hicretle gusl etmiş kişidir. Müslüman, hicretle teyemmüm etmiştir.

 
Hz. İbrahim’in Arabistan yolculuğu, Hz. Yusuf’un Mısır’a köle olarak gidişi, Hz. Musa’nın Sina Dağı’na çıkışı, bütün bunların hepsi, Büyük Hicret’in sembolik muştucularıdır. Fetihler ve zaferler de hicret yemişleri, hicretin yemişleri. Tarikat “yol” demektir, derviş bir hicret eridir; tasavvuf bir hicret düğünü…

 
İçimizde, durmamacasına Mekke’den Medine’ye gidip geliyoruz. Mekke’yle Medine arasında hicret edip duruyoruz. Ne mağaralardan geçmiyoruz. Ne ağlar korumuyor bizi. Ne yılanlar ısırmıyor…

 
Her Müslüman, bir hicret dönemi geçirecektir hayatında. Fakat, bir gün gelecek, hicret bitecektir. Bitecektir, ama ölünceye kadar gönlünde hicretin acı ve haz karışık verimini duyacak ve tadacaktır her Müslüman.

 
Hicret, başlangıçta kanla karışık bir süt akımıdır. Sonra kan azalır, azalır, en son arı duru bir süt kalır. Sütse İslam’ın şiarlarındandır.

 
Bu çağın insanı, dünyaya kendini o kadar yerleşik saymaktadır ki hicretin gök sofrası nimetlerinden haberli bile değildir. İçinde bir hicret mimarisi yoktur da ondan, ölüme karşı hazırlıksızdır. Ölümün sesi, onun için bir göç alarmı değil, bir yamyam tamtamıdır. O, ölüm önünde yamyamlarla kuşatılmış bir beyazın duygusunu taşır. Çocuk kaçıran bir al karısıdır ölüm onun için. Evin önünde kişneyen, hicret zamanını sezip de kişneyen saf kan Arap atı değil.

 
Ama Müslüman, ölümden önce ölüme hicret etmiş kişidir. Ölüm, ona nice yarış birincilikleri kazandırmış bir koşu atı değil midir?

 
Akıncı, bir bakıma bir hicret adamıdır. Asker, bir bakıma bir hicret adamıdır. Şehit, hicretini donanıp giden kişidir. Gaziyse hicretten dönendir.

 
Biz, birkaç yüzyıldır hicret köprüsünü yıktık. İçimizdeki Mekke ve Medine birbirinden koptu. Kişiyle toplumun arasındaki birbirine göç ediş mimarisi çöktü. Ahiretin bu dünyadaki izi olan hicret adamı özelliğini anlamaz olduk. Bu dünyaya yerleşmek istedik, o yüzden bir sürgüne mahkum edildik. Kendi kendimizden sürgün edildik. Çağdan sürüldük. Kendi ülkemizde sürgünüz şimdi.

 
(Sezai Karakoç, Kıyamet Aşısı, s. 24-26)
Devamını Oku »

Ölüm Dikkati

Ölüm Dikkati

Ölüme dikkatini yitirmiş bir uygarlık içindeyiz. Ölümün yeter bir vaiz olduğunu unutmuş bir uygarlık. Gerçek uygarlık ateşse, kül olan bir uygarlığı yaşıyoruz. Külü eşeleyip ardındaki ve altındaki ateşe erişmedikçe, kaybettiğimiz, alt üst etmek suretiyle kaybettiğimiz dikkat hiyerarşisi­ni, etkisi yeniden iliklerimize ulaşacak denli oluş­turabileceğimiz şüphelidir.

 
Evet, çağın dikkati bulanık ve kirlidir. Ölü­me bakışımızı yitirdiğimiz için deri uygarlığını yaşıyoruz. Deri, tırnak, tüy ve benzeri vücut uzan­tıları nasıl asıl vücudun yerini tutmazsa, insanla zamanın karşılaşmasından doğan, çakan şimşek ve tutuşan meşaleyi değil de kullanılan kavların külünü protoplazması yapmak istediğimiz hayat tarzı gerçek medeniyet olamaz. İşte bu kül ve ka­buğu yaşamaktır temel yanlışımız. Çağımızın onulmaz yanlışı.
Ruh, şimşeğe, aleve alışıktır, aşıktır ve has­rettir. Doğu edebiyatlarının temel motiflerinden olan -pervane- örneğinde olduğu gibi, o, sürekli olarak, külde, kabukla, deri ve tırnakta yaşaya­maz. İç hararetimizle yaşar o; yoksa, eşyanın so­ğukluğunda tiril tiril titrer.

 

Evet, ruh, ebediyetten ırak, günübirlikte ya­şayamaz hep. Batı uygarlığının günübirlikleri yanyana getirerek sanısını verdiği yapma ebedi­likte bile. Çünkü : ebedîlikle ebedilik sanısı aynı şey değildir ve aynı şey olamaz.

 
Ruh, ölüm dikkatinde yaşar, ölüm dikkati­nin aleviyle yıkanmış bir ebedîlik hücresinde çi­lesini doldurur ve onu yaşatan balözünü orada emer.

 
Ölüm dikkati, ölümü define, hazine gibi ya­kalamak. Bir ağaçtaki tazelik, dirilik gibidir uy­garlık için ölüm dikkati. O, uygarlığın sağlığının güvencesidir; ölümle uygarlık arasına her zaman için belirli bir mesafe kor. Uygarlık böylece ölüme bulaşmaktan korunmuş olur, onu unutma sığlı­ğına da saplanmadan. Çünkü: bu dikkatin var­lığı sebebiyle ölüm her zaman uygarlığın karşı­sında bir ayna gibi duracaktır. Uygarlık her za­man kendini ölümün aynasında seyrederek ben­lik bilincini yitirmemenin sırrıyla yoğrulma şan­sına erer. Gerçek otokritik, yaşatıcı otokritik ruhu bu şekilde doğar. Bu dikkattir ki, ölümsüzlükle ruh arasına yerleşen eşya düzenini şeffaflaştırır. Onun bir perde olmasına engel olur. Eşya düze­ni, sonsuzluğu ortadan kaldırarak yerine geçmek istediği her sefer bu dikkatin ağına çarpmalı ve radara çarpan yabancı bir ışık gibi kendi yerine yansımalı. Batı uygarlığının yaptığı gibi, inceltil-
miş, soyutlanmış eşyayı sonsuzluk yerine, sonsuz­luğu da Tanrı yerine koymak mümkün değildir. Bunu yapmak, uygarlığı çarpıtmak demektir. Bu­nu yapmak, çarpılmak demektir. İşte, Batının, dolayısıyla bütün dünyanın çağımızda içine düş­tüğü uygarlık bunalımının temelinde bir açıdan da bu gerçek yatmaktadır.

 
Kavramların birbirinin yerini alışı, genel bir kaymayı gösterir. Bu, bir uygarlığın temel felse­fesinin gelişmesi sonucu beliren dinamizm demek değil. Tam tersine, o felsefenin aydınlığını yitir­meye başlaması, bulanıklaşması, dağılmaya yüz tutması olayı başgöstermiş demek.

 
Sonsuzluk, Tanrı’dan gücünü alır. Adetâ, ruh­la Tanrı arasındaki mesafenin adıdır. Sonsuzluk, Tanrı değil, ruhun Tanrı’ya ulaşmak için aşmak zorunda olduğu yoldur. Ruh, bu mesafeyi katetse Tanrı mı olur? Hayır, işte insanın putlaştırılmâ- sı yanlışı buradan doğuyor. Tanrı, sonsuzluktan da ötede, sonsuzluğu aşmış ruhtan da ötededir. Öte kavramından, öteden de ötede. Sonsuzluğu aşmış ruh, Tanrının varlığında yok olduğunu du­yar. Bu da insanın ulaşacağı en son noktadır. İs­lâm uygarlığı, bu temel kavramlara böylesine ay­dınlık bir tanım getirdi. Sınırlar koydu. Böylece ruhun, toplumun ve uygarlığın sağlam bir varo­luş görüşünde devamı esas alındı. İslâm uygarlı­ğının serabından yola çıkan Batı uygarlığı ise bu sanrı sanatında ustalaştı, uzmanlaştı. Eşyanın zengin kombinezonlarından bir sonsuzluk çiçeklendirmeğe, o sonsuzluk sanısının eşyadaki salkımlanışım da tanrılık göreviyle donatmağa doğ­ru gitti.

 

Tek Tanrı inancının bulanık mirası ola­rak daha önceki uygarlık döneminden yadigâr kalmış hıristiyanlıkla da yavaş yavaş ilgisini za­yıflatan bir şimdiki zaman krizini yaşamaya baş­ladı böylece.

 
Evet, Batı uygarlığı, kendisine yadigâr kal­mış son inanç sistemiyle de ilgisini tüketince, ölüm dikkatini yitirmiş ve böylece de aynayı kır­mış oldu. Kendi yüzünü seyrettiği aynayı kırmış oldu. Ölüm aynası kırılınca, yavaş yavaş ışığın ye­rini karanlık, hakkın ve adaletin yerini terör, merhametin yerini jenosid, aşkın yerini egosentri- sizm aldı.
Tannevinde saf bağlayarak, mihrab yönün­de, kıble doğrultusunda, Allah önünde, daha doğ­rusu huzurunda secdeye kapanmaktan kaçan in­san yığınları, tanrılaştırdıkları kişilerin tabutları­nın önünden geçerek onu ölüme teslim ederken anısı önünde eğiliyorlar. Ölüm dikkati, mücerret ölüme ve ölümden ötesine dikkat ve bu dikkatin uygarlığın enine boyuna verimlenişi ve genel an­lama renk katışı biçiminde olmayıp sadece ölene dikkat, hem de ölüler arasında seçme yaparak, ayrıcalık gözeterek , hayattaki değerlendirişler­den kopmayarak ve koparmayarak sadece ve sa­dece ölmüş olana dikkat tarzında biçimleniyor ça­ğımızda. Çağımızın uygarlığı, her güçlü uygarlık gibi, ölüme inişler, ölümden çıkışlar yapma zorun­da olduğunu unutmuş görünüyor. Kendini ölüm­le denemekten kaçıyor.

 

Ölümle fanilik tozlarına ve terlerine batmış insanı, insanlığı, bir aydınlı­ğa, ışığa, -umuda ve sevince döndürmüyor.
tnsan ruhunu ölümle yıkamak. Ölümü, ebedilik abdesti gibi bilmek. Ebediyetin kapılarını güm güm vururken ölümle teyemmüm etmiş ol­mak. Ölmeden önce ölmenin yolunu araştırmak ve bunu bin bir dallı bir ağaç gibi ruhta ve top­lumda sistemleştirmek. Öldükten sonra dirilme­nin (basubadelmevtin) abstre ve konkre anlam­larına ermek ve bunu pratik yaşantının her sa­niyesinde bile gözcü ve bekçi kılmak. Ölüm dik­katini, ruhumuzun en iç niyetlerinden, en dış dav­ranışlarımıza, toplumun yığın olaylarına, uygar­lığın en geçici ve en kalıcı kuruluşlarına bir göz­cü kılmak. Sansür edici olarak değil, eğitici ola­rak.

 
Ölüm dikkati derken, ölümün eski Mısır Me­deniyetinde olduğu gibi hayatın üzerine kâbus’ gibi çökmesini, ölümü de ticarileştiren veyâ en­düstrileştiren İsrailoğlu yorumlamasını, fantezileştiren, yersiz bir estetik telâşına batıran hıris- tiyanlık tutarsızlığım değil, hayatla altın oranda denge kuran İslâm uygarlığının tutumunu öneri­yoruz.
Ölüm dikkati, «Mizan», ilkesine uyar İslâm Uygarlığında. Mizan İlkesi dediğimiz, bir kefesin­de dünya, öbür kefesinde ahiret olduğu farzedilen sembolik bir terazide dengeyi gösteren dilin ölüm olmasıdır. Yoksa zamanla Doryan Gray’in portresine dönüşen yüzüyle dünyanın şer yönüne kayan Batı kalbinin ilkesi değil.
Ölüm ve hayat karşısında ölüm dikkati de­neyinden kaçan ve sınavını veremeyen tarih dö­nemleri, yeni, derin ve güçlü yağmurlarla yüklü bir uygarlık itişiyle yerini çarçabuk terk eder.

İslamın Dirilişi-Sezai Karakoç
Devamını Oku »

Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları

Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları

Şimdi kısaca Ehl-i sünnet'in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû'ya yalvaralım.

Allah'ın Varlığı ve Sıfatları

Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O'nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu yoktur, ezelîdir. O'nun dışındaki her şey hâdistir, sonradan meydana gelmiştir. Ezelî olan her şey ayın zamanda ebedîdir. Sonradan meydana gelen her şey aynı zamanda fânidir; yok olmaya mahkûmdur.

Allah Sübhânehû tektir; ne varlığının zorunluluğu konusun­da ne de ibadet edilmeyi hak etme konusunda eşi ve ortağı yoktur. Varlığı zorunlu olmak ondan başka hiçbir şeye yaraşmaz. Ondan başka hiçbir şey kendisine kulluk yapılmayı hak edemez.

Allah Sübhânehû'nun kâmil sıfatları vardır. Hayat, ilim, se­mi' (işitmek), basar (görmek), kudret, irade, kelam ve tekvin (meydana getirmek) bu sıfatlardandır. Bu sıfatların her biri ezelî olup Allah'ın zâtıyla kaimdir. Bu sıfatların sonradan ortaya çıkan (yaratma, görme, diriltme, öldürme, rızık verme...) gibi özellikleri o sıfatların ezelî olmalarına zarar vermez. Sıfatların ilgili olduğu şeylerin yaratılmış olması, sıfatların ezelî olmasına mâni değildir. Felsefeciler akıllarının kıtlığı, Mu'tezile mensupları da sapkınlığı sebebiyle yaratanın yaratılmış olanla ilişkisinin, ilişkide olan sıfa­tın hâdis olduğuna delil saymış ve Allah'ın kâmil sıfatlarını inkâr etmiştir.

Felsefeciler bundan başka, sonradan yaratılmışlık (hudûs) alameti gördükleri, değişime yol açtığı için Allah'ın cüz'iyyâtı (ti­kelleri) bilemeyeceğini savunmuştur. İki grup da gerçekte İlâhî sı­fatların ezelî olduğunu fakat bu sıfatların sonradan olan yaratıl­mışlarla ilgili ilişkisinin hâdis olduğunu bilememiş, sıfatların ken­dileriyle bu sıfatların ilişkilerini birbirinden ayırt edememişlerdir.

Allah Sübhânehû noksanlık ifade eden her türlü vasıftan uzaktır. O cevher ve cisimlere ait özelliklerden ve bunların gerek­tirdiği şeylerden münezzehtir. Allah'ın yüce zâtı hakkında zaman, mekân ve yön gibi şeyler söz konusu olamaz. Bütün bunlar Allah­'ın yaratmasıyla var olmuş şeylerdir.

İşin özünü anlayamamış bir cemaat, Allah'ın arşın üstünde olduğunu ifade etmiş ve Allah'ın yukarıda olduğunu ileri sürerek yön isnadında bulunmuştur. Arş ve arşın içine aldığı her şey son­radan meydana gelmiş olup Allah'ın yarattığı şeylerdir. Sonradan yaratılmış bir şeyin ezelî yaratıcının mekânı ve karargâhı olması nasıl düşünülebilir?

Şu var ki, arş Allah'ın yaratıkları arasında en şerefli olan ve en fazla nuraniyet ve berraklık ihtiva eden şeydir. Bu nedenle arş, yaratıcının yüceliğini en açık biçimde yansıtması için aynalık hükmüne layık görülmüştür. Nitekim bu yansıtma özelliği saye­sinde ona Allah'ın arşı deyimi kullanılmıştır. Yoksa arş ve diğer şeyler Allah'a nisbetle birbirine eşit olup hepsi Allah'ın yaratıkla­rıdır. Şu kadar var ki, arşın başka şeylerde bulunmayan yansıtma kabiliyeti vardır (Bu da Allah'ın arşın üstünde olduğu fikrini doğ­rulamaz).

Nitekim insan aynaya bakıp kendisini aynada gördüğü za­man, o insanın aynaya girdiği söylenemez. Bilakis bu insanın ay­nayla olan ilişkisi karşısına geçtiği diğer şeylerle olan ilişkisiyle eşittir. Bir farkla ki, ayna insanın görüntüsünü yansıttığı halde di­ğer şeyler onun görüntüsünü yansıtamaz.

Allah Sübhânehû ne cisimdir ne de cisimden oluşmuştur. O araz veya cevher de değildir. O'nun varlığının ne bir sının ne de bir sonu vardır. O uzun, kısa, enli ve dar olmaktan münezzehtir. Evet, Allah geniştir (vâsi'dir) fakat bu bizim akıllarımızın idrak et­tiği anlamda bir genişlik değildir. O her şeyi kuşatıcıdır ancak bu akıllarımızın aldığı bir kuşatma anlamına gelmez. O yakındır fa­kat bu yakınlık bizim anladığımız türden bir yakınlık değildir. Al­lah Teâlâ bizimle beraberdir ancak O alışageldiğimiz anlamıyla beraberlikten uzaktır.

Bizler Allah'ın geniş, kuşatıcı ve yakın olduğuna ve bizimle beraber bulunduğuna inanırız. Ama bunların şekil ve keyfiyetini bilemeyiz. Bunlarla alakalı olarak aklımıza gelen bütün keyfiyetler Mücessime mezhebine ait düşüncelerdir.

Allah Sübhânehû hiçbir şeyle özdeşleşmediği gibi (ittihat) hiçbir şey de Allah Sübhânehû ile özdeşleşmez. Bunun gibi hiçbir şey Allah'a hulûl edemez (içine giremez), Allah Teâlâ da hiçbir şe­ye hulûl etmez. Bölünmek ve parçalara ayrılmak, bir araya gelmek veya çözülmek gibi durumlar Allah için düşünülmesi imkânsızdır.

Allah'ın ne bir dengi ne de bir benzeri vardır. O'nun eşi veya çocuğu yoktur. Allah Sübhânehû gerek zâtı gerekse sıfatları itiba­riyle nitelik, benzeri ve dengi olmak gibi özelliklerden yücedir. Bizim O’nun hakkında en son bilebileceğimiz şey şudur: Allah Sûhhânehû vardır, O kendisini vasfettiği ve övdüğü bütün kâmil isim ve sıfatların sahibidir.Fakat yukarıda da geçtiği gibi Allah, bu sıfatlarla ilgili olarak zihnimizde oluşabilecek her türlü tasav­vurun ötesindedir.

"Gözler O’nu idrak edemez.Fakat O gözleri idrak eder.O en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır'' (En'âm,103)

Akıl ve kavrayış sahipleri, Onun var olduğu ve kendinden başka ilâh olmadığı dışında bir şey söylememiştir.

Allahın isimleri ayet ve hadislerle bilinebilir. Yani Allaha isnat edeceğimiz ismi şeriat sahibinden duymuş olmamız gerekir. Şeriatta kullanıldığı bilinen her ismin Allah için kullanılması caiz­dir. Aksi takdirde Allah'a isim isnadında bulunmamız doğru de­ğildir. Mesela "cevad" (cömert) ismi eğer bir yetkinlik ifade ediyor­sa bu ismi Allah için kullanabiliriz, Zira şeriatta bu isim Allah için kullanılmıştır. Fakat aynı anlama gelen "sulu" (cömert) ismini Al­lah için kullanamayız. Çünkü şeriatta bu ismin Allah için kullanıl­dığı bilinmemektedir.

Allah'ın Kelamı: Kur'ân-ı Kerim

Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın kelamı olup harf ve ses elbisesi içeri­sinde Resûlullaha (s.a.v) indirilmiştir. Allah Subhânehû Kur'an aracılığıyla kullarına bazı hususları emretmiş, bazı şeyleri de ya­saklamıştır. Biz insanlar, içimizde tasarladığımız manaları dilimiz aracılığıyla harf ve ses elbisesi içerisinde dışa vurur ve bu yolla duygu ve düşüncelerimizi insanlarla paylaşırız. Allah Sübhânehû da ağız ve dil gibi araçları kullanmadan yetkin kudretiyle dilediği manaları harf ve ses düzeni içerisinde açığa çıkarır, bu düzen içe­risinde emir ve yasaklarını insanlara ulaştırır. Bu bakımdan gerek nefsi (iç) gerekse lafzı (sözlü) kelamın her biri Allah'ın kela­mıdır.

Allah'ın kelamı dendiği zaman bu iki kelamın kastedilmeği mecazen değil, hakikat yönüyledir. Tıpkı bizim nefsî kelamımız ile lafzı kelamımızın hakiki anlamda olduğu gibi. Yoksa birincisi me­cazi, İkincisi hakiki manada söylenmiş değildir. Çünkü mecazi mananın reddedilmesi mümkündür. Oysa lafzî kelamı reddedip bunun Allah Teâlâ'ya ait olduğunu inkâr etmek küfürdür.

Peygamberimizden önce gelen diğer peygamberlere indiri­len ilâhı kitap ve sahifeler de böyledir. Bunların hepsi de Allah'ın kelamıdır. Kur’an’da ve geçmiş İlâhî kitaplarda yer alan sözler, Al­lah'ın, zamanın şartlarına göre kullarına uymasını emrettiği hü­kümleri ifade ederler.

Rü'yet

Müminlerin cennette yön, karşı karşıya bulunma, nitelik ve kuşatma olmaksızın Allah'ı görmesi (rü'yet) haktır. Ahirette ola­cak bu görme işinin gerçekleşeceğine iman ederiz; fakat nasıl ola­cağı konusunda kafa yormayız.

Allah'ın görülmesi hadisesi keyfiyet dışı bir şeydir. Bu dün­yada keyfiyet ve misal erbabı olan bizler bu sırrın iç yüzünü keş­fedemeyiz. Bu gerçeğe inanmaktan başka nasibimiz yoktur. Felse­feciler, Mu'tezile ve bazı bid'atçı fırkaların vay haline! Onlar ilâhı lütuftan mahrum kalmaları ve basiretlerinin kapalı olması sebe­biyle Allah'ın ahirette görülebileceği gerçeğini inkâra kalkışmış ve gayb âlemine ait olan durumları mevcut âleme kıyas ederek bu dinî esasa iman şerefine erememişlerdir.

Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer

Allah Sübhânehû kulları yarattığı gibi onların işlerini de ya­ratmaktadır. Kulların işlerinin hayır ya da şer olması bu gerçeği değiştirmez. Bütün işler Allah'ın takdiriyle olmaktadır. Şu kadarı var ki, hayır ve şer Allah'ın dilemesiyle olduğu halde, Allah hayır­lı işlerden razı olmakta, şerli işlerden razı olmamaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki, Allah'a karşı takınacağımız edep gereği tek başına şerri Allah'a isnat etmekten sakınmalı; Allah Sübhânehû hakkında "şerri yaratan" yerine "hayrı ve şerri yaratan" ifadesini kullanmalıyız. Nitekim âlimler edebi gözeterek Allah Sübhânehû hakkında "hınzırları ve pislikleri yaratan" ifadesi yerine "her şeyi yaratan" ifadesini kullanmışlardır.

Mu'tezile tercih ettiği ikicilik (düalist) eğilimi gereği kulların, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu ileri sürmüş ve hayır ya da şer bütün işleri kullara nisbet etmiştir.

Oysa Mu'tezile'nin bu yaklaşımı hem akıl hem de din yö­nünden tutarsızdır. Gerçi Ehl-i sünnet âlimleri de kulların kudre­tinin yaptığı işlerde bir katkısının olduğunu kabul etmiş ve buna kesp ismini vermiştir. Zira titreme ile iradeli hareket arasında, biri kudret ve kesp dışı, diğeri kudret ve kesple meydana gelmiş ol­ması bakımından apaçık bir fark vardır. Nitekim iki hareket ara­sındaki bu kadar bir fark kulların yükümlülüğüne ve iyi işlerden dolayı mükâfat alırken kötü işlerden sorumlu tutulmasına yol aç­mıştır.

Fakat birçok insan kulda kudret, kesp ve iradenin varlığı ko­nusunda tereddütten kurtulamamış ve kulun âciz ve mecbur ol­duğunu düşünmüştür. Görünen o ki, bunlar âlimlerin maksadım yeterince anlamamışlardır. Zira kulun kudret ve irade sahibi ol­duğunu söylemek, onun dilediği her şeyi yapabileceği veya dile­mediği hiçbir şeyi yapmayacağı anlamına gelmez. Konuya böyle yaklaşmak kulluk gerçeğiyle bağdaşmaz.

Halbuki kulun kudret ve irade sahibi olduğunu söylerken âlimlerin maksadı, kulun sorumlu tutulduğu her şeyi yerine ge­tirme kudretine sahip olduğudur. Yani kul günde beş vakit namaz kılmaya, malının kırkta birini zekât olarak vermeye, on iki ay içe­risinden bir ayı oruçla geçirmeye gücü yeter. Bunun gibi binek ve azık imkânı olduktan sonra ömründe bir defa hac yapabilecek güçtedir. Diğer bütün şer'î hükümler de bunlar gibi olup bunların hepsinde Cenâb-ı Allah kulun zayıflığını bildiği için engin rahmeti gereği kendilerine kolaylık göstermiştir.

Bu hususa işaretle Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

"Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez" (Bakara 2/185).

"Allah sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır" (Nisâ4/28).

Yani Allah Teâlâ, size zor gelen emirleri ve yükümlülükleri hafifletecektir. İnsanın zayıf olarak yaratılmış olması da, arzuları­na karşı koyamaması ve zorlu görevlere tahammül gösterememesi anlamına gelir.

Peygamberler ve Vazifeleri

Peygamberler insanları Allah'a davet etmek ve onlara hida­yet yolunu göstermek için gönderilmiş ilâhı elçilerdir. Davetlerini kabul edenleri cennetle müjdeler, reddedenleri de cehennemle korkuturlar. Peygamberlerin Allah katından insanlara ilettikleri her şey haktır, doğrudur. Bunların hiçbirinin gerçekleşmeme şüp­hesi yoktur.

Peygamberlerin sonuncusu bizim sevgili Efendimiz Muhammed'dir (s.a.v). Onun getirdiği din bütün dinlerin geçerlilikle­rini ve hükmünü ortadan kaldırmıştır. Onun kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm bütün kitapların en üstünüdür. Onun şeriatını neshederek yürürlükten kaldıran hiçbir şeriat yoktur ve onun şeriatı kıyamete kadar yürürlükte kalacaktır. İsa (a.s) yeryüzüne inip sevgili Pevgamberimiz'in şeriatına göre hükmedecek ve onun ümmetinden olacaktır.

Ölüm, Kabir Hayatı, Kıyamet ve Şefaat

Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, Münker ve Nekir adlı iki meleğin kabirde kullan sorgulaması haktır. Kâinatın yok olması, göklerin yarılması, yıldızların dağılması, yerlerin ve dağların kök­lerinden koparak parçalanması mutlaka gerçekleşecektir. Haşir, neşir, ruhların tekrar bedenlere dönmesi, kıyametin şiddetli sar­sıntısı, kıyamet sırasındaki dehşetli olaylar yaşanacaktır.

Amellerin sorgulanması, insanın uzuvlarının yapıp ettikleri­ne dair tanıklık etmesi de haktır. Herkesin ne işlediğinin bilinmesi için iyiliklerin ve kötülüklerin yazılı olduğu amel defterlerinin da­ğıtılması ve buna göre iyilikleri fazla gelenlerin kurtuluşa ermesi, kötülükleri fazla gelen kimselerin hüsrana uğraması gerçektir.

Mahşerde amelleri tartan terazinin ağırlık ve hafifliğinin -mahşerdeki terazilerde yukarı kalkan kefe, bu dünyada ise aşağı inen kefe ağır geldiği için- dünyadaki terazilerin ağırlık ve hafifli­ğine benzememesi de haktır. Sevgili Peygamberimiz'in bu gibi ahiret halleriyle ilgili olarak getirdiği haberlerin hepsi doğrudur.

Peygamberlerin ve salih kulların, din gününün sahibi olan yüce Allah'ın izniyle, birinci ve ikinci derecede asi müminlere şe­faatte bulunması haktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için olacaktır”(Tirmizi,nr.2435)

Cehennem üzerine sırat köprüsünün kurulması da haktır. Müminler bu köprüden geçerek cennete girecek, kâfirler ise ayak­ları kayarak cehenneme düşeceklerdir.

Müminlere mükâfat olarak hazırlanan cennet ve kâfirlere ce­za olarak hazırlanan cehennem şu anda yaratılmış vaziyette olup sonsuza kadar bâki kalacaklardır. Müminler sorgulamadan geçip cennete girdikleri zaman orada devamlı kalacak ve asla cennetten çıkartılmayacaklardır.

Aynı şekilde kâfirler de hesaba çekilip cehenneme girdikleri andan itibaren orada devamlı kalacak ve cehennemde sonsuza kadar azap göreceklerdir. Onlara azabın hafifletilmesi mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakı­lır" (Bakara 2/162).

O gün kalbinde zerre kadar iman bulunup da işlediği günahlar sebebiyle cehenneme girenler, günahları kadar azap gördükten sonra cehennemden çıkartılacaklardır. Onlar imanları hürmetine, kâfirler gibi cehennemde yüzleri kararmayacak ve kendilerine zin­cir ve bukağı vurulmayacaktır.

"Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen, emre­dileni yerine getiren..." (Tahrîm 66/6).

Melekler Allah'ın kulları olup üstün varlıklardır.

Meleklerin dişilik ve erkeklik gibi özellikleri yoktur. Evlen­mek ve çoğalmak gibi durumlar onlar için söz konusu değildir. Allah Sübhanehü meleklerin bir kısmını kendisine elçi olarak seç­miş ve bunları vahyi tebliğ vazifesiyle şereflendirmiştir.

işte peygamberlere kitap ve sahifeleri ulaştıran melekler bunlardır. Meleklerin işlerinde hata ve aksaklık baş göstermez. Onlar düşmanlarının hile ve tuzaklarından emindirler. Onların Al­lah katından ilettiği her şey doğrudur ve bunlarda asla hata ve ka­rıştırma ihtimali söz konusu değildir. Bu yüce varlıklar Allah Sübhanehunun azameti karşısında titrer ve sürekli O'nun emirle­rini yerine getirmek için çırpınırlar.

İmanın Artıp Eksilmesi

İman, bizlere tevatür yoluyla ulaşan dinî esasları, gerek top­luca gerek tafsilat düzeyinde kalp ile tasdik ve dil ile söylemekten ibarettir. Azalarla yapılacak olan ameller imanın bir parçası değil­dir, Fakat ameller imanın kemalini artırır ve ona güzellik katar.

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh.a) imanda artma ve eksilme bulunmayacağını savunur. Zira kalp ile tasdik, kalbin kesin inancı demektir. Bu hususta amellerin imanın artması veya azalmasına etkisi yoktur. Eğer fazlalık veya noksanlıktan söz edilebilirse bu zan ve vehim dairesinde söz konusu olur.

İmanın kemalinin artması ve eksilmesi itaat ve iyiliklere gö­redir, İtaat arttıkça imanın kemali de artar. Bu bakımdan sıradan bir müminin imam peygamberlerin imanına eşit değildir. Çünkü peygamberlerin imanı, üzerine eklenen itaatle birlikte kemalin zirvesine varmıştır. Sıradan müminlerin imanı kemalin zirvesi şöyle dursun, kemalin kendisine dahi varabilmiş değildir. Ama şurası bir gerçektir ki, peygamberin imanıyla sıradan bir müminin imanı yalın tasdik konusunda eşittir. Ne var ki peygamberlerin imanı üzerine eklenen itaatler sayesinde bir başka hakikat daha kazanmıştır ki bu bakımdan sıradan bir müminin imanı sanki bu imanın bir ferdi olamamaktadır.

Bu bakımdan sıradan bir müminin imanıyla peygamberlerin imanı arasında ne bir eşitlik ne de ortaklık bulunur. Nitekim,sıradan insanlar peygamberlerle insan olma konusunda eşit olmakla beraber peygamberlerin sahip olduğu kemalat onları yüksek mertebelere ulaştırmış ve onlara bambaşka bir mahiyet kazandırmıştır. O kadar ki, neredeyse peygamberler diğer insanlarla ortak ol­dukları hususiyetlerinden sıyrılmış ve gerçekle asıl kendileri insan olurken, diğerleri hayvan hükmüne düşmüştür.

İmamı Azam Ebu Hanife (r.ha), "Ben gerçekten müminim" derken, İmam Şâfiî (rh.a), "Ben inşallah müminim" demeyi tercih etmiştir. Her birinin elinde kendisini haklı kılarak gerekçesi var­dır. Nitekim şimdiki zamanı düşünerek ele aldığımızda, "Ben ger­çekten müminim" demek doğrudur. Konuya son nefesimizi düşü­nerek yaklaştığımızda, "Ben inşallah müminim" demek de doğru­dur. Şu halde, "Ben inşallah müminim" demek caizdir; fakat her ne açıdan söylenirse söylensin yine de bu konuda "inşallah" keli­mesini kullanmamak daha yerindedir.

Büyük Günah Meselesi

Mümin, büyük de olsa günah işlemekle imandan çıkmaz ve kâfir olmaz. Rivayete göre bir gün İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (rh.a) bir grup âlimle birlikte oturmaktaymış. O sırada bir şahıs gelerek, "Babasını haksız yere öldürüp başını keserek kafatasından şarap içen, daha sonra annesiyle zina eden günahkâr bir mümin hakkın­da ne dersiniz, bu kimse hâlâ mümin midir yoksa kâfir midir?" diye sormuş. Mecliste bulunanların her biri bir şey söylemişse de hiçbiri isabet edememiş.

Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, "O kimse mümindir" demiş ve işlediği günahların onu imandan çıkarmayacağını savunmuş.

İmâm-ı Azamın bu tesbiti bir arı için yanında bulunan âlimlere ağır gelmiş ve bir müddet kendisini eleştirmişler; fakat daha sonra hepsi ımâm-ı Azam'a hak vererek görüşünün isabetli olduğunu itiraf etmişler.

Günahkâr bir mümin, can boğaza gelmeden önce tövbe et­meye muvaffak olursa, tövbesinin kabul edileceği vaadine daya­narak onun kurtuluşa ereceğini umarız. Eğer tövbe şerefine ere­mezse onun işi Allah'a kalmıştır; dilerse onu affederek cennete koyar, dilerse de cehennem ya da başka bir şeyle kendisini günahı kadar cezalandırır. Ama eninde sonunda o kurtuluşa erer ve cen­nete girer. Zira ahirette Allah'ın rahmetinden mahrum kalmak sa­dece kâfirlere aittir. Fakat zerre kadar imanı bulunan kimse, işle­diği günahlar sebebiyle başta olmasa bile eninde sonunda rahmet ve mağfirete nail olacaktır.

"Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın" (Âl-i İmrân 3/8).

İmamet ve Hilafet Konusu

İmamet ve hilafet konusu Ehl-i sünnet'e göre akaid konulan arasında değildir. Ancak Şia'nın bu konuda bazen ifrata bazen tef­rite varan görüşlerine karşılık Ehl-i sünnet âlimleri tarafından bu konu kelam kitaplarına alınmış ve meselenin gerçek yüzü ortaya konulmuştur.

Ehl-i sünnet'in belirttiği gibi Peygamberimiz'den (s.a.v) son­ra hakiki anlamdaki halife Hz. Ebû Bekir hazretleridir. Ondan sonra Hz. Ömer el-Fârûk, daha sonra Hz. Osman-ı Zinnûreyn daha sonra da Hz. Ali b. Ebû Tâlib'dir. Allah Teâlâ hepsinden razı ol­sun. Bu sahabilerin üstünlük derecesi de hilafet sırasına göredir.

Başta İmam Şafiî olmak üzere büyük imamların naklettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in üstünlüğü konusunda sahabe ve tabiînin icması vardır. Nitekim Ehl-i sünnet'in öncüsü olan Ebü'l-Hasan Eş'arî, ilk iki halifenin ümmetin diğer fertlerine olan üstünlüğünün kesin olduğunu ve buna ancak cahil veya mutaas­sıp kimselerin karşı çıkacağını ifade etmiştir.

"Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım." (Ahmed, Fezâilü's-Sahâbe, 1/182, 300, 336)"Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım."Ahmed, Fezâilü's-Sahâbe, 1/182, 300, 336)Hz. Ali de şöyle demiştir:

Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin, el-Gunye adlı eserinde naklet­tiğine göre Peygamberimiz şöyle anlatır:

"Miraç gecesi Allah Teâladan, benden sonra Ali b. Ebû Tâlib'in halife olmasını istedim. Bunun üzerine melekler bana şöyle dedi:

- Ey Muhammedi Daima Allah 'ın dilediği olur. Ama senden sonra halife Ebû Bekir olacaktır. ”

Şeyh hazretleri Hz. Ali'den şu sözleri nakleder: "Resûlullah (s.a.v) dünyadan ayrılırken benden söz aldı ve kendisinden sonra Ebû Bekir'in, sonra Ömer'in, daha sonra da Osman'ın halife olaca­ğını ve en sonunda da benim halife olacağımı bildirdi."

İmam Haşan, İmam Hüseyin'den daha faziletlidir (r.anhü- ma). Ehl-i sünnet âlimleri ilim ve içtihat konulannda Hz. Aişe'yi Hz. Fâtıma'dan (r.anhüma) daha üstün görmüşlerdir. Abdülkadir-i Geylânî (k.s) el-Gunye adlı eserinde Hz. Âişe'yi Hz. Fâtıma'- dan (r.anhüma) üstün tutmuştur.

Bu fakire göre Hz. Âişe (r.anha) ilim ve içtihat konularında Hz. Fâtıma'dan (r.anha) üstün olduğu gibi, Hz. Fâtıma da (r.anha) zühd ve inziva konusunda ondan daha üstündür. Bu sebepledir ki Hz. Fâtıma (r.anha) Betûl diye anılmıştır. Bu kelime "kendini ta­mamen dünyadan çekip Allah’a veren" anlamındadır. Hz. Âişe (r.anha) sahabenin fetva mercii idi. Hz. Âişe'de (r.anha) sahabenin İlmî konularda karşılaştığı bütün problemlerin çözümleri bulun­maktaydı.

Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları

Cemel ve Sıffın Vakası gibi sahabe arasında cereyan eden bazı hadiseleri değerlendirirken hüsnüzan sahibi olmalı ve bu olayları iyi niyetle açıklamalıdır. Sahâbe-i kirâmı nefsanî arzu­lardan ve kör taassuptan uzak görmelidir. Zira bu yüce şahsiyetli kimseler, Peygamber Efendimiz'in sohbeti sayesinde nefsanî ar­zuların girdabından kurtulmuş, taassuptan arınmış şahsiyet­lerdir.

Onlar herhangi bir konuda barış ya da sulh yaparlarsa bunu hak uğruna yaparlar. Eğer tartışırlarsa bunu da hak uğruna yaparlar. Birbiriyle savaşan her iki taraftaki sahâbe-i kirâm da kendi iç­tihadına uymuş ve muhaliflerine karşı cephe alırken hevâ ve taas­subun etkisiyle hareket etmemiştir. İsabetli içtihatta bulunanlar iki -bir görüşte on- sevap alırken, hata edenler bir sevap almışlardır. Onların hata edenleri de isabet edenleri gibi kınanamazlar. Onla­rın hata edenlerinin de mükâfat alacağını umarız.

Fakat âlimler bu vakalarda Hz. Ali'yi (r.a) haklı görmüş, muhaliflerinin içtihadını hatalı bulmuştur. Buna rağmen onların kâfir veya fâsık olduğunu söylemek şöyle dursun, kendilerini ya­dırgamamız bile söz doğru olmaz. Nitekim Hz. Ali (r.a) kendisine muhalif olanlar hakkında bizzat şöyle demiştir:

"Onlar bizim kardeşlerimizdir ama bize isyan etmişlerdir. Kendileri açısından gerekçeleri olduğu için kâfir veya fâsık değil­lerdir." (Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 8/173)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:

"Ashabım arasında cereyan eden hadiseleri dilinize dolamaktan uzak durun!" . (İbn Esîr, en-Nihâye, 2/445..)

Şu halde sahabenin hepsine hürmet göstermeli ve kendilerini hayırla yâd etmeliyiz. Onlar hakkında asla suizanda bulunmamalı ve onların kavgalarının başkalarının barışından daha hayırlı oldu­ğunu düşünmeliyiz.

İşte gerçek kurtuluş yolu budur. Zira sahabeye duyulan mu­habbet Peygamber Efendimize (s.a.v) duyulan muhabbetten; yine onlara duyulan nefret de Peygamberimize duyulan nefretleri kaynaklanmaktadır.

Nitekim büyüklerden biri der ki: "Sahabeye hürmet etmeyen kimse Peygamberimiz'e iman etmemiş demektir."

Kıyamet Alametleri

Peygamberimiz'in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi hak olup gerçekleşecekleri konusunda en ufak bir şüphe yoktur.

Güneşin olağanüstü biçimde batıdan doğması, Mehdi nin zuhuru, Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesi, deccâlin zuhuru, Ye'cûc ve Me'cûc’un zuhuru, dâbbetü'l-arzın çıkması, gökyüzünden çıkıp bütün her yeri saran bir dumanın zuhur etmesi ve insanlara zor anlar yaşatması gibi olayların hepsi haktır. Öyle ki, insanlar yaşa­dıkları ıstırap ve sıkıntıdan dolayı, "Rabbimiz Bizden artık azabı kaldır çünkü biz artık inanıyoruz!" (duhân 44/12) diyecekler.

Kıyamet alametlerinin sonuncusu da Yemen'in Aden şehrin­den zuhur edecek ateştir.

Bir cemaat cehaletleri nedeniyle Hint halkından mehdi oldu­ğunu iddia eden bir kimseyi gerçek mehdi sanmışlardır. Onların iddiasına göre mehdi ölmüş ve bu âlemden göçmüştür. Bu cemaat mehdinin kabrinin Fereh'te olduğunu iddia ediyor. Halbuki ko­nuyla ilgili meşhur ve hatta mütevâtir derecesine varan sahih ha­disler bu kimseleri yalanlamaktadır. Bu hadislerde sevgili Pey­gamberimiz mehdinin alametlerini açıklamıştır. Söz konusu ala­metler iddia edilen kimsede bulunmamaktadır.

Mesela mehdiyle ilgili hadislerde mehdinin haşinin üstünde bir bulut parçasının dolaşacağı ve buluttan bir meleğin, "Bu kimse mehdidir, kendisine tâbi olun!" (Taberânî, Müsnedü'ş-Şâmiyyîn, 2/71.)diye sesleneceği bildirilmektedir;

Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur;

"Tarihte dört kişi yeryüzünün bütününde hükümran olmuştur, Bunlardan ikisi mümin diğer ikisi kâfirdir. Zülkarneyn ve Süleyman mümin olanları, Nemrud ve Buhtunnasr da kâfir olanlarıdır, Benim Ali beyt'imden beşinci biri daha (Mehdi) yeryüzünün tamamında hüküm­ran olacaktır. "( İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 6/285)

Bir başka hadiste şu ifadeler yer alır:

"Dünyanın sonu gelmeden önce Allah Teâlâ benim Ehl-i beyt'im­den birini gönderecektir. İsmi benim ismime, babasının ismi babanım is­mine uyacaktır. Bu şahıs, zulüm ve kötülükle dolu olan yeryüzünü adalet ve güzellikle dolduracaktır. " (Ebû Davud, nr. 4282)

Bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle bildirilmiştir:

"Ashâb-ı Kehf Mehdi'nin yardımcıları olacaktır."(İbn Hacer,Fethul Bari,6/503)

Mehdi'nin ortaya çıktığı dönemde Hz. İsa (a.s.) yeryüzüne inecektir. Mehdi, deccâle karşı savaşmak ve onu öldürmek için Hz. İsa (a.s) ile birlikte hareket edecektir. Onun hüküm sürdüğü dönemde astronomik hesapların tersine olağanüstü biçimde Ra­mazan ayının on dördüncü günü güneş tutulması ve yine bu ayın ilk günü ay tutulması olacaktır.

Şu halde insaf etmeli! Hiç Mehdi olduğu iddia edilen ve şu an ölmüş olan bu şahısta söz konusu alametler görülmüş müdür? Mehdi'nin Peygamberimiz’in haber verdiği üzere bunlardan başka daha birçok alameti bulunmaktadır.

Şeyh İbn Hacer el-Heytemî bu konuda bir risale kaleme almış ve beklenen Mehdi'nin 200 kadar alametini açıklamıştır. Mehdi konusu bu kadar açık olmasına rağmen bir cemaatin böyle sapkınlıkta ısrar etmesi cehaletin son kertesinden başka bir şey değildir. Allah kendilerini doğru yola iletsin!

Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan biri dışın­da diğerlerinin hepsi cehenneme girecektir. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da biri dışında hepsi cehenneme girecektir.

Bunun üzerine sahâbe-i kirâm,

Yâ Resûlallah! Kurtuluşa eren bu fırka hangisidir, diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.v) onlara şöyle cevap vermişti:

Onlar benim ve ashabımın yolunu takip edenlerdir. " (Tirmizî, nr. 2641)

İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından kurtuluşa erece­ği bildirilen fırka Ehl-i sünnet ve'l-cemaat fırkasıdır. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve sahâbe-i kirâmın yolunu onlar takip etmektedir.

Ey Allahım! Bizleri Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yolunda sabit kıl, onların zümresine mensup olduğumuz halde canımızı al ve bizi onlarla birlikte haşret.

"Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın" (Âl-i İmrân 3/8).

Bir müslüman öncelikle inanç esaslarını düzgün biçimde öğ­renmeli. Bunu yerine getirdikten sonra mutlaka gündelik hayatla alakalı olan dinin emirlere uygun hareket etmeli ve Allah'ın haram kıldığı şeylerden sakınmalıdır.

Müslüman gevşekliğe meydan vermeden günde beş vakit namazı cemaatle ve tadil-i erkânı gözeterek kılmalıdır. İslâm ile küfür arasını ayıran sınır namazdır. Sünnete uygun şekliyle na­maza devam eden kul Allah'ın sağlam ipinden tutunmuş olur. Zi­ra namaz İslâm'ın beş temel direğinden İkincisidir. Birinci direği Allah'a ve Resûlü'ne iman etmek, İkincisi namaz kılmak, üçüncüsü zekât vermek, dördüncüsü ramazan ayında oruç tutmak ve be­şincisi Allah'ın evi olan Kâbe'yi haccetmektir.

İslâm'ın bu beş temel esasından birincisi inançla alakalı, di­ğer dört tanesi de amelle yani uygulamayla ilgilidir. Bütün ibadetler içerisinden en kapsamlı ve en faziletli olanı namazdır. Kıyamet günü kulun sorgusu namaz ile başlayacaktır. Namazın hesabını veren kimse için diğer dinî hüküm ve esasların sorgusu Allah'ın yardımıyla kolay geçecektir.

Allah'ın haram kıldığı şeylerden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Allah'ın razı olmadığı şeyleri kendimiz için öldü­rücü zehir gibi görmeliyiz. İşlediğimiz kusurları devamlı hatırla­yıp bundan dolayı mahcup olmalı ve pişmanlık duymalıyız.

İşte kulluk yolu budur. Allah Sübhânehû yegâne tevfik bah­şedendir. Allah'ın razı olmadığı şeyleri işleyen ve bu halinden do­layı mahcubiyet duyup pişman olmayan kimse inatçı ve azgın bi­ridir. Bu hali neredeyse kendisini dinden çıkartacak ve düşmanlar sınıfına sokacak kadar tehlikelidir.

Kaynak:

İmam-ı Rabbani - Mektubat-ı Rabbani,cild:2 - 67.Mektub

(Semerkand Yayınları)

 
Devamını Oku »

Bütün nefsler ölümü tadacaktır

İnsan ancak kendinden gafil,olduğunda ''zaman”  hakikatini unutuyor. Onun da bir yaratık olduğunu, onun da vadesinin dolacağını unutuyor..

Gecenin karanlığı sizi sarıpta gözleriniz uykuyla kapandığında zamanın geçişini fark ediyor musunuz ? Eğer belirli vakitlerle ilginiz yoksa, zamanın hiç yürümediğini zannedebilirsiniz. Ama o, sizin gafletinizin dışında, siz onun farkında olsanızda, olmasanız da kendi vadesini doldurmak üzere, fakat ne acele ederek, ne de geciktirerek yürüyüp gitmektedir.

İnsana, zamanı unutturan onun kendi içindeki süreklilik duygusudur bir bakıma. İnsandaki sürekli olma duygusu, 'ölüm' gerçeğiyle zıttır. Ölüm şahsen tecrübe edilmesi mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan olarak, vukuundan mutlak şekilde emin olduğumuz, fakat inanmadığımız bir gerçektir ölüm. Daha doğrusu, şöyle demek lazım: insanda doğuştan gelen bir ölüm fikri yoktur,bu fikri insan sonradan edinmiştir. Ölüm tecrübe edilmesi imkânsız bir olgu olduğundan (çünkü bir kez tecrübe etmek zaten ölmek olacaktır), yani dolayısıyla şahsî tecrübemizin dışında bulunduğundan, bir anda bize basit görünen bu gerçek (ölüm gerçeği) Kuran'da insanoğluna hem bir ikaz, hem hatırlatma olarak vurgulanmıştır: "Bütün nefsler ölümü tadacaktır."

Bu ikaz ve hatırlatmanın içinde, insanı kendi nefsinde hissettiği süreklilik (ebedîlik) duygusunun vehimden ibaret olduğunu idrak ettiren bir başka hikmet de gizlidir.Kur'anın bu ayeti ile biz, ölümün bilgisinden çıkıp daha üst düzeyine yükseliyoruz. Yani ölümün gerçekliği mücerret bir bilgi olmaktan çıkıp kendisine iman edilmesi farz olan bir gerçeklik niteliğine giriyor.Böylece,içimizdeki sürekli olma ebedilik duygusunun nefsimizin bir iğvası olduğunu idrak ediyoruz.

Kaynak:

Rasim Özdenören-Yeniden İnanmak
Devamını Oku »

Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?

Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?

Nasıl olduk da bu hale geldik? Arabada bebek var yerine, arabada sopa var, levhasıyla dolaşır hale geldik. Hangi değerler erozyona uğradı ve nasıl bu hale geldik? Şehirler bu dönüşüm ve erozyona uğramış insanların buluştuğu mekânlar haline geldi artık. Her gün New York'ta, Kaliforniya sokaklarında cinnet getiren gençlerin işledikleri cinayetleri veya seri cinayetler işleyen katilleri izliyor ve şaşırarak takip ediyorduk. Artık şaşırmıyoruz .Çünkü tüm bu haberleri artık kendi ülkemizin, şehrimizin gündelik haberleri arasında izliyoruz. Şehirlerimiz ve bu şehirlere ruh veren insan bozuldu. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde diyor ki: "İnsan vücudunda bir et parçası var ki -bilgisayardan örnekle konuşacak olursak ana beyin- o bozulduğu zaman -bilgisayar nasıl çöpe ahlıyorsa- o et parçası fesat olduğu zaman bütün vücut fesat olur.""Bu et parçası nedir ya Resûlallah?" diye sorduklarında Efendimiz "Kalp'tir." diyor. Kalp bozulduğu zaman her şey bozulur.

Ve şu an kalplerin bozulduğu bir devirde yaşamaktayız. Ancak buradaki kalp kelimesine dikkat edelim. Parçalayıcı zihniyete sahip modernistler kelime ve kavramlarımızı da erozyona uğrattı. Şunu unutmayalım ki insanın on tane değil, bir tane bilme melekesi vardır. Bazı insanlar, bilimsel çalışıyoruz derken başım işaret ediyor. Maalesef bazı ilahiyatçı arkadaşlarımız da aynı şekilde başını işaret ediyor. Fen bilimlerindekiler başını gösterirken ilahiyatçıların kalbini göstermesi gerekir. Kur'ân-ı Kerîm "Onların kalpleri vardır, aklederler." buyuruyor. Yani Kur'ân'a göre akleden, kalptir. Şu an duygusal zekâ vb, yeni tanımlamalarla izah edilmeye çalışılan şeydir kalp. Beyin akletmez.

Mutlak Bilgiden Hüküm Çıkarabilen Ancak Kalptir

Bugün bilimsel faaliyetler ağır komada olan bir insanın hâlâ düşündüğünü ispatladı. Çünkü düşünme, vücutta sadece beyinde olmuyor. Cildin düşündüğü de bugün ispatlandı. Vücut komple düşünüyor. Beyin ise dekoder vazifesini görüp bilgileri topluyor. Göz gördüğünü topluyor, kulak işittiğini... Ama mutlak bilgiyi toplayamıyor. Göz ancak belirli bir açıyı görebiliyor. Sağlıklı değilse onu da tam göremiyor. Kulak alt eşik, üst eşik arasında duyabiliyor. Her şeyi duyamıyor. Bir depremi bile ancak o bittikten sonra duyabiliyoruz. Ama bir karınca; hayvan dediğiniz o bizden düşük dediğiniz varlık, bizden evvel işitiyor. Karıncanın işitme melekesi bizden ileri. Bizden evvel işitiyor, çantasını topluyor burada bir şeyler olacak deyip uzaklaşıyor.

Biz daha sonra fark edebiliyoruz. Beş duyu, mutlak bilgiyi edinemiyor ancak topluyor. Bu bilgilerden hüküm çıkaran, akleden ise kalptir. Ne zaman ki kalbi beyine taşıdık, insan bir tür canavar haline geldi. Çünkü kalp ile değil beyin ile düşünülüyor. Kalbin değişik derecelerde bir bilgilenme süreci var. Biz kalp medeniyetine sahibiz. Bizim Hak sohbetlerimizde, yâran sohbetlerimizde sadece beyinlere değil kalplere de hitap ediliyor. Allah rahmet eylesin, Neşet Ertaş, söylediği o güzelim "Gönül Dağı" türküsünde ne diyor: Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez. Beyinden beyine bir yol vardır, görülmez, demiyor. Kalpten kalbe giden yollarda buluşmamız gerekiyor.

Kalp medeniyetinin erenlerinden biri de şüphesiz ki Yunus Emredir. Yunus Emreden bahsedilirken ümmî, cahil, mektep ve medrese görmemiş birisi olarak bahsedilir, işin aslı öyle değildir. O medrese eğitimi görmüş ve çok varlıklı bir aileden gelmiştir. Bugün bütün bunlar belgelenmiştir. Hatta Yunus Emredin Seyyit Ahmet er-Rufâî kolundan beslendiği ve silsilesi bile artık bilinmektedir. Tevazu sahibi insanlar, "Bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir." derler. Neden böyle söylüyorlar, diye sorulacak olursa, insan-ı kâmiller tevazu sahibi olduklarındandır. Şimdikilere baktığımızda ise bildiklerini sıralamak için bir yarış halindeler. Bizim geleneğimizde bir adam "bir şey biliyorum" diyorsa, o hiçbir şey bilmiyor demektir. Şayet bir adam "bilmi-yorum" diyorsa, işte ona yapışmanız gerekir. Büyük âriflerin kitapları hep böyle söyler. Yine ârifler, duygularını ve tecrübelerini şiirle dile getirirler. Sadece şiir olsun diye şiir söylemezler. Şiir mecaz, sembol, remz gibi ifade alanı verdiği için şiiri tercih ederler. Bunlardan biri de Yunus Emre'dir ve her şiirinde derin anlamlar vardır. Onun şiirlerini düz bir metne çevirin yani nesir haline getirin, büyük bir felsefe ve bilgelik kitabı ortaya çıkar. Bilgelik kitabının içinde yer alan sözlerden biri de,

"Yunus öldü deyû sala verirler Ölen hayvan imiş âşıklar ölmezdir.

Burada Yunus'un ve âriflerin kastettiği şudur: İnsan her şeyden evvel bir ruh ve bu ruhun kabuk haline gelmiş şeklidir. Bir kaplumbağayı düşünün: Kabuğunu kendisi yapar ve onun içinde yaşar. İşte insanın böyle hayvani bir yönü vardır. Hayvan kelimesi Arapçadan dilimize geçmiştir ve canlılık demektir. İngilizcede buna "animal" denir ve bu insanın hayvani yönüdür. Bugün hayvan denildiği zaman kelime farklı anlamlar ifade eder. Bizim hayvan dediğimiz canlı bedenimizin, dört unsurdan meydana gelen bir tarafı vardır. Bunlar toprak, su, hava ve ateştir. Her insan bu dört unsurun karışımından meydana gelir. Allah bizi yarattı ve kendi ruhundan üfledi. Biz hepimiz Allah'ın ruhunu taşıyoruz. Tasavvuf denilen ilim, bunu idrak ettirmek için çalışır. İnsan, Allah'ın ruhunu taşıdığı anda bütün perdeler aralanır. Kaynağını, kim olduğunu, nereden geldiğini, aslını ve özünü bilmeye başlar.

İnsana Allah'ın ruhu üflendikten sonra ateşten ateş, topraktan toprak, sudan su, havadan hava alınarak insan bedeni oluşmuştur. Ölüm anında da ilk önce bu unsurlar ayrılmaya başlar. İnşam terk eden birinci unsur, evrende en serî olan havadır, insan son nefesini -havayı- verir ve bir daha alamaz. Ancak bedene baktığımızda sıcaklık yani ateş unsurunun devam ettiğini görürüz. Beş altı saat sonra ikinci unsur, ateşin ayrıldığını görürüz. Bedenden ısı da kaybolur ve ceset soğur. Ateş yeryüzünde muhabbetin kaynağıdır ve ateşin vücuttan gitmesi ile insan en yakınından bile soğumaya başlar. Geriye iki unsur kalır. Toprak ve su. Cenaze iki unsurla defnedilir. Bilindiği gibi insanın yüzde yetmişi sudur. Cesetteki su, yaklaşık bir yıl içerisinde toprağa karışır ve geriye posa dediğimiz bölüm kalır. Bu bölüm de belirli bir zaman aralığı ile toprağa karışır ve yok olur gider. Böylece dört unsur da ortadan kalkar. İşte ölen, insanın bu hayvani yönüdür yani bedenidir. Rûhânî dereceleri yükselen insan ise ölmez.

Bilindiği gibi insan, melekten üstündün Ama hangi insan? Her insan mı acaba? Hayır. Kâmil insan yani şeytanın kıskandığı insan, meleklerden üstündür. Allah insanı yarattıktan sonra Âdem'e secde edilmesini emretti. Bütün melaike Âdem'e secde ettiği halde iblis secde etmedi. Başta "Ben ondan üstünüm." diyerek birçok gerekçeler ortaya koydu. Dikkat edin, o gerekçelerin birçoğu bugün bizim insanımızın da gerekçeleri. Ben âlimim, ben yetenekliyim gibi... İşte İblis'in ayağının kaydığı nokta budur. Ayak kayma noktası çok önemlidir. Allah'ı kabul eden iblis, insanı kabul etmemiştir. Bu noktadan sonra Allah'tan aldığı ruhla meydana gelen insan-ı kâmil ölümsüzdür, ölmez. Ölen, sadece dört unsurdan oluşan hayvani bedendir. İşte onun içindir ki Hz. Mevlânâ'ya ölüm meleği utana sıkıla geldiğinde Hz. Mevlânâ "Biz zaten ölmüşüz." demiştir ve onun için Mevlânâ'nın ölüm gününe "şeb-i arus" denmiştir. Yani düğün gecesi.

Ölüm. Fransız felsefesinin veya bugün modern insanın en büyük korkularından birisi ölüm ve ölüm korkusu. Oysa bizim geleneğimizde nereye gideceğimiz bilindiği için ölüm korkusu yoktur. Nereye gideceğini bilemeyenler ölümden korkar. Nereye gideceğini bilen insanlar, aynı zamanda nereden geldiğini de iyi bilenlerdir. Eğer bu şuuru, idraki, felsefeyi çocuklarımıza ve toplumumuza veremezsek o toplumdan nelerin ortaya çıkabileceğini bile tahmin edemezsiniz. Bu idrakten yoksun insandan her türlü kötülüğü görmeniz mümkündür. Bu idrakten yoksun insan için ölüm hem en korkulan hem de en kolay gerçekleştirilen bir hadise haline gelir. İşte Yunus'un dizelerindeki anlam budur ve Yunus ölmediğini de ispatlamıştır. Yunus'u hesaba çeken Molla Kasım'ın kim olduğu halen bilinmez iken Yunus'u bilmeyen yoktur. Yunus halen bütün insanlık âlemi içinde yaşar ve yaşatılır. Dünyada Molla Kasım üzerine panel, sempozyum, toplantı düzenlendiğini göremezsiniz ama Yunus Emre hakkında sayısız araştırma ve eser görmek mümkündür. Onun şiirleri şarkı, türkü, ilahi formunda düden dile, gönülden gönüle dolaşır durur.

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

Ölüm Sırrı

Ölüm Sırrı

Bizde bir kıvılcımın parlayıp sönmesini andıran bu hayat, iki hak i kata dayanıyor: Ebedî olmak isteyen bir parıltı ile onu örten bir karanlık. İnsan hayatı, aşk ile ölüm arasında sürekli bir sallantıdır. Her ikisinin dışında geçen bütün hayat varlığımız, sadece ölüme karşı koyan kuvvetleri kullanmaya yarayan bir alışkanlıklar seri­sinden fazla bir şey değildir. Hayatın kanununa uygun olarak bir seri alışkanlıklar, kendilerini kullanma hususunda bizi zorluyorlar. Böyle zorlanmış olmamız, şuur kazanmadan önce, sadece hayat yükü halinde müphem bir gayeye doğru bizi sürüklerken varlığı­mı/ etrafında bulduğu hazlarla oyalanıyor; şuur kazandığı yerde ise derece derece usanç, sıkıntı, azap ve çile hallerini alıyor; sonunda bütün duygulu varlıklardan taşan feryad oluyor. Şu halde hayat, ölümle ölüme karşı koyan kuvvetler arasında bir ömürlük mücade­leden başka bir şey değildir. Bedende olduğu gibi ruhun hayatında da emellerle ümitler ölüme karşı koymak isterlerken, günün birinde ya beden kuvvetleri tükenerek ölüme teslim oluyorlar, ya da onları isteyen ruh kuvvetleri iflâs ettiği için ölümün kucağına sığmıyorlar. Ruh kuvvetlerinin, bir haksızlığa isyan eder gibi kendilerini eriten haller karşısında, ölümü istemekle ondan nefret arasındaki boğuş­ması, bedbaht bir şaire.

“Bu sıfır nedir hesâb içinde?

Erkanı ona ınkılâb içinde.

dedirtmişti. Bütün çile ile dolu bir hayatın imtihanından sıfırla ayrılmak vicdanın ölçülerine sığmıyor. Acaba ölüm olayının varlı­ğa sunduğu mutlak sıfır mı? Ölüm, hiçliğin kapısı mıdır? Gerçekte bu sıfır, hayat imtihanının sahnesinde de gözüküyor. Herşey,n fani, vefasız oluşu, olayların üzerimizdeki izleri olan hatıraların da zamanla silinmesi, unutmak denilen o müthiş hem de kurtarı­cı musibet, daha yaşarken hayat yolunda adım adım öldüğümüzü göstermiyor mu? Herşey bir hiçe doğru götürüyor sanki. Bunca varlıkların gayesi, varlıklarının hikmeti bizi bir yokluğa teslim etmekmiş, ölen varlıktan bir eser, en ufak bir iz, ancak kendinin olan bir unsur kalsa ümit de yaşayacak, sanki ölmeyeceğiz. Lâkın ölüm, bizde bizim olan herşeyi silip süpürüyor.

Kaybedilen sade kendi varlığımız da değil; onunla birlikte bütün kâinatı kaybediyo­ruz. Her zerresi bizimmiş gibi sahiplik duygu ve iradesiyle yaşa­dığımız bu kâinatın bir zerresini bile feda edemezken bütününü birden bırakıp da gitmek, insanın kendi gücü ile başaramayacağı bir imtihandır. İnsanın kendinden ve kendi kâinatından ölümün alıp götürdüğü şeyler sayısız denecek kadar çoktur. Bütün hayat boyunca varlığımızı adım adım takibeden ölüm, bu yenilmez düş­man, zevkin kendi arkasından bıraktığı pişmanlığı ve her zevkin menhus bahşişi olan acıları alıp götürdüğü gibi, ebedî olan ve varlığımıza ebedilik vaadi sunan aşkı da götürüyor. Ebedîlik yol­culuğuna çıkan insanların herbiri yolun bir yerinde yıkılıp kaldığı zaman, kiminin gözünde yaşlar, kimininkinde de rüya parlıyor. Sonsuz yaşansa bile rüyasının lezzetine doyulmayan tabiat gibi, sitemlerine bile hasret duyduğumuz, hem daha yanlarında yaşar­ken hasretini çektiğimiz insanlardan ayrılmak, insan denen yara­tığın katlanamayacağı şeydir. Bâri hâtıralar kalsa...

Hayır, onları da ölüm denen ifritin gömdüğünü sanıyoruz. İçinde sonsuzlukla ebedîliği yaşattığımız şu bir günlük imtihanda sevinç, ümit, hayal, hasret, iffet, aşk ve zafer diye benliğimizde barınan ne varsa hep­sini ölümde tüketiyoruz ve hepsinin birlikte yok olacağına inanıyoruz. Ebedîliğe gölge salan akıl ve hikmetle insan yaradılışının tabiî sınırlarını aşan ferâgat gibi, sabır gibi, karşılıksız sevgi gibi, içimizdeki hayvanı hayrette bırakan muhteşem ruhsal yapımızla birlikte yokolacağımıza inanmanın azabı müthiştir Bütün bu kayıpların bir karşılığı olmadığını düşünmek aklın ve adaletin ölçülerine sığmıyor. Gençlik, hikmet, hülya ve sevda gibi sonsuzluk hazinelerini yüklenen insanın bütün bunlarla birlikte yokluğa gömülceğini düşünmek, aklı bir çelişikliğe düşürüyor. Herhalde olum, kendinde bir sırrı saklamaktadır. Hiçten herşeyin çıkmayışı gibi, herşeyden de hiçin çıkmayacağını anlamak güç olmasa gerek.

Herhalde ölüm, sonsuz dileklerle yüklü hayat kervanının ebedîliğe açîlan kapısıdır. Hem o kutsal kapıdır. O kapıdan geçmesek dünya zindanının azaplarıyle işkencelerine dayanamazdık. Ruha musallat olan kirlerden temizlenmek ve hayat ekmeğinin en sevimli atığı olan gaflet uykusundan uyanmak için de bu kutsal kapıdan zafer alayı ile geçmemiz gerekiyor. Hayata mahkûm olmakla ölüme mahkum oluşumuz nasıl tabiî ise, ölümle de ebedîliğe mahkûm olduğumuz öylece hakikattir. Ancak ölümü bozgunluk ve yıkım olmaktan kurtarıp da zafer haline getirmek, ölümünü matem değil de "gelin gecesi” yapmak, ölmesini bilenlerin kârıdır. Ölmesi­ni bilen kahraman, daha yaşarken cesaretle atılıp ölümün kolu­na giriyor ve onu hareketlerinin içine yerleştiriyor. Cesur adam, kendini bütün ömrünce takibeden en korktuğu düşmandan nasıl kurtulur0 Cesaretle atılır, en büyük korkuyu kendinde yaşatan ve dışardan hiçbir kuvvetle sindirilip bertaraf edilemeyecek olan düşmanın koluna girer, ona dost olur ve hep onunla kolkola yürür.Mesele halledilmiştir.

İşte böyle davranmamız icabediyor. Ölüm' ta yanına atılıp koluna girmek, onunla kolkola girip her hareketin içinde beraber barınmak ölümü ortadan kaldırıyor. Ölüm kapıdır, demiştim, arkasında ebedîlik vardır. Her hareketin yerleşen ölümle beraber onun bahçesi olan ebedîlik de hareketimizin önüne açılıyor. Ölüm korkusunun yok edildiği bu hareketle beraber hareketlerimiz sonsuza bağlanmış oluyor ve ebedîliğe uzatıyoruz, ölümle hareketlerimizin içinde buluşma, ancak dünya zindanının menfaat ve ilgilerinden kurtarıp da İlâhî mutlak hürriyete kavuşturabiliyor. Ölümün eşiğinde, tam o ¡çın artık ölüm yok, ebedîliğin İlâhî çiçeklerle bezenmiş bahçesi vardır. Bu kapıya nasıl gelinir? Çocuk, başına temizleyici su dökülürken ağlar. Aklı başında olanlar için, derya yüze yüze geçilir. Dünyanın çocukları, fani varlık için sadece temizlenme kapısı olan ölümün eşiğinde matemli feryâdı koparıyorlar. Bu kapıdan gözleri açık geçenler içinse, zindandan ebedîlik bahçesine geçerken duyulan güllerin kokusundan ve bülbüllerin neşveli nağ­mesinden başka bir şey yoktur. Yaşarken cesaretle ölümün koluna girebilenler görüyorlar ki, o bir düşman değildir. Belki bu dünya­daki zindan hayatının yarattığı düşmanlıklardan ve korkulardan, en başta yaşama korkusundan temizleyerek kurtarıcı dosttur. O bir dost elidir; kafesin kapısını kırar, zindanın kapısını açar, ruhu hürriyete kavuşturur.

Ona nasıl gidilir? Hayat rüyasının seherinde neşeli nağmeler­le yola çıkılır. Yolculuğun uçurumları çılgın ve cesur atletler gibi atlanır. Yolculuk sevinçlerle, teranelerle zafer alayı haline konur. Öyle ki, kendinden geçebilen ruhlar bu yolculukta “ah bütün sevdiklerimle, bütün insanlarla beraber olsam.” diye hasret duyarlar. Akan sularla âh eder, ağaçlarla konuşurlar. Yerlere ve göklere bile, çimlensin de âleme yayılsın diye, kalplerinden sevgi tohumları serperler. Sırtlarına yüklü geçici emellerden ibaret bütün safrayı fırlatıp attıktan sonra, âleme yaygın hareket denilen o tılsımlı merdivenle âdeta kürelerin üstünden atlarlar. Varlıklarının, âlemden bir parça olmaktan çıkarak bütün âlem olduğunu hissederler. Varlığa i minnetleri kalmaz. Varlık denen kabukların hepsinden sıyrıldıktan  sonra, düğünün kırkıncı gecesinde, bütün bir ömür beklenen ve aranan Sevgili ile buluşacakları gece ölüm denen sevgili göründü mü  o zaman artık kendilerini kaybederler. O’na çılgın gibi hamle ile koşarlar; Hallâc’ın, kanı ile yıkayacağı darağacım gördüğü zaman ona koştuğu gibi koşarlar.

..... düğün yapıldı. Darağacında kanlı gömlek kaldı. O, başarılan imtihanın bahşişidir seyircilere. Ebedîlik bahçesine geçen, kapıyı arkasından kapadı. Biz onun haline eseflenirken erdi. Büyük Sevgili ile, bize bunca sevgilerde gözüken yüzü örtülü Sevgili ile beraber yaşıyor. Yeryüzündeki bunca sevgilerin muradı, mânası, sahibi olan Sevgili’ye kavuştu. Sevgiler silindi, hepsini kendinde toplayan sevgili bulundu, ölüm, ölüm dedikleri ne büyük düğün, ne büyük sevda çağı imiş meğer! Rabbim, beni aradığım Sevgili’ye kavuşturacak düğünümü şenlendir!

Hareket. VII/75-76, Mart-Nîsan 1972.

Nurettin Topçu,Var Olmak
Devamını Oku »

Ölümün Olmadığı Bir Hayat?

Ölümün olmadığı bir hayatta çatışma, imtihan, tekâmül, kahramanlık, esaret, kurtuluş, özgürlük, aşk, tra­jedi; iman-küfür ve hak-batıl çatışması... kısacası insanı insan kılan tüm değerler anlamını yitirecektir. Ölümsüzlüğü talep, aslında ha­yatı trajik kılan o bıçak sırtında yaşamaktan, ya da bir başka deyiş­le “havf ile reca” arasındaki bir hayattan kurtulmak; bir anlamda kon-formist bir muhafazakârlıktır. Ucunda ölüm olmayan bir hayat çün­kü, hiçbir zaman riske edilemez; ve dolayısıyla da trajikleşemez. Ken­disini bir “bilge kral” değil, bir “bilge öncü” olarak tanımlamanın daha doğru olduğu Aliya Izzetbegoviçe göre de trajedi, aslında dinî bir meseledir. (Özgürlüğe Kaçışım, s.64)

Hayatı trajik kıldığı kadar onu sahicileştiren de, aslında ölüm­süzlüğü değil, ölümlülüğüdür. Ölümü dikkate almadan hayattan, ha­yatı dikkate almadan da hakikatten bahsedemeyiz. Ölümsüzlük, var­lığı hakikatin gölgesi kılarak, hayatı trajedi, zaman, sahicilik ve ya­ratıcılıktan yoksunlaştırır. Ölümlü olmak, hakikate hep belli bir ulaşılamazlık minvali içerisinde; zamanın ve yaratıcılığın asliyetini ken­disine bir kader kılarak, hakikatin karşısında hep belli bir özlem, huşu,haşyet, ürküntü ve huzursuzluk hâli içerisinde olmaktır. Bu, bir an­lamda kendi varlığının iliklerine dek işleyen bir emin olmama hâ­linin pekinleştirilmesidir. Hakikat eminliktir çünkü. Eminlik ise ölüm­süz olmak anlamında beka ve mukavimliktir.

Ümit Aktaş, İnsan ve İslam
Devamını Oku »