İslamoğlunun delilsiz bir iddiası daha; Şems-i Tebrizi İsmailidir

İslamoğlu:
 Şems-i Tebrizi bir İsmailidir. Yani Hassan Sabbah'a bağlı biridir.

Şimdi burada Sabbahiler, Haşhaşilerden bahsedeceksiniz, Şems-i Terbizi'nin şeyhi olduğu, yani aşık olmuş, ona tapar gibi bağlı olan bir zatın türbesini paralel Kabe'ye çevireceksiniz.. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu ? ... Ama onun aşırı Şii olduğunu hatta Şiilerin bile kabul etmeyecek kadar aşırı Şii olduğunu kimse söylemiyor..(1)
Cevap:

İslamoğlu, bu iddiasını destekleyecek delillerden yoksundur.. Her şeyden önce insan, büyük iddialar ortaya atıyorsa getirdiği delil de o nispette büyük ve ikna edici olmalıdır.. Şems-i Tebrizi'nin Şii olduğu iddiası yeni değildir:
İsmail Kaygusuz: 

Şemseddin Muhammed Tebrizi (1180/4-1247/8) Kimdir? Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir bâtıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; bir İsmaili İmamının oğlu ve Huccet (zamanın İmamının tanığı, vekili) makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf düşünür ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik dönemlerinde yönetici, siyaset adamı, askeri komutan, öğretmen ve diplomat olarak görmekteyiz. (2)

Alamut kalesi, İran’daki diğer İsmaili kaleleri gibi 1256 / 57 yılında Moğollar tarafından yıkılıp yok edilmiştir. Ancak bu olay, hiçbir şekilde Alamut İsmaili reformunun sonu olduğu anlamına gelmemeli; sadece sufi hırkasına bürünerek gizliliğe çekildi, başka bir deyimle sufi hırkası altına gizlendi. Sufizm ve sufizmin anlamı ve köklerinin aynı sorunu yeni bir günün ışığına çıkaran uygun alanları önceden tahmin etti. Öyle ki İsmaililer, çok sayıda sufizm üstatlarını hep kendilerinden birileri olarak gördüler; Sanai’den (1151’e doğru) Attar’dan (1230’lar)itibaren, Celaleddin Rumi’den (ölm. 1273) Huccet rolü üstlenmiş Şemsi Tebrizi’ye (ölm. 1247), Kasım-i Anvari’ye (1434) kadar... (3)


Ali Avcu: 

Burada ve aşağıda vereceğimiz örneklerde görüleceği gibi, yazar [Yani Zahide Ay] Anadolu’da zahir-bâtın ayrımı yapan birtakım hareketleri İsmâilîler’e bağlamak için özel bir gayret göstermektedir. Bunun temel sebebinin farklı ve çapraz okumaların yapılmaması ve meseleye sadece İsmaili bir gözle bakılması olduğunu ifade etmiştik. Yazar temel tezlerini genellikle Daftary gibi Şii kökenli yazarlara dayandırdığı için,onların İsmaillik dışı pek çok hareket ve şahsı İsmâilîlik’le irtibatlandırarak İsmailîlik’e, dolayısıyla Şiîlik’e yeni bir tarih inşa etme ve alan açma gayreti içerisinde olduklarını görememiştir. Şayet çapraz okumalar yapmadan Daftary’nin tezlerini kabul edersek, Mevlânâ’nın ve Mevlevîlik’in kaynağının da İsmâilî olduğunu kabul etmek durumunda kalabiliriz. Oysa Daftary bu tezini sadece bir öngörüye dayandırmaktadır. Bu öngörüye göre, Şems-i Tebrizi, Nizarî İsmailliğinin tasavvuf kisvesi altında gizlendiği döneme ait bir Nizari dâîsi olabilir. Açıktır ki bu öngörü bu haliyle bir hipotez olarak ispatlanmayı beklemektedir ve bilimsel bir yasa olarak kabul edilmesi ve üzerine farklı tezler inşa edilmesi mümkün değildir. Diğer yandan, Hurûfîlik’in devrî tarih anlayışlarının kökeninin, benzer bir devrî tarih anlayışına sahip olan ve İslam coğrafyasının merkezi Irak’ta yaşamaya devam eden Sâbiîlik gibi İslam dışı gnostik bazı akımlar ya da Horasan’da tutunmuş olan kimi aşırı Şii akımlar olabileceği de hesaba katılmalıdır. (4)



Zahide Ay:

Eleştiri: Temel tezlerimizi genellikle Daftary gibi Şii kökenli yazarlara dayandırarak, bazı İsmaillik dışı şahsiyetleri İsmailîlik’le bağlantılandırma ve dolayısıyla Şiîlik’e yeni bir tarih inşa etme gayreti içerisinde olduğumuz (ss.177-8) iddia edilerek, Mevlana Celaluddin-i Rumi örneği verilmiştir.

Cevap: Öncelikle şunu hemen söyleyelim, ne ben, ne Daftary, ne de başka bir uzman, Mevlana’yı İsmailîlik’le ilişkilendirmemektedir. Dolayısıyla İsmaillik dışı şahsiyetleri İsmailîlik’le bağlantılandırma gayreti içinde değillerdir. Onların dile getirdiği şey şudur: Alamut sonrası Nizari İsmaili geleneği, tasavvufi terminoloji kullanan bazı mutasavvıfları, ki Mevlana bunların başında gelir, İsmaili saymaktadır. Biz de tezimizde, bu görüşü sahadan aktardığımızı belirtiyoruz. Bunu da meseleyi Şems-i Tebrizi ile bağlantılandırarak yaptığımızı söylüyoruz. Gerçekten de, Bedahşan İsmailîlerine göre Şems-i Tebrizi, Alamut’un düşüşü sonrası kendisini gizlemek zorunda kalan 28. Nizari imamı Şemsuddīn Muḥammed’in lakabıdır. Bedahşan İsmailîleri, Mevlana’nın İsmailîlik’le ilişkisini de buradan kurmaktadırlar. Ona kalırsa, Bedahşan’daki İsmaili sözlü geleneği, Aḥmed-i Yesevi’yi de İsmaili yapmaktadır. Bu, “Aḥmed-i Yesevi İsmailîdir” anlamına mı gelmektedir? Buradaki doğru akademik duruş, bir topluma, neyin doğru olup olmadığını kabul ettirmekten ziyade, o toplumun neye inanıp inanmadığını nesnel bir şekilde ortaya çıkarmak olmalıdır. (5)



Osman Nuri Küçük

Şems’in fikirleri ve tasavvufi meşrebi hakkında bilgi veren asıl kaynak,Makâlât’ıdır. Şems’in sohbetlerinden ve sözlerinden derlenen, tasavvufi görüşlerini, Mevlâna ile diyaloglarını, diğer sûfîler hakkındaki kanaatlerini içeren eser özellikle Şems’in düşüncelerinin tespitinde önemli bir kaynak hüviyetindedir. Eserdeki ifadeler Şems’in tasavvufi düşünce ve meşrebini ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Eserde yer yer Şems’in yaşamı hakkında aydınlatıcı sözlere de rastlanmaktadır. (6)



Doc. Dr. Ethem Cebecioğlu: 

Devletşah'ın onu bir İsmaili olarak takdim etmesi ve babasının Celaleddin Nev-Moselman olduğunu kaydetmesi Gölpınarlı'nın da dediği gibi tamamen yanlıştır. Zira Celaleddin Nev-Moselman'ın, Alaeddin adlı oğlundan başka bir oğlu yoktur.(2) Şemseddin Tebrizi'nin baştan sonra tedkik ettiğimiz "Makalat"ında, İsmaililiği öven bir tek satıra rastlamayışımız, onun heterodoks bir yapılanma içinde olmadığının en büyük delilidir, deriz. Aksine olarak, onun bu eserinde İsmailileri eleştiren bazı ifadelerin bulunuşu, bu tezimizi te'yid eder. Bu noktada, Ahmet Kabaklı'nın "veya" kaydıyla Celaleddin Nev-Moselman'ı onun babası olarak göstermesini (3) yukarıdaki mülahazalarımız nedeniyle doğru bulmuyoruz. Şemseddin-i Tebrizi, rivayetlere göre, Azeri Türklerindendi (4)

2. Fürüzanfer, B. Mevlana Celaleddin, çev.: Feridun Nafiz Uzluk, s.162-3.
3. Kabaklı, Ahmet, Mevlana, İstanbul 1972, s.37.
4. Önder, Mehmet, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Ankara 1986, s. 48.(7)
Doç Dr. Bayram Ali Çetinkaya: 

Şems, İsmailîlerin dâîsi olan Kiya Büzürk’ün neslinden olan Havend Celâlüddin’in oğludur. Ancak Havend Celâlüddin kendi atalarının mezhebini bırakmış, İslâmiyet’in inanç sistemini yaymış idi. Ayrıca Celâlüddin oğlunu yani Şems’i ilim ve edep tahsili için gizlice Tebriz’e gönderdi.11 Tebriz’de ilim tahsil eden Şems’in gerek kendi eseri olan Makâlât’ta gerekse başka eserlerde bağlı olduğu tasavvufi şahsiyetler ve yollar için birbirinden farklı isimler ve tarikatları ileri süren veya ima eden rivayetler bulunmaktadır.12 Şunu belirtmek gerekir ki, Şems, ömrü boyunca iki gönül sultanıyla muhatap olmuştur. Onun sözleriyle ifade edecek olursak: “Benim Tebriz’de Ebûbekr Sellebaf isminde bir şeyhim vardı, veliliğin bütün feyz ve esrarını ondan aldım. Ama bende bir şey vardı ki: onu şeyhim görmüyordu. Ve hiç kimse de görmemişti. Onu ancak Hüdavendigârım Mevlâna gördü.”(13) Dolayısıyla bu iki ismin dışında Şems, her hangi bir yola bağlanmadığı gibi (14) onu belki bir tarikata mensup olduğunu iddia etmek te gerçekçi değildir.(15) Zaten, ilahî aşk coşkunluğunu tüm benliğinde yaşayan ve yaşatan Şems’i bir tarikata sığdırmak da imkansızdır.
12 Bkz. Şems-i Tebrizî, Makâlat (Konuşmalar) I, çev: M. Nuri Gencosman, İstanbul 1974, s. 204, 377, 326; Devletşah, age, s. 252; Abdülbaki Gölpınarlı, age, s. 9; Devletşah, Devletşah Tezkiresi (Tezkire-i Devletşah), II, s. 252; Derviş Ahmet, Âşık Kul Sadi, ame, s. 23; Önder, age,, s. 49; Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufîliğine Bakışlar, İstanbul 1996, s. 93-94.
13 Ahmet Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri I (Menâkıbu’l-Ârifîn), çev: Tahsin Yazıcı, III. baskı, İstanbul 2001, s. 254-256, 511-512; Ahmet Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri II (Menâkıbu’l-Ârifîn), çev: Tahsin Yazıcı, III. baskı, İstanbul 2001, s. 190; Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler (Risale), çev: Tahsin Yazıcı, İstanbul 1977, s. 121; A. Reza Arasteh, Aşkta ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş: Mevlâna Celâleddîn Rûmî’nin Kişilik Çözümlemesi, çev: B. Demirkol, İ. Özdemir, Ankara 2000, s. 40; Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi, s. 57; Etik, Şems ve Mevlâna, 71; Şefik Can, Mevlâna ve Eflatun, İstanbul 2004, s. 59; Yaşar Nuri Öztürk, Mevlâna ve İnsan, IV. baskı, İstanbul 1998, s. 13-14.
14 Gölpınarlı, age, s. 66; ayrıca bkz. Ocak, Türk Sufîliğine Bakışlar, s. 93-94.
15 Öztürk, Mevlâna ve İnsan, s. 13-14. (8)
D.İ.A.:

Devletşah, Şems’in İsmâilî dâîsi ve Hasan Sabbâh’ın halefi olan Kiyâ Büzürgümmîd’in neslinden Alamut valiliği yapmış Hâvend Celâleddin Nevmüselmân adlı bir zatın oğlu olduğuna dair bir rivayeti aktarır. Bu rivayete göre daha sonra Sünniliği benimseyen Hâvend Celâleddin oğlunu ilim tahsili için gizlice Tebriz’e göndermiş, çok güzel bir çocuk olduğu için kötü kişilerin nazarından korumak amacıyla kadınlar arasında bulundurulan Şems bu sırada altın işlemeciliğini öğrenmiş ve Tebriz’de “zerdûz” lakabıyla meşhur olmuştur. Bu rivayet Mevlevi kaynaklarında yer almadığı ve Cüveynî’nin Tarih-i Cihângüşâ’dan naklen Celâleddin Nevmüselmân’ın Alâeddin Ahmed’den başka oğlunun olmadığı gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. (Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 49; Bedîüzzaman Fürûzanfer, s. 162-163)...

Makalât’ta Şems, şeyhi Selebâf’ın kendisine hırka giydirmediğini, dolayısıyla onun halifesi olmadığını, hırka giymenin sohbette bulunmak anlamına geldiğini, Mevlâna ile sohbet ettiğini, bu sohbetin aynı zamanda rüyada Hz. Peygamber ile gerçekleştiğini söyleyerek bir nevi Üveysîmeşrep olduğunu ifade eder (Makalât, s. 784). Abdülbaki Gölpınarlı, Şems’in gittiği yerlerde kalenderî zaviyelerine uğramaya itina gösteren, semâ yapan, kalendermeşrep bir sûfî olduğunu kabul etmekle birlikte gezgin Kalenderîler gibi dilenmediğini, esrar içme âdetinin bulunmadığını, çârdarb yapmadığını, bu sebeple onun için “melâmetî” nitelemesinin daha uygun sayılacağını ifade eder (Mevlâna Celâleddin, s. 65). Ahmet Yaşar Ocak, Şems’i Cevleki ve Babaîler’den farklı olarak bir şekilde ilim tahsil etmiş, vahdet-i vücûd neşvesine sahip, Fahreddîn-i Irâki ve Evhadüddîn-i Kirmânî ile birlikteyüksek zümre Kalenderiliğinin Anadolu’daki başlıca mümessillerinden sayar (Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik, s. 75-79). Mikâil Bayram, Şems’in Cevleki şeyhi olduğunu, Ebu Bekr-i Niksârî’yi bu yolda halife tayin ettiğini, Cevlekıyye’nin kurucusu Şeyh Cemâleddîn-i Sâvî ve arkadaşları ile daha önceden irtibatı bulunduğu için Konya’dan ilk ayrılışında Dımaşk’taki Cevlekiler’in yanına gittiğini iddia eder (Ahî Evren-Mevlâna Mücadelesi, s. 139-140). Ancak Makalât’ta ve ilk dönem Mevlevi kaynaklarında buna dair doğrudan bir atıf yoktur. Bazı kaynaklar Devletşah’ta geçen rivayete dayanarak onun İsmâilî dâîsi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu iddia sahipleri, Şems-i Tebrîzî ile Bahâeddin Zekeriyyâ’nın müridi Pîr Şah Muhammed Şems-i Tebrîzî-i Sebzevârî’yi birbirine karıştırmaktadır. (Kazi Ahmed Mian Akhtar, X [1936], s. 131-136). Bazı Şii araştırmacıları ise gaybubetiyle irtibat kurarak Şems’i Şii kabul etmişlerdir.

Şems-i Tebrîzî’nin, Vâhidî’nin Menâkıb-ı Hâce-i Cihân adlı eserinde şiddetle kınadığı kalenderîler gibi çârdarb yapan [Çardarb: Kalenderîler’le diğer bazı tasavvufi zümrelerin uyguladıkları saç, sakal, bıyık ve kaşları tamamen kesme geleneği.], siyah ve beyaz sûf giyen, şaraba düşkün, tepeleri düz keçe külah giyen, davul ve alemlerle toplu halde gezen, Ehl-i beyt muhibbi olduğunu zanneden Şemsîler taifesinin ve Şemsiyye-i Celâliyye tarikatının piri, bu tarikatın da Mevleviliğin bir kolu olduğu iddia edilmiştir (Gölpınarlı’nın Şemsiyye hakkında çelişkili görüşleri için bk. Mevlâna Celâleddin, s. 99, 101-102; Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik, s. 204-215). Makalât’ta ve diğer Mevlevi kaynaklarında onun Şemsîler taifesinin piri addedilebilecek tavırlara sahip olduğu zikredilmemiştir. Bununla birlikte Mevlevîlik’te aşk ve melâmet tavrı ön planda olan dervişler için “Şems meşrebinde” ifadesi kullanılmıştır. Şems, “Ben mürid kabul etmem, fakat şeyhleri irşad ederim; her şeyhi değil kâmil olanı” (Makalât, s. 227) sözüyle bir tür irşad vazifesi yerine getirmiş olsa da şeyhi gibi yerine halife bırakmamıştır. Bu sebeple kendisine bir tarikatın ya da Mevlevîlik’te bir kolun nisbet edilmesi doğru değildir. Nitekim Mevlevilik silsilesinde Şems’in adı geçmemektedir. Fasîh-i Hâfi’ye göre Sühreverdiyye tarikatının önde gelenlerinden Selâhaddin Hasan el-Bulgarî, Şems’in elinden hırka giymiştir (Mücmel-i Fasihî, II, 380); ancak Makalât’ta ve Mevlevi kaynaklarında buna dair bir rivayet bulunmamaktadır. Makalât’taki ifadelerine bakılarak Şems’in melâmet tavrı baskın olan, ilâhî ve insanî muhabbeti her şeyin başı sayan, şeriatın ancak tarikat ve hakikatle anlaşılabileceğini söyleyen, dili zikreden, gönlü şükreden, vücudu sabreden âriflerin gerçek hikmete sahip bulunduğunu savunan, nübüvvet ve velâyet makamının yüceliğini lâyıkıyla ispat edemeyen nazar ehlinden uzak duran, semâ ehli, celâl yönü ön planda bir cemâle sahip Muhammedîmeşrep bir sûfî olduğu söylenebilir...Şems-i Tebrîzî’nin tasavvufi sözlerinden, fikirlerinden, menkıbelerinden, Mevlâna ve diğer sûfîlerle konuşmalarından, hayatına dair anekdotlardan meydana gelen Makalat, Mevlevîler tarafından Hırka-i Şems ve Esrâr-ı Şemseddîn-i Tebrîzî adıyla da anılır.(9)

*****

Değerlendirme:

1-Şems-i Tebrizi hakkında ortaya atılan İsmaililik iddiası sansasyonel bir iddia olmaktan öteye geçememiştir..Bu iddiaların gelişigüzel dillendirilmesi değil delillendirilmesine ihtiyaç vardır..Şems-i Tebrizi'nin tek eseri olan Makalat'ta İsmaililiğine dair hiçbir ipucu bulunmadığına göre İslamoğlu gibiler gördükleri rüyaları mı millette anlatıyorlar ? Çarpıcı iddiaların büyüsü mesnetsiz konuşmanın çirkinliğini perdeleyemez..Madem ki aşırı Şii olduğunu iddia ediyorsun bu iddianın kanıtlarını da Şems-i Tebrizi'nin Makalat'ından bulup getirmen gerekir..Şu şu cümle diye sıralamalısın..Şems’in fikirleri ve tasavvufi meşrebi hakkında bilgi veren asıl kaynak, Makâlât’ıdır. Şems’in sohbetlerinden ve sözlerinden derlenen, tasavvufi görüşlerini, Mevlâna ile diyaloglarını, diğer sûfîler hakkındaki kanaatlerini içeren eser özellikle Şems’in düşüncelerinin tespitinde önemli bir kaynak hüviyetindedir. Eserdeki ifadeler Şems’in tasavvufi düşünce ve meşrebini ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Eserde yer yer Şems’in yaşamı hakkında aydınlatıcı sözlere de rastlanmaktadır...Makalât’taki ifadelerine bakılarak Şems’in melâmet tavrı baskın olan, ilâhî ve insanî muhabbeti her şeyin başı sayan, şeriatın ancak tarikat ve hakikatle anlaşılabileceğini söyleyen, dili zikreden, gönlü şükreden, vücudu sabreden âriflerin gerçek hikmete sahip bulunduğunu savunan, nübüvvet ve velâyet makamının yüceliğini lâyıkıyla ispat edemeyen nazar ehlinden uzak duran, semâ ehli, celâl yönü ön planda bir cemâle sahip Muhammedîmeşrep bir sûfî olduğu söylenebilir.

Ethem Cebecioğlu: Şemseddin Tebrizi'nin baştan sonra tedkik ettiğimiz "Makalat"ında, İsmaililiği öven bir tek satıra rastlamayışımız, onun heterodoks bir yapılanma içinde olmadığının en büyük delilidir. Aksine olarak, onun bu eserinde İsmailileri eleştiren bazı ifadelerin bulunuşu, bu tezimizi te'yid eder.

2-Ali Avcu: Burada ve aşağıda vereceğimiz örneklerde görüleceği gibi, yazar [Yani Zahide Ay] Anadolu’da zahir-bâtın ayrımı yapan birtakım hareketleri İsmâilîler’e bağlamak için özel bir gayret göstermektedir. Bunun temel sebebinin farklı ve çapraz okumaların yapılmaması ve meseleye sadece İsmâilî bir gözle bakılması olduğunu ifade etmiştik. Yazar temel tezlerini genellikle Daftary gibi Şii kökenli yazarlara dayandırdığı için, onların İsmâilîlik dışı pek çok hareket ve şahsı İsmâilîlik’le irtibatlandırarak İsmâilîlik’e, dolayısıyla Şiîlik’e yeni bir tarih inşa etme ve alan açma gayreti içerisinde olduklarını görememiştir.

Şayet çapraz okumalar yapmadan Daftary’nin tezlerini kabul edersek, Mevlânâ’nın ve Mevlevîlik’in kaynağının da İsmâilî olduğunu kabul etmek durumunda kalabiliriz. Oysa Daftary bu tezini sadece bir öngörüye dayandırmaktadır. Bu öngörüye göre, Şems-i Tebrizi, Nizarî İsmâilîliğinin tasavvuf kisvesi altında gizlendiği döneme ait bir Nizari dâîsi olabilir. Açıktır ki bu öngörü bu haliyle bir hipotez olarak ispatlanmayı beklemektedir ve bilimsel bir yasa olarak kabul edilmesi ve üzerine farklı tezler inşa edilmesi mümkün değildir.

Ortaya atılan iddialar Bedehşan İsmaililerinin tezlerine dayandırılıyor..İddianın sahibi bile  "Gerçekten de, Bedahşan İsmailîlerine göre Şems-i Tebrizi, Alamut’un düşüşü sonrası kendisini gizlemek zorunda kalan 28. Nizari imamı Şemsuddīn Muḥammed’in lakabıdır. Bedahşan İsmailîleri, Mevlana’nın İsmailîlik’le ilişkisini de buradan kurmaktadırlar. Ona kalırsa, Bedahşan’daki İsmaili sözlü geleneği, Aḥmed-i Yesevi’yi de İsmaili yapmaktadır. Bu, “Aḥmed-i Yesevi İsmailîdir” anlamına mı gelmektedir? " cümleleriyle bunun kesin bir iddia olmadığının altını çizmektedir.

3-Bazı kaynaklar Devletşah’ta geçen rivayete dayanarak onun İsmâilî dâîsi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu iddia sahipleri, Şems-i Tebrîzî ile Bahâeddin Zekeriyyâ’nın müridi Pir Şah Muhammed Şems-i Tebrîzî-i Sebzevârî’yi birbirine karıştırmaktadır.

4-Zahiri İlimlerde mahir olan Şems: Makalat, bize zahiri ilimlerde mahir olan 26 Tebrizli Şemseddin'in, tefsir, hadis, fıkıh, felsefe ve kelam bilimlerinde de önemli bir seviyede olduğunu haber vermektedir 27:

"Bir zaman din bilgini idim; ayrıca, Şafilerin fıkhı olan Tenbih adlı kitabı ve daha başka fıkıh kitaplarını da okumuştum. Ama şimdi onlardan hiç biri hatırama gelmiyor. Ancak böylece arkasından gidersem başını kaldırır, karşıma geçer. Eğer bende masal dinleme arzusu yoksa, ah git der. Bari sen gel, dostlarla bir arada bulunmak gençlik çağ­larından daha tatlıdır. "(28)...Makalat, bize Şems'in, zamanında en yüksek İslami bilgilerden, tefsir, hadis, fıkıh, felsefe ve kelam bilimlerinde de uzman olduğunu ve dört mezhebin fıkıh esaslarınıda bildiğini göstermektedir. Ayrıca Şafiilerin meşhur beş kitabı Tenbih'i de dikkatli okuduğu, kendi eserinden öğrenilmektedir. Bununla beraber, Şems'in, Arap edebiyat ve filolojisinde de üstün bir yeteneğe sahip olduğu anlaşılmaktadır..

26) Devletşah, Devletşah Tezkiresi (Tezkire-i Devletşah), II, s. 252.

27) Gencosman, "Giriş", 12-13; Can, Mevlana ve Eflatun, s. 67.
28) Şems-i Tebrizi, Makalat (Konuşmalar) ll, s. 49. (10)

***

(1) http://www.youtube.com/watch?v=YDgLx6N7hzs
(2) http://ismailkaygusuz.com/419/550/295-%C5%9Eemsi%20Tebrizi%E2%80%99nin%20Ger%C3%A7ek%20Kimli%C4%9Fi,%20Mevl%C3%A2na%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20ve%20%C3%96l%C3%BCm%C3%BC%20%C3%9Czerine%20Yeni%20Tezler.html
(3)http://www.islamkutuphanesi.com/turkcekitap/online/Hasan_Sabbah_ve_Alamut_Ismailileri/Hasan_Sabbah_ve_Alamut_Ismailileri.htm
(4) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1804/19068.pdf
(5) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1879/19716.pdf
(6) http://www.tasavvufdergisi.net/Makaleler/2038915602_24_2.pdf
(7) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/779/9967.pdf
(8) http://ilahiyat.beun.edu.tr/wp-content/uploads/2013/11/%E2%80%9CBENL%C4%B0K-DUVARINDAN-KERP%C4%B0%C3%87-KOPARMAK%E2%80%9D-%C5%9EEMS-MEVLANA-DOSTLU%C4%9EU-BEBL%C4%B0%C4%9E%C4%B0N-KAYBOLDU%C4%9EU-DOSTLUK.pdf
(9) http://www.tdvislamansiklopedisi.org/dia/ayrmetin.php?idno=380515
(10) http://ilahiyat.beun.edu.tr/wp-content/uploads/2013/11/MEVLANANIN-HAK%C4%B0KAT%C4%B0-TEMA%C5%9EA-ETT%C4%B0%C4%9E%C4%B0-AYNATEBR%C4%B0ZL%C4%B0-%C5%9EEMS.pdf

Devamını Oku »

Üzüntüden Kurtulma Yolları

Üzüntüden Kurtulma Yolları

Kuşkusuz sebepleri bilinmeyen acıların şifası da bulunmaz. Şu halde çarelerin apaçık ortaya çıkarılabilmesi ve kolaylıkla kullanılması için üzüntünün ne olduğunu ve sebeplerini açıklığa kavuşturmamız gerekir.

El-huzn (üzüntü), sevilen şeylerin elden gitmesinden ya da amaçlanan şeylerin gerçekleşmemesinden doğan nefsânî bir acıdır. Sevdiklerimizi kaybetmemek ve isteklerimizden mahrum kalmamak istiyorsak akıl âlemini gözetmeli; seveceğimiz ve istediğimiz şeyleri bizim için elverişli kılınmış olanlardan seçmek suretiyle elimizden geldiğince mutlu olmaya çalışmalı, mutsuz olmaktan kesinlikle kaçınmalıyız. Elimizden gidene üzülmemeli, duyusal varlıklardan olup sürekliliği bulunmayan şeyleri istememeliyiz.

İstediğimiz şey olmadıysa olabilecek şeyi istemeli, böylece üzüntünün devam etmesini sevincin devam etmesine tercih etmekten kurtulmalıyız. Geçici nimetlerin elinden gitmesinden, zaten olmayacak şeylerin yokluğundan dolayı üzüntü çeken bir kimsenin üzüntüsü bitmez.

Alışkanlıkların Ahlâka Tesirleri

Yiyecek, içecek, elbise ve evlenme ile bunlara benzer daha başka hissî hazlardan yararlanıp bunlarla sevinen ve neşelenen kişinin, bunlara aykırı durumları eksiklik ve musibet saydığını görürüz. Duyusal bakımdan sevilen ve sevilmeyen şeyler tabiatın ayrılmaz bir unsuru olmayıp alışkanlıklara, çokça uygulamaya bağlıdır. Şu halde, sevinmenin ve kaybettiklerimizin üzüntüsünden teselli bulmanın yolu alışkanlık olduğuna göre, nefsimizi buna yöneltmeli ve bunu nefsimiz için terbiye konusu yapmalıyız ki teselli ve sevinme bizim için sürekli alışkanlık ve yararlı bir huy haline gelebilsin.

Kuşkusuz bir insanın bütün isteklerini elde etmesi ve sevdiği bütün şeyleri kaybetmeden elinde tutması mümkün değildir. Çünkü içinde bulunduğumuz oluşma ve bozulma (kevn ve fesad) aleminde değişmezlik ve süreklilik diye bir şey yoktur. Değişmezlik ve süreklilik, yalnızca ve zorunlu olarak, bizim için müşahedesi mümkün olan akıl aleminde geçerlidir.

Yine diyoruz ki: istediğimiz şey olmadıysa, şu halde olabilecek şeyi istemeli ve böylece üzüntünün devam etmesini sevincin devam etmesine tercih etmiş olmaktan kurtulmalıyız. Şu da var ki, geçici nimetlerin elinden gitmesinden, zaten olmayacak şeylerin yokluğundan dolayı üzüntüden bir kimsenin bu üzüntüsü bitmek bilmez.

İnsan üzüntülü olduğu zaman ve sevinçli olmaz; sevinçli olduğu zaman da üzüntülü olmaz. Şu halde elimizden gidenlere ve sevdiğimiz şeylerin kaybına üzülmemeli, nefsimizin her durumda memnun olmasını güzel bir alışkanlık haline getirmeliyiz ki ebedi olarak sevinçli olabilelim.

Nefsin Islahı

Şu halde üzüntü yalnızca nefsin acılarının bir çeşididir ve bize göre tatsız ilaçlarla; dağlama, kesme, perhiz, sargı ile, bedenlere şifa veren daha başka şeylerle kendi bedeni acılarımızdan kurtulmamız bir görevdir. Bu hususta söz konusu illetlerden(bizi) kurtaracak kimseye (verilmek üzere) mal ile ilgili büyük yüklere de katlanmamız gerekir.

Nasıl ki ruh bedenden üstünse, ruhun menfaati ve elemlerden kurtulması da bedenin menfaatinden daha önemlidir. Çünkü ruh yöneten, beden yönetilendir; ruh bâkî, beden fânîdir. Ruhu iyileştirmek, bedenlerimizin yararlarını gözetmekten daha önemli görevimizdir. Bizi biz yapan bedenlerimiz değil, ruhumuzdur. Bedenlerimiz, ruhlarımızın fiillerini gerçekleştirmede kullandıkları araçlardır.

Kişiliklerimizi iyileştirmemiz, araçlarımızı iyileştirmemizden daha önemlidir. Ruhlarımızın ıslahıyla uğraşırken katlandığımız acı ve sıkıntı, bedenleri iyileştirmek için katlandığımız güçlüklere göre önemsiz ve hafiftir.

Üzüntüyü Yenmenin Başlıca Yolları

1. Belirtilen kolaylığı sağlamanın bir yolu, üzüntünün ne olduğunu düşünmektir. Bunun için üzüntüyü bazı bölümlere ayırıyor ve diyoruz ki;

Üzüntü bizim yaptığımız bir işten, bir sebepten doğuyorsa bu işi yapmamalıyız. Yapmamak elimizde olduğu halde yapıyorsak, istemediğimiz şeyi istiyoruz demektir. Bu çelişki ise, akıldan yoksun kalanların işidir. Eğer sebep başkalarının fiili ise onu bertaraf etmeliyiz. Bertaraf edemiyorsak üzüntü gerçekleşmeden önce üzülmemeliyiz. Sebebin vukuundan evvel üzülmekle bu sebep ortadan kalkmaz. Sebebin vukuunu kesinlikle önlemek gereklidir. Üzüntü sebebi doğmadan önce üzülmeye kalkışmak fena ve utanç vericidir. Kendi nefsine üzüntü çektiren insan nefsine zarar vermiş olur. Nefsine zarar veren ise kendisine kötülük etmiş olduğundan cahil ve zalim sayılır. Zalim, belaya aldırmazlık eden yılgın kişidir; bedbaht ise belâyı gidermeye çalışmayan insandır.

2. Üzüntüyü yenmenin başka bir elverişli yolu, başkalarının uğradığı üzüntüleri düşünmektir. İskender, ölünce üzülmemesi için annesinden şunu istemişti: İskender’in ölüm haberini alınca “ömründe herhangi bir musibete uğramamış olanların yiyip içip eğlenecekleri bir toplantı düzenle, ki İskender’in matemi sürurla geçsin.” Annesi bu emri ilan ettiğinde davete kimse gelmedi. Musibete uğramamış hiçbir insan bulunmadığından icabet olmamıştı. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: “Anladım ki ilk musibete uğrayan ben değilmişim, musibet sadece tek kişinin başına gelen bir olay değilmiş.”

İskender, Annesine gönderdiği mektupta şunları yazmıştır:

“Ey İskender’in annesi! Düşünceme göre oluşma ve bozulma kanunlarına bağlı olan her şey fanidir. Senin oğlun kendisine, kimi basit kralların ahlakını layık görecek değildir. Sen de kendine bu gibi kralların değersiz annelerinin huylarını layık görmemelisin. İskenderin-ölüm- haberini alır almaz büyük bir şehir kurulmasını emret; ardından Afrika, Avrupa, ve Asya’nın bütün şehirlerinden insanların(matem törenin yapılacağı) muayyen bir günde senin huzurunda toplanmaları için elçiler gönder. O gün, insanların yiyip içmek için ve eğlenmek için bu şehirde toplanacakları bir gün olsun.

Ayrıca, (ömründe) herhangi bir musibete uğramamış olanların, senin bu davetine katılamayacaklarının da duyurulmasını emret ki, böylece, başka insanların mateminde hüzün yaşanırken İskender’in matemi sürurla geçirilsin”

Annesi bu emri ilan ettiğinde belirtilen vakitte hiçbir insan gelmedi.

Bunun üzerine kadın:

-Neden bu insanlar önceden duyurduğumuz halde buyruğumuza uymadılar? deyince kendisine şu cevap verildi:

– Siz, herhangi bir musibete uğramamış olanların bu toplantıya katılmalarını emretmiştiniz. Musibete uğramamış hiçbir insan bulunmadığından, kimse davete icabet edemedi.

O zaman İskender’in annesi şöyle dedi: “Ey İskender! Senin son günlerin ilk günlerine(matem günlerin yaşadığın günlere) ne kadar da uygun düştü! Demek ki seninin ölümün yüzünden uğradığım musibetten dolayı beni en mükemmel bir şekilde bir şekilde teselli etmek istemişsin. Gerçekten anladım ki ilk musibete uğrayan ben olmadığım gibi musibet sadece bir tek kişinin başına gelen bir olay da değilmiş!”

3. Yine düşünmeliyiz ki, biz bir şeyler kaybetmiş veya bir şeylerden mahrum kalmışsak, başka pek çok insan da bu tür şeylerden mahrum kalmış, daha birçok insanın da kayıpları olmuştur. Üzüntü tabiî değil ârizîdir. Birçok insanın kayıpları olmuştur. Kaybına veya mahrumiyetine razı olmuştur. Nitekim mülkünü kaybetmiş olmaktan dolayı üzüntüye düşen bir insan görürsek düşünmeliyiz ki, bir çok insan bu servete sahip olmadıkları halde üzüntülü değildir. Demek ki üzülen insan üzüntüyü kendisi ortaya çıkarmıştır. O zaman kendimiz için böyle değersiz durumlar üretmemeliyiz. Âdi bir şeyi kendisine reva gösteren akılsızdır. Akılsız varlıklar olmaya razı olmamız bize yaraşmaz. Bu, son derece aşağılık bir durumdur.

4. Düşünmemiz gerekir ki, başımıza bir şey gelmesini istemiyorsak, hiç var olmak istemiyoruz demektir. Musibetler, bozulma niteliği taşıyan şeylerin bozulmasından ileri gelir. Musibetlerin olmamasını istersek, tabiattaki oluş ve bozuluş kanununun ortadan kalkmasını istemiş oluruz. Bu ise imkânsızı istemiş olmak demektir. İmkânsızı isteyen, muradından mahrum kalır. Bu da bedbahtlıktır. Böyle bir huydan utanmak gerekir. Cahillik ve bedbahtlık seviyesine düşmekten kaçınmalıyız. Cahillik alçaklık; bedbahtlık ise başkalarının acımasından memnun olma duygusu doğurur.

5. İnsanın ellerinde bulunan şeylere başkalarından daha layık değiliz. İnsan bunlara sadece elinde tuttuğu sürece sahip olur. Oysa asıl kazançlarımız, manevî hayırlarımızdır. Kaybedecek olursak üzülmekle mazur sayılacağımız şeyler manevî hayırlardır. İnsanlar tabiî olarak sahip olacakları şeyleri elde etmesinler diye kederlenmek hasetçinin işidir. Kıskançlık ise kötülüklerin en fenasıdır. Kendisi için faydalı olduğunu düşündüğü şeyden dostunun mahrumiyetini isteyen kişi, kötü olanı dostu için istiyor demektir. Dostlarının başına kötülük gelmesinden sevinen kişi kötüdür. Dostunun iyi şeylere sahip olmasından üzüntü duyan kişi tam bir hasetçidir.

6. Elimizde bulunan her şey Hak Sahibi’nin bizdeki emanetidir. O, bizdeki emanetini geri alabilir ve dilediği bir başkasına verebilir. Emanetler bizden alındığı zaman üzüldüğümüzde kınanmaya ve hakarete müstehak oluruz. Çünkü bu tutum aç gözlü, cimri ve iyiliği kötüden ayıramayanların ahlâkıdır. Emanet Sahibi, bize verdiği emanetlerin en değerlilerini değil, aksine değersizlerini almaktadır. Memnuniyetimizi sürdürmek emanetin en değerlisidir. Şükür, O’nun rızasına uygunluğun bir ifadesidir. Kimsenin bizimle paylaşmadığı nimetleri (şükrü) bizde bırakmıştır.

7. Kayıplara ve elden gidenlere üzülmek zorunlu olsaydı bir çelişki olurdu: Hem sürekli üzülmemiz, hem de hiç üzüntü çekmememiz gerekirdi. Oysa hiçbir zaman üzülmemek için hiçbir maddi değer elde etmemek gerekirdi. Tersine maddi şeylerden uzak durduğumuzda da o şeylerden yoksun kalmamız bir üzüntü vermektedir. Bütün bunlar çelişki ve saçmalıktır. O halde üzüntü çekmek bizim için zorunlu değildir. Sokrat, “Üzülmemeyi nasıl başarıyorsunuz?” sorusuna, “Kaybettiğim takdirde üzüntüsünü çekeceğim şeye sahip olmuyorum” cevabını vermiştir. Neron’a pahalı bir billur hediye verdiler. Kral filozofa fikrini sordu. Filozof, “Bu şey sizdeki yoksulluğu ortaya çıkardı ve sizi büyük bir musibete attı” dedi. Kral, “bu nasıl olur?” diye sorunca, filozof: “Billuru kaybedersen bir benzerine sahip olmadığın için yoksul kalacaksın. Seni ondan mahrum bırakacak bir kaza vuku bulursa bu sana büyük bir musibet olacak” dedi.

Musibetlerinin az olmasını isteyen kişi, harici ihtiyaçlarını azaltmalıdır. Tabiatta her canlı varlıklarını sürdürecek, hayatlarını rahatlatacak şeylere bir ölçü ile ulaşır.

Geçimleri bolluk içindedir. İnsanın durumu başkadır. İnsan canlılara hâkim oldukça cahilleşmektedir, akıl ve temyiz gücü arttıkça hiç de gerekli olmayan şeyleri elde etmek istemektedir. Göz alıcı varlıklar, zevk alınan süslemeler, hoş kokular. Bunların elde edilmesi yorgunluğa, kaybedilmesi acıya, ulaşılmaması özleme yol açar.

Kaybedilmeye elverişli dileklerde musibet, geçici şeylerde acı ve keder, imkânsız olanı ummakta üzüntü ve dert, her güvenliğin sonunda korku vardır. Bir insanın nefsi, kendi varlığına ait olmayan sonlu ve geçici şeylerle meşgulse onun ebedî hayatı yıkılmıştır. Toplayıp sırtlarına aldıkları, akıllarını çelen, hürriyetlerini ellerinden alan, rahatlarını kaçıran, yerlerini daraltan, yüklerle ağırlık yapan metalar insanın eziyetidir. Nesneler bizim için üzüntü kaynağıdır. Eğer üzüleceksek, gerçek vatanımızdan uzak kaldığımız için üzülmeliyiz. Orada yoklardan söz edilemeyeceği için musibetler yaşanmaz. Aslında biz, üzülmeme direncimizi kaybettiğimiz zaman üzülmeliyiz. Aklın özelliği budur. Üzülmekten kurtulduğumuza üzülmek cahillik alametidir.

8. Aklımızda tutmamız gereken diğer bir husus da şudur: Kötü olmayan şeyden nefret etmemiz doğru değildir; sadece kötü olandan nefret etmeliyiz.

Ölüm kötü değildir, ölüm korkusu kötüdür. Ölüme gelince o tabiatımızın bir parçasıdır. İnsan şöyle tanımlanmıştır: “Akıllı ve ölümlü canlı”. Buna göre ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Dünya denilen bu yerde bulunan insan oradan ayrılmaktan çetin bir korku hisseder. Bu tıpkı şuna benzer: Rahimden çıkarılarak dünyaya gelen bir cenine tekrar rahime geri dönmesi söylense, rahime dönmemek için dünya ve içindekiler onun mülkü olsa hepsini feda ederdi. Oysa cenin rahimden ayrılacağı zaman çetin bir korku hissetmişti. Dünyadan ölümle ayrılırken ceninin rahimden doğumla ayrıldığı haldeyiz. O halde dünyanın değersiz hissî faydalarını kaybetmek kötü değil, kaybetmeden dolayı üzülmek kötüdür.

9. (Üzüntüden kurtulmak için) akıldan tutmamız gereken hususlardan bir tanesi de şudur ki; bir şeyleri elde edemeyip fakir kaldığımızda, zihni, kayıplarla meşgul olmaktan kurtarmak gerekir. Çünkü elde kalanları düşünmek musibetler için tesellidir.

10. Maddi kazançlar sonrasında musibet beklentisi içinde olunur. Oysa şimdi maddi kazançlar için musibet korkusundan kurtulmuşsan üzüntü sebebini azaltmışsın demektir. Bazı musibetler, diğer bazı musibetlerin azalmasına hizmet ederler. Bu da bir nimettir. Kendi varlığının haricinde kalan şeyleri kazanmak peşinde koşmayan kişi, kralları köleleştiren güce, acıların kaynağı olan öfke ve şehvete hâkim olur. Hastalıkların en tehlikesi nefsin hastalıklarıdır. Öfke ve şehvet güçleri fena etkilerini bir kimse üzerinde gösteremiyorsa o kimse kralların hizmetçileri üzerindeki güce benzer bir üstünlük kazanır. En büyük düşmanlarını da yenilgiye uğratmış olur.

Kindî, Üzüntüden Kurtulma Yolları, MÜ İFAV, 1998, çev: Mustafa Çağrıcı)
Devamını Oku »

Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda "Çifte Kanat" Metaforu

Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda "Çifte Kanat" Metaforu [i]

Doç.Dr. Vefa TAŞDELEN [ii]

Öz

Batı Tefekkürü ve İslam. Tasavvufu, Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplaştı- rılmış konferans metinlerinden biridir. Kısakürek bu çalışmasında Batı kültürünün temel üreticilerinden biri olan felsefe ile İslam kültürünün temel üreticilerinden biri olan tasavvuf arasında bir karşılaştırma yapar. Doğulu ve Batılı zihin biçimleri üzerine bir çözümleme denemesi olarak da görülebilecek olan bu eser, kültür tarihinde önemli bir sorun oluşturmuş olan akıl ve vahiy, din ve felsefe ilişkilerine de değinir; bu çerçevede Batı ve İslam kültürlerindeki temel kriz noktalarına işaret eder ve çözüm yolları önerir. "Çifte kanat" metaforu, Doğu ve Batı kültürlerinde yaşanan uygarlık krizi karşısında bir çözüm önerisi olarak da ortaya çıkar.
Devamını Oku »

Ali Ulvi Kurucu'dan İbretlik Bir Hatıra

Ali Ulvi Kurucu'dan İbretlik Bir Hatıra

1976 yılında hacca gittim. Ali Ulvi Bey'i ziyaret etmek için Avukat Bekir Berk ile Medine'ye gittik. Kendisi şöhretli bir edip ve şairdi. Üstadın tarihçe-i hayatının önsüzünü o yazmış, Üstad'ın şahsiyetini çok güzel yorumlamıştı. Orada bulunduğumuz sürece hemen hemen her gün beraberdik. Kendisiyle uzun ve faydalı sohbetlerimiz oldu. Bize ibret dolu birçok hatırasını anlattı. En çok dikkatimizi çeken ve bizi tesir altında bırakan şu hatırasıydı;

1970 yıllarında Endonezya'nın eski başbakanlarından Muhammed Nasır, Medine-i Münevvere'ye geldi. Kendisini daha önceden tanıdığım için ziyaretine gittim.

Halimi hatırımı sorduktan sonra ilk sorusu şu olmuştu:

"Bu sene de Türkiye'den hacı var mı?"

"Var Elhamdülillah" dedim. Tekrar sordu:

"Kaç kişiler?"

"Yüz elli bin" dedim.

"Yüz elli bin mi?" diye ağlamaya başladı ve secdeye kapandı. Hayretler içinde kaldım, büyük bir devlet adamı secdede ağlıyordu. Secdeden kalkınca oturdu. Kendisine:

"Verdiğim bu haber zat-ı âlinizi çok duygulandırdı, hislendirdi. Acaba hikmeti ne olabilir?" diye sordum. Şu cevabı verdi:

Aziz dostum, ben Lozan Muahedesini çok iyi bilen bir diplomatım. O muahedenin hedefi, aslında Müslüman Türkiye'nin başını yemekti. İngiliz heyetinin baş murahhası olan Lord Gurzon'un teklifi Türkiye'nin bir Hıristiyan devleti olmasıydı. Türk heyetini bu ağır teklifi kabule zorluyorlardı. Eğer Türk milleti Hıristiyan olma fikrine şiddetle karşı çıksa -ki çıkacaktır- o zaman hiç olmazsa Türkiye'de Avrupa kültürünün tam hâkim olmasını ve sefahate azamî hürriyet tanınmasını sağlayacaklardı. Laiklik, batı dünyasında olduğu gibi din ve vicdan hürriyeti manasına değil, din aleyhtarlığı şeklinde uygulanacaktı. Gelecek nesilleri bu manevi güçten, faziletten, mahrum etmekle menhus gayelerine kavuşacaklardı." dedi.

O sırada Bekir Bey dayanamayarak, "Haçlı seferleriyle yapamadıklarını bu muahede ile yaptılar." dedi.

Ali Ulvi Bey, Muhammed Nasır'ın ağzından anlatmaya devam etti: "...Fakat Allah'a hesapsız şükürler olsun ki, düşmanların bu plânları akim kaldı, muvaffak olamadılar. Çünkü sizin kahraman ecdadınız İslâmiyet uğrunda büyük bir ihlâs ve samimiyetle kan dökmüş, milyonlarca şehitler vermişler. Şehit olurken de şu samimi ifadeler ile niyaz etmişler: "Allah'ım gelecek neslimizin imanı sana emanettir. Onların maddî-manevî varlıklarını senin Hafız ismine havale ediyoruz. Zira bütün ruhumuzla inanıyoruz ki, senin hıfzına ve emanına teslim edilen bir emanet asla zayi olmaz."

Şimdi yüz elli bin (150.000) hacının Türkiye'den geldiğini duyunca sevinç gözyaşlarını dökmekten kendimi alamadım:

"Ya Rabbi! Bu ne azametli bir tecelli sahnesidir. Cenab-ı Hakkın bu lütuf ve kereminin karşısında nasıl secdeye kapanmayayım? Ya Rabbi! Sen her şeye kadirsin. Cemalin güzel olduğu gibi, Celalin de güzeldir. Celalin olmasaydı, Cemalini nasıl müşahede ederdik. Zalimlerin bu ceberutları bu Türk vatandaşlarına hiç nefes aldırır mıydı?"

Mehmed Kırkıncı-Hayatım Hatıralarım-Zafer Yayınları-İst.2007
Devamını Oku »

Ashab ve Tabiin, Hadisi Nasıl Dinler ve Rivâyet Ederlerdi?

Hadisi Nasıl Dinler ve rivayet ederlerdi?

Medine kadısı İbrâhim ibni Abdillah ibni Kureym el-Ensârî şöyle demiştir:

Bir defasında Mâlik ibni Enes, tabiîn muhaddislerinden hocası Ebu Hâzim Seleme bin Dînâr’ın (v. 140/757) hadis meclisine gitti. Fakat orada durmayıp geri döndü. Kendisine niçin orada kalıp hadis dinlemediği duyulunca şu cevabı verdi:

“Hadis meclisinde oturacak yer bulamadığım için geri döndüm Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisini ayakta dinlemeyi uygun görmedim.”(1)

Yine Mâlik ibni Enes şöyle demiştir:

“Tabiîn âlimlerinden Saîd ibni’l-Müseyyeb uzanmış yatarken yanma bir adam geldi ve ona bir hadis sordu. İbnü’l-Müseyyeb doğrulup oturdu ve ona istediği hadisi rivâyet etti. Adam:

“Keşke rahatını bozmasaydın.” deyince Îbnü’l-Müseyyeb:

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisini yattığım yerden rivâyet etmeyi uygun görmedim.” diye cevap verdi. (2)

Tâbiîn âlimlerinden Muhammed ibni Şîrîn (v. 110/729) yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan biriydi; ancak yanında Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin bir hadisi anılınca, kendinden geçercesine o hadîs-i şerifin câzibesine kapılırdı. (3)

İmâm Mâlik’in talebesi olan Medine kadısı Ebû Mus’ab el-Kureşî’nin (0. 242/857) söylediğine göre, İmâm Mâlik Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme olan üstün saygısından dolayı onun hadislerini abdestsiz rivayet etmezdi.(4)

Aynı şekilde İmâm Mâlik de Ca’fer-i Sâdık diye bilinen hocası Ca’fer ibni Muhammed in (v. 148/765) abdestsiz hadis rivâyet etmediğini söylerdi.(5)

İmâm Mâlik Hadisi Böyle Rivâyet Ederdi

İmâm Mâlik’in talebesi Mus’ab ibni Abdillah (v. 236/850) şöyle demiştir:

“İmâm Mâlik, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden hadis rivâyet edeceği zaman abdest alır, kendine çeki düzen verir, özel elbisesini giyer, ondan sonra rivâyette bulunurdu.” Mus’ab sözüne şöyle devam etti: “İmâm Mâlik’e niçin böyle yaptığını sordular. O da: ‘Çünkü rivâyet edeceğim şey, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisidir’ dedi.”(6)

İmâm Mâlik’in talebesi Mutarrif ibni Abdillah da (v. 220/835) şöyle derdi:

“İnsanlar İmâm Mâlik’ten ilim öğrenmek için evine gittiği zaman, kapıya hizmetçi çıkar ve gelenlere, ‘Üstâd; hadis rivâyet etmesi için mi, yoksa kendisine dinî bir soru sormak için mi geldiğinizi öğrenmek istiyor’ derdi. Eğer gelenler dinî bir soru sormak için gelmişlerse, İmâm onları bekletmeden, üzerindeki kıyafetle yanlarına çıkardı. Şayet hadis öğrenmek için gelmişlerse, önce bir boy abdesti alır, güzel koku sürünür, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, Arapların âdeti üzere ridâsını başına alır, ağırbaşlı ve saygı uyandıran bir edâ ile dışarı çıkıp kendisi için hazırlanmış olan kürsüye gelip otururdu. Hadis rivâyeti sona erene kadar yanan buhurdanlıktan da etrafa güzel kokular yayılırdı.”

Bir başka râvinin anlattığına göre, İmâm Mâlik o kürsüye, sadece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden hadis rivâyet edeceği zaman otururdu.

Rivâyet Edebî

Tebe-i tâbiîn âlimlerinden Abdurrahmân ibni Mehdî (v. 198/813) şöyle demiştir:

“Bir gün İmâm Mâlik ile birlikte Medine’nin yakınındaki Akik mevkiine doğru giderken ona bir hadis sordum. Hemen sözümü kesti ve: ‘Sen benim gözümde, yolda yürürken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisi hakkında soru sormayacak kadar değerlisin.” diye beni uyardı.

Şerh: Hatîb el-Bağdâdî, Abdurrahmân ibni Mehdî’den buna benzer şu olayı nakletmiştir: “Bir gün İmâm Mâlik ile olda giderken ona bir hadis sordum. Bunun üzerine  bana şunları söyledi: ‘Bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisini soruyorsun. Yolda yürürken sana hadis rivâyet etmeyi doğru bulmam. İstersen bir yere oturup sorduğun hadisi sana rivâyet edeyim; istersen benimle beraber evime kadar gel, sana orada rivâyet edeyim.*” Abdurrahmân ibni Mehdî, İmâmla birlikte onun evine gittiğini, İmâm Mâlik’in orada yere oturduktan sonra sorduğu hadisi kendisine rivâyet ettiğini söylemiştir.(7)

Devrin kadısı Cerîr ibni Abdilhamîd (v. 188/804) İmâm Mâlik’e ayaküstü bir hadis sordu. İmâm Mâlik de onun hapsedilmesini emretti. Orada bulunanlar Cerîr’in şehrin kadısı olduğunu, hapsinin uygun olmayacağım söyleyince de, onlara: “Kadı olan kişinin, edebi herkesten çok gözetmesi gözetmeyene ise terbiyesinin verilmesi gerekir!” dedi.

Rivâyet edildiğine göre Hişâm ibni’l-Gâzî, İmâm Mâlik’e ayaküstü bir hadis sordu. Ayaküstü hadis sormayı edebe aykırı bulan İmâm, bu talebesine yirmi kırbaç vurulmasını emretti. Sonra ona acıdı ve kendisine yirmi hadis öğretti. Daha sonra Hişâm: “Keşke hocam bana daha fazla vursaydı da, daha çok hadis öğretseydi” dedi.(8)

Mısırlı muhaddis Abdullah ibni Sâlih (v. 223/838), hem Mâlik ibni Enes’in hem de tebe-i tâbiîn âlimlerinden Leys ibni Sa’d’ın (v. 175/791) abdestsizken hadis yazmadıklarını söylemiştir.

Tâbiîn müfessirlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsî de (v. 117/735) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadislerini abdestli olarak okumayı uygun görürdü.

Tabiin alimlerinden a'meş(v.148/765),hadis rivayet etmek istediği zaman,abdest alma imkanı yoksa teyemmüm ederdi.(Bu söz de benzeri bir ifadeyle biraz yukarıda zikredilmiştir.)

Kadı İyaz,Şifai Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir).cilt.2,syf;368-373



Kaynaklar;

  1. Hatib el Bağdadi,el Cami'li ahlakır ravi,1,408,nr.968
  2. Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’ li-ahlâkı’r-râvî (Tahhân), I, 409, nr. 973.
  3. Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmij li-ahlâkı’r-râvî (Tahhân), I, 412, nr. 985. Kâdî İyâz, bu rivayeti daha önce de zikretmişti.
  4. Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmı li-ahlâkı’r-râvi (Tahhân), I, 410, nr. 977.
  5. İbni Abdilber, Câmiu beyâni’l-ilm ve fadlihî (Zemirlî), II, 384, nr. 1259.
  6. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-euliyâ, VI, 318.
  7. el-Câmı li-ahlâkı’r-râvî (Tahhân), I, 408, nr. 970.
  8. İbni Hacer el-Askalânî, İmâm Mâlik’e isnâd edilen bu olayın sahîh olmadığını söylemektedir (Fethü’l-bârî, XIII, 132).
Devamını Oku »

Yunan Ordusunun Anadoluda Gerçekleştirdiği Kıyım

Yunan Ordusu'nun Anadolu'da Gerçekleştirdiği Kıyım

Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu topraklan birçok ülkenin işgaline uğramışsa da Yunan askerleri tarafından gerçekleştirilen cinayet ve katliamlara hiçbiri tevessül etmemiştir, işgal ettikleri topraklardan çekilirken târihi İzmir şehrini yok etmek üzere kundaklayan Yunan askerlerinin Anadolu topraklarında gerçekleştirdiği cinayet ve katliamlar uzun yıllar boyunca hafızalarda derin izler bırakmıştır.

Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından bir devlet politikası olarak Yunanistan ile yakınlaşma safhası ortaya çıkınca Yunanlıların Anadolu'da gerçekleştirdikleri bu cinayet ve katliamlar sistemli bir uygulamayla hafızalardan silinmeye, unutturulmaya çalışılmıştır.

Yunan Ordusu'nun Anadolu'da gerçekleştirdiği kıyım, Cumhuriyet'in ilk yıllarında çeşidi eserlerde kaleme alınmışsa da Devlet katında alınmış yunan Dostluğu' kararı mucibince bu yayınlar zaman içerisinde fiili varlıklarını kaybetmişlerdir.

'Yanıp kül olmuş Alaşehir'in viraneleri arasında saçını başını yolarak ve 'Ah Adilem' diyerek kızını arayan aklını yitirmiş ananın acısı'(1),

Edremit'te odun istifi gibi yığılarak yakılan insanlardan geriye kalan kömürleşmiş et ve kemikten müteşekkil tepecikler; tahrip edilmiş camiler, Ayvalık'ta öldürülerek denize atılmış 16 yaşlarındaki Türk kızının içler acısı hali, Haymana'da düşman askerinin çantasından çıkan kanlı altın yüzükler ve ziynet eşyaları, Bandırma'da Haydar Çavuş Camii'nde toplanarak camiyle birlikte yakılan 3.500 kişinin hatırası"(2) resmî ideolojinin bir halka biçtiği yeni role kurban edilmiştir.

Her şeyi yeni baştan düzenleyip yeniden inşa edenler, Anadolu halkının birçok değerini devre dışı bırakırken, acılarını da bu kategoriye sokmakta bir mahzur görmememişlerdir.

(1)-Reşef, Ünaydın, Atatürkü Özleyiş, syf;55

(2)Gençoğlu, A. Galip; Kurtuluş Savaşı Günlüğü,syf;67-94-103-104

 

Hüseyin Yürük, Türkiye Demokrasi Tarihi 1
Devamını Oku »

İlk İnsan Topraktan mı Yaratılmış, Maymundan mı Gelmiştir?

İlk insan topraktan mı yaratılmış, maymundan mı gelmiştir?

İlk insan topraktan mı yaratılmış, maymundan mı gelmiştir?

İnsanın kendi geçmişi ile ilgilenmesi, şüphesiz aklın gereğidir. Dünyaya nereden ve nasıl geldiğini bulmaya çalışması gayet tabiidir. Ancak, bu tip soruları nasıl çözecek, konu ile ilgili dokümanları neyle tartıp değerlendirecektir? Sadece mücerret akıl bu soruları cevaplandırmaya kafi midir?

Bu konunun açıklığa kavuşması için önce aklın çalışma prensibinin bilinmesi gerekir; Akıl, hadiseleri değerlendirme ve yorumlamada, duyu organlarıyla alınan bilgileri mantık süzgecinden geçirir. Duygu organlarının görevi farklı olduğu gibi, tesir sahaları da sınırlıdır. Kulağımızla bütün sesleri işitebiliyor muyuz? Hayır! Sadece titreşimleri 20 ile 20.000 arasındaki sesleri alabiliyoruz. Nitekim göz de ancak belli dalga boyundaki ışıkları seçebiliyor. Yedi renkli bir daireyi hızla döndürünce beyaz görürüz. Beyaz ışık da renk tayflarına ayrılınca yedi renk olarak karşımıza çıkar. Demek ki, göz aldanabiliyor. Bir başka misal; sıcak sudan çıkan elimizi ılık suya batırınca, bu suyun soğuk olduğuna hükmederiz. Ama hakikatte su ılıktır.

Aslında burada aldanan ne gözdür, ne de el. Beyin, bu duyu organlarından gelen bilgilere dayanarak hükümler çıkarmıştır. Yani, her iki halde de yanılmış olan beyindir.

Herhangi bir konu hakkında akıl; “tüme varım” ve “tümden gelim” metotlarıyla değerlendirme yapar ve bir hükme varır. Bu hüküm gerçek bir hüküm olmayabilir de. Zira, daha sonra duyu organlarının akla vereceği malzemenin değişmesiyle aklın ortaya koyacağı kıymet hükümleri de değişebilecektir. Çünkü, tesir sahaları sınırlı olan duyu organlarından elde edilmiş bilgilerin de eksik olacağı tabiidir. Yetersiz bilgi ile aklın yeterli hüküm çıkarması beklenebilir mi? Bundan dolayı bir çokları tarafından bilim; "Her an yanlışlığı ispatlanabilen değer hükümleri" olarak tarif edilir.

150 yıl önce ses ve şekillerin nakliyle ilgili bilgiler şimdikinden çok eksikti. Bu bilgilerle o zaman, görüntülerin nakledilemeyeceği hükmü çıkarılmıştı. Demek ki çevreden elde edilen bilgilerin değişmesine paralel olarak, aklın ortaya koyduğu değer hükümleri de değişiyor.

O halde, ilk insanın yaratılışı hakkında öyle bir hüküm ortaya koymalıyız ki, zaman ve zemine bağlı olarak değişmesin. Yani, gerçek bir hüküm olsun.

Akıl yaratılışı tek başına ne dereceye kadar kavrayabilir? Bu sorunun isabetli cevaplandırılması, mes'elenin çözümünü yarı yarıya kolaylaştıracaktır.

Aklın nüfuz edebildiği saha belirli ve sınırlıdır. Bu alan dışında kalan ve aklın tek başına çözemediği problemler, metafiziğin konusunu teşkil ederler.

İşte aklın nüfuz sahası dışında olan metafizik konularından birisi de "yaradılış”tır. Konu, ilk insanın yaratılışı olunca, iş daha da zorlaşır. Aklın burada tek başına varacağı sonuçta hata payı büyük olacaktır. Akıl bu vadide yalnız gidemez. Giderse hatalı sonuçlara varması kaçınılmaz olur. Çünkü, bir anlama aleti olan aklın idrak sahası sınırlıdır, dardır. Onun için aklın burada ilahi beyan ve hükümlere, yani külli bir akla ihtiyacı vardır. O da Kur'an-ı Kerim'dir.

Yaratılışı sadece akla güvenerek çözmek isteyenler de çıktı. Hem de büyük bir gürültü ile. Ama sonuç ne oldu? Sonunda "Çıkmaz yol"a girdiler. İnsanın, bir takım hayvanların evrimiyle ve tesadüfen ortaya çıktığını iddia eder oldular ve bu düşünce günümüzde bir doktrin, bir felsefe şeklini aldı. "Evrim felsefesi" olarak kendisine bir hayli taraftar da buldu. Bu felsefenin bazı ateşli taraftarları, işi daha da ileri götürdüler. Öyle ki, evrim bunların elinde bir inanç sistemi haline geldi. Evrime inanmayan aydınlar, bu ilim çevrelerince aforoz edildiler. Orta çağda mı? Hayır! Yirminci yüzyılda.
Şunu hemen ifade edelim ki, evrimciler yaratılışı değil, evrimi kabul ederler. Onlara göre; tek hücre zamanla değişikliğe uğrayarak günümüzdeki milyonlarca çeşit canlı hasıl oldu. Tabii insan da bunlar arasındaydı ve bu değişiklikten o da nasibini aldı.

Bu değişiklikler nasıl oldu? Bunu kim yaptı? Evrimcilere göre bu soruların cevabı gayet basittir. Bu farklılaşma onlara göre; tesadüfen olmuştur. Bu durumun ise çok uzun zamanda cereyan ettiğini söylerler. Mesela; ne kadar zamanda? Bu zaman öyle bir süredir ki, tetkiki mümkün değildir. Faraza, iddia ettikleri değişikliğin, ileri sürdükleri zamanda cereyan etmediğini ortaya koysanız, evrimci sizi başka geçmişlere havale eder.

Evrimciler, bırakın yeni canlıların ortaya çıkışını, insan türünün ırklarını bile açıklayamıyorlar. Meşhur evrimci T. Dobzhansky, bununla ilgili olarak şöyle diyor:
"Darwin'den bu yana bir asır geçtiği halde, insan türündeki farklı ırkların orijinine ait problemi çözemedik. Mesele hala bir asır önceki kadar karışık." (*)

Bir kimse, ırkların orijinini dahi izah edemeyen bir teoriyle, bütün canlıların yaratılışı ve geçirdiği değişiklikler gibi derin meseleleri nasıl açıklayacaktır? Anlaşılan odur ki, evrim teorisine ilmi delillerle yaklaştıkça, bu teorinin müdafaası imkansız hale gelecektir.

Meşhur bir evrimci olan Simpson, insanın yaratılışıyla ilgili olarak şöyle der:
"İnsan, kainatta anlama kapasitesine ve potansiyeline sahip tek varlıktır. Şuursuz ve akılsız maddelerin bir ürünüdür. Dünyaya gelişini kendisi başarmış olan insan, sadece kendisine karşı sorumludur. İnsan, kainatta yaratıcı, kontrol ve tayin edici bir güce sahip değildir. Fakat, kendisinin ustası ve amiridir. Bu bakımdan insan, kendi kaderini kendisi tayin ve idare etmelidir."

Simpson, evrim felsefesini açıklarken akıl ve mantık sınırını zorlamakta, bir cümlede söylediğini diğerinde yalanlamaktadır. İnsan, hem "...Kainatta anlama kapasitesine ve potansiyeline sahip tek varlık" olarak kabul ediliyor, hem de "şuursuz ve akılsız maddelerin ürünüdür" deniyor. Şuursuz ve akılsız bu maddeler, şuurlu insanı nasıl meydana getirecek?

Maddelerin kendilerinde "anlama ve şuur" yok ki, insana verebilsin.

Paragrafın devamında "dünyaya gelişini kendisi başarmış bir insan" deniyor. Bir yaşında ancak ayağa kalkabilen ve 5-6 yaşında çevresini tanımaya başlayan insanın, kendisini yokluktan meydana getirmesine imkan var mı? Başlangıçta yok olan insan nasıl kendisini meydana getirecek?

Simpson yazısına şöyle devam ediyor: "insan kainatta yaratıcı, kontrol ve tayin edici bir güce sahip değildir. Fakat kendisinin ustası ve amiridir." Hem insanın kainatta bir güce sahip olmadığı, hem de kendisinin ustası olduğu iddia ediliyor. Kainata sözü geçmeyen insan, nasıl kendisinin ustası olacak? Zira, insanın var olabilmesi için yer küreye, güneşe, aya, havaya, kısacası bütün bir kainata gerek vardır.

Meseleleri doğru değerlendiremeyeceği düşüncesi ile 18 yaşına kadar kendisine kanuni ehliyet tanınmayan insana Simpson, anne karnında ve hatta önceki safhalarda kendi kendini idare ettiriyor.

En basit bir hücre içinde bile, yüzlerce olay bir anda cereyan ediyor. Milyonlarca hücreden meydana gelen ve hücreleri devamlı değişip tazelenen insanın, kendisini idaresi elbette düşünülemez. Kalbin çalışması, sinir sisteminin işlemesi, kanın temizlenmesi ve besinlerin sindirim için hazırlanıp taşınması gibi yüzlerce olayın cereyanı insanın isteğine mi bağlı? Hayır. İnsanın hiç müdahalesi olmadan bu hadiseler devam ediyor. Simpson'un kendisi de bu kanunun dışında değil.

Atom ve moleküllerden varlıkların teşkili ve kainatta cereyan eden bütün hadiselerin idaresi; ancak, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının, kainatta her an tasarrufta bulunmasıyla mümkündür.

Meşhur evrimcilerden L. Zuckerman da çalışma prensiplerini şöyle dile getirir: "Saf ilmi düşünceyle, fizik ve kimya kanunları ışığında işe başlıyoruz. Fakat, hemen objektif hakikatlerden uzaklaşarak kıyas ve tahmine dayanan sahaya kayıyoruz. Hissi bir sezişle veya izah tarzıyla insanın fosil tarihiyle ilgili hükmü veriyoruz."

Yine evrimcilerden Gould, çaresizliğini şu soru ile dile getiriyor: "Cedlerle nesiller arasında geçiş gösteren hangi deliller var?" O'nun bu sorusuna evrimci anatomi profesörü Kitts şöyle cevap veriyor: "Paleontolojinin (Fosil bilgisi), evrimle ilgili delilleri sağladığına dair parlak sözlerine rağmen, evrimcilerin problemleri çözülememiştir. Bunların en önemlisi, fosiller arasındaki boşluklardır. Evrim için türler arasında geçiş formu gereklidir. Halbuki paleontoloji bunu temin edememiştir."

İnsanın sorası geliyor. Madem evrim için geçiş formu gereklidir. Bu geçiş formları da bulunamamıştır. O halde niçin evrimi müdafaa ediyorsunuz?

Evrimcilerin bu şekildeki itirafları daha da çoğaltılabilir. Ama dikkat edilirse görülecektir ki, iddia ettikleri evrim fikrini destekleyen hiç bir delil yoktur. O halde niçin bu görüşlerinde ısrarlıdırlar? Tek cümle ile; bir Yaratıcıyı kabul etmemek için.
Evrimcilerin temel felsefesini şöyle özetlemek mümkündür: Sanat var, fakat sanatkar yok. Eser var, usta yok. Kitap var, fakat bunu yazan yoktur.

Evrimcilerin görüş ve düşüncelerinin nereye dayandığını Gish, şu ifadelerle en iyi şekilde dile getiriyor: "Evrim felsefesi, evrimcilerin kendi dünya görüşleri içerisinde yer alan bir inanç sistemidir, bir dindir."

Aslında evrim felsefesi materyalizmle iç içedir. Gish bu konuya şu sözlerle dikkat çekmektedir: "Bir çok ilim adamının evrimi kabul etmesinin sebebi, bu teorinin, bütün canlıların yaratılışını materyalist ve tabiatçı bir düşünce ile izah etmesindedir. Çünkü bunlar, materyalizme ve tabiata inanırlar." Nitekim bununla ilgili olarak meşhur evrimci Dobzshansky de şöyle der: "Bugün materyalist felsefe, mevcut biyoloji ilimlerinden çoğunun temelini teşkil eder."

Evrim teorisinin bütün ilim adamları tarafından kabul edildiği sık sık tekrarlanır. Aslında, bu, münakaşayı kazanmak için uydurulmuş ve alışkanlık haline getirilmiş bir yoldur.

İnsanın atası olarak ileri sürülen fosiller arasında beş tanesi çok fazla tartışma konusu yapılmaktadır. Üzerinde en çok tartışma yapılan bu fosillere kısaca temas edeceğiz.

1— Java Adamı

Java adamı olarak ileri sürülen varlık, şu parçalardan meydana gelmiştir: Yarım kafatası, uyluk kemiği, iki büyük ve bir küçük azı dişi.

Bu parçalar bir yerde ve aynı anda mı bulunmuştur? Hayır. Birbirinden uzak mesafelerde ve 1891-1898 yılları arasında toplanmıştır. Yani, sekiz yıl arayla...

Java adamı resimleri tamamen uydurmadır.

Son yapılan araştırmalarda bu kafatasının şempanzeye, büyük iki azı dişinin orangutana, küçük azı dişi ile uyluk kemiğinin de insana ait olduğu anlaşılmıştır.
Nitekim fosilleri bulan Dubois de, hayatının sonuna doğru gerçeği itiraf etmiş ve Java adamı olarak ileriye sürdüğü yaratığın gibbon maymunu olduğunu açıklamıştır. Ama artık ok yaydan çıkmış, Java adamı evrimciler katında müstesna yerini almıştır.

Orta öğretim ve hatta yüksek öğretim kitaplarında hemen hepimizin zaman zaman şahit olduğu; yüzü kıllı, alnı çekik, burnu ve çenesi ileriye doğru çıkmış Java adamının gerçekle ilgisi yoktur. O halde bu resim ve şekiller nedir? Bunlar tamamen hayal mahsulü olarak çizilmiş veya elle yapılmış modellerdir.

2— Pekin Adamı

Bu yaratığın; üç azı dişi, kafatası parçası ve iki alt çeneden meydana geldiği iddia edilir. "İddia edilir" diyoruz. Çünkü, adı geçen bu fosillerden iki diş hariç, diğerleri mevcut değildir. Şu anda sadece bu iki dişle evrimci Weidenreich tarafından yapılmış modeller bulunmaktadır.

Pekin adamına ait fosillerin kaybolduğu ileri sürülür. Bunların kayboluş hikayesi ise anlatana göre değişmekte, gerçek durumu hiç kimse bilmemektedir. Bazı evrimciler, 1921-1928 yılları arasında Dr. Black tarafından bulunan bu fosillerin, İkinci Dünya Harbi esnasında Japonlar'ın Pekin'i istilası sırasında kaybolduğunu iddia ederler. O sıra Pekin'de görevli bulunan O'Connel ise, Japonlar'ın buraya gelmediğini, bu fosilleri evrimcilerin kendilerinin imha ettiğini belirtir. Ona göre, eldeki materyaller iddia edildiği gibi maymunla insan arasında geçişi gösteren bir varlığın fosilleri değildir. Kafatası, o devirde avcıların avladıkları orangutan maymununa aittir. Bu hakikati gizlemek için evrimciler, eldeki fosilleri kendileri imha etmişlerdir.

Yapılan araştırmalar da Pekin adamının, insanın evrime uğramış bir atası değil, orangutan benzeri bir maymun olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Şimdi bir biyoloji kitabına baksanız, Pekin adamına ait düzgün bir baş modeli veya kafatası iskeleti ile çene kemiği ve dişlerin resmini görürsünüz. Bunlar gerçeği değil, evrimci Weidenreich'in hayalindeki varlığı yansıtırlar. Çünkü, hakikatte ne böyle bir varlık yaşamış ve ne de fosili bulunmuştur.

3— Piltdown Adamı

İngiltere'de bulunduğu 1912 yılından 1960'lı yıllara kadar hakkında ciltlerle kitap yazılmış bir varlık da Piltdown adamıdır. Bu kitaplarda insanın maymundan nasıl evrimleştiği, adı geçen fosil delil gösterilerek enine boyuna anlatılır. Bu izahlar zaman zaman inandırıcı da olmaktadır. Zira, mevcut fosiller içinde en idealidir. Bütün kafatası ve çene kemikleri ile dişler tamdır. Bu fosil, bir müze müdürü olan Woodward ile tıp doktoru Dawson tarafından bulunmuş ve takriben 500 bin yıl önce yaşamış olduğu bildirilmiştir.

1955 yılından sonra fluor testine tabi tutulan bu fosilin öyle iddia edildiği gibi eski değil, çok yeni olduğu ortaya çıktı. Daha sonra üzerinde yapılan detaylı araştırma ile eldeki materyalin sahtekarlık belgesi olduğu görüldü. Hem öyle bir sahtekarlık belgesi ki, kafatası ve dişler insana, çene ise 10 yaşındaki bir orangutan maymununa ait. Bu insan dişleri, maymunun çene kemiğine uydurmak için eğelenmiş. Bununla da kalınmamış. Kafatası ve çene kemiklerine, eskiye ait olduğu görüntüsünü vermek için potasyum dikromat ile lekelendirilip Piltdown semti yakınında bir çukura gizlice gömülmüş. Tabii bir müddet sonra da buradan merasimle çıkarmak için.

Bu sahtekarlığın ortaya çıkmasıyla ne değişti? Hemen hemen hiçbir şey. Sahtekarlığı yapanlar ölmüştü. Mes'uliyeti kimse üzerine almadı. Bu fosilleri ilim alemine takdim edenler ise, Afrika ve Avustralya'da yeniden arzularına uygun fosil aramaya başladılar. Bunlar zaman zaman insanın atasına ait olan fosiller bulduklarını iddia ediyorlar. Bu fosillerin insanın atası ile bir ilgisinin olmadığını anlamak için tekrar 40-50 yıl beklemeye bilmem gerek var mı?

4— Nebraska Adamı

Evrimciler tarafından insanın atası olarak ileri sürülen fosillerden birisi de Nebraska adamıdır. Tennessee'de H.F. Osborn tarafından 1922 yılında ortaya atılmıştır. Bu varlığa ait delil nedir? Sadece bir azı dişi. Bu dişin takriben bir milyon yıl önce yaşadığı farz edilen Prehistorik (Tarih öncesi) insana ait olduğu iddia ediliyordu. William Bryan, tek azı dişi ile insanın atası hakkında hüküm vermede acele edilmemesi gerektiğini bildirince bütün şimşekleri üzerine çekti. Evrimciler kendisini, geri kafalı olmakla itham ettiler. Fakat yıllar sonra yapılan detaylı araştırmalarla bu dişin bir domuza ait olduğu ispatlandı.

5— Hong Kong Adamı

Bu adamın da tuhaf antropolojik bir hikayesi vardır. Von Koenigswald, bir Çin dükkanından bir miktar fosil diş satın alır. Bunlardan üç dişi ayırır, bir kenara koyar. Bu hususta kendisine Weidenreich de yardımcıdır. Neticede bu üç dişe dayanarak bir fosil adam tayinine karar verirler. Buna bir de isim gereklidir. O da bulunur, "Hong-Kong Adamı." (*)

Sonuç olarak denilebilir ki, canlıların silsile halinde birbirinden hasıl olduğu görüşü tutarsız, tamamen sathi ve subjektiftir. İnsanın geçmişi ile ilgili iddialar da bu paraleldedir. Hiç bir ilmi delili ve tutarlılığı yoktur. Üstelik bugün evrimcilerin bazı sahtekarlıklarının ortaya çıkmış olması, kendilerine güveni iyice sarsmıştır.

Anlaşıldığı kadarıyla, bütün canlılar ve hususan insan, doğrudan mükemmel şekliyle yaratılmıştır.

Evrimcilerin yanıldığı noktalardan birisi de, bütün hayvan ve insanları; göz, kulak, burun vb. gibi organlardan ibaret olarak değerlendirmeleridir. Bir türden bir başkasının teşekkül ettiği iddia edilirken, bunların his ve duygu dünyasını da gözden uzak tutmamak gerekir.

Ceset veya vücut, canlıların elbisesi gibidir. Her canlının cesedi de ruhuna, hissiyatına uygundur. Koyunun bedenine münasip ruhu ve aslanın da yine ruhuna uygun bir bedeni vardır.

Koyunun ruhu ottan hoşlanır. Ona aslanın pençesini takmakla duygularını değiştirebilir miyiz? Bütün vücut üyelerini değiştirsek bile, ruhunu değiştiremediğimiz sürece, o yine ot peşinde koşan munis bir koyun olarak kalacaktır.

İnsan da böyledir. Onun da cesedi, ruhunun elbisesidir. Bedeniyle ruh duyguları arasında tam bir uygunluk vardır. İnsanda yazma hissi mevcuttur. Elleri de buna uygun olup kalemi tutacak şekildedir.

Görüldüğü gibi, maddeten ve manen mükemmel insan bedeninin; "Bir takım hayvani bedenlerin evrimiyle meydana geldiği"ni ileri sürmek, bu noktadan da tutarsızdır.

Batı'da evrim teorisinin lehinde büyük bir kampanya yürütülmektedir. Bu kampanyanın hangi ölçülerde sürdürüldüğü, aşağıdaki bir kaç misalle bir nebze anlaşılacaktır, sanırım.

Önde gelen biyoloğlardan A. N. Field, 1971 yılında yayınladığı "The Evolution Hoax Exposed" isimli eserinde şu görüşlere yer verir:

"...Evrimin ispat edilmiş bir vakıa olduğu, halkın boğazına takılırcasına her fırsatta tekrar edilmektedir... Evrim teorisinin, ilim kisvesi altında bir şebeke tarafından yürütüldüğü bilinmektedir."

Meşhur bir anatomi profesörü olan Thomas Dwight'ın ifadeleri de oldukça dikkat çekici. Bakın ne diyor:

"Evrim konusunda kurulmuş olan diktatörlük, meselenin dışında olanların tahmin edemeyeceği kadar despot hale gelmiştir. Sadece düşünce sistemimizi etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda terör çağlarını aratan bir baskıyı da sürdürüyor. Acaba bilim dünyası liderlerinden kaç tanesi bu konudaki düşüncelerini aynen açıklayabilir?"

İngiltere Kraliyet Derneği üyesi Paleontolog Merson Davis, 1926 yılında Victoria Enstitüsü yayınlarından birinde şunları yazmaktadır:

"Bugünlerde evrime karşı çıkmak, başkalarının da söylediği gibi para kazandırmıyor... Acaba kaç kişi Avrupa çapında meşhur zoolog Fleischmann'ın, evrimin ilmi olarak kabullenemeyeceğini ifade eden sözlerinden haberdardır? Fleischmann'a hiç kimse doğrudan doğruya karşı çıkmamıştır. Fakat üstü kapalı bir şekilde kınanmış ve kısa zamanda unutturulmuştur. İlim adamları, bu ve buna benzer hadiselerle karşılaştıkça bu konudaki fikirlerini beyan etmeyip kendilerini saklamaktadırlar."

1928 yılında Paul Shorey, Amerika'da yayınlanan Atlantic Montly dergisinde aşağıdaki görüşlere yer verir:

"Sadece gazete idarehanelerinde değil, Kuzey Amerika'daki bütün üniversitelerde hiç bir şey 'EVRİM' kadar kutsal olamaz. Bunun tenkidi mümkün değildir. Bir profesör, Hıristiyanlığa, ABD anayasasına, George Washington'a, kadın haklarına, evliliğe veya özel mülkiyete serbestçe dil uzatabilir. Fakat evrime asla... Bu, müsamahasızlık ve geri kafalılık olur."

Sir Ambrose Fleming'i sanırım tanımayan yok gibidir. Bu zat, radyo yayınlarını sağlayan termo iyonik radyo lambasını keşfetmiştir. 1934 yılında İngiltere'de teşekkül eden evrimi protesto hareketinde Fleming de vardır ve evrimi çürütecek bir metni radyoda okumak için BBC (İngiliz radyo ve televizyon kurumu) idaresinden müsaade ister. Fakat BBC müdürü C. A. Siepmann bu teklifi reddeder. Gerekçesi de şudur:

"Memlekette önde gelen bilginlerin çoğunluğunun desteğini sağlayabilmemiz için bu tip yayın yapılmaması, BBC'nin umumi politikasıdır."

Evrim lehindeki bu baskı, meşhur biyolog Prof. Sir William Batenson'u ise hayata küstürmüştür. Batenson, Amerikan ilmi İlerleme Birliği'nin Toronto'da yapılan kongresinde evrimi destekleyen delilin bulunmadığını dile getirmiştir. Lakin, tarafsız bir şekilde ortaya koyduğu bu düşüncesinden dolayı meslektaşlarının üzücü ve devamlı protestosuyla karşılaşması, O'nu büyük bir ümitsizliğe itmiş ve sonunda mesleğini terk etmiştir.

Dünya çapında meşhur evrimcilerden Douglas Dewar 1912 yılında "Türlerin Teşekkülü" adlı evrimi destekleyen bir kitap yazar. Bu kitabı, devrin başkanı Roosevelt tarafından da tavsiye görür. Dewar bu yayınından sonra araştırmasını daha da genişletir ve Hindistan kuşlarını detaylı şekilde inceler. Neticede, ani mutasyonlarla (değişme) türlerin değişmediği kanaatine varır ve evrim teorisini reddeder. Daha sonra "İnsan Özel Yaratık" adlı kitabını neşreder. Bu kitabının bir yerinde şöyle der:

"Evrimcilerin basını ele geçirmelerinin önemini pek az insan idrak etmiştir. Bu gün pek az dergide evrim teorisini reddeden makale çıkar. Hatta dini dergilerin bile bir çokları insanın hayvan soyundan geldiğini kabul eden modernistlerin elindedir... Genellikle bütün gazetelerin yazı işleri müdürleri evrimi, ispat edilmiş bir vakıa olarak bilmekte ve bu teoriye karşı herkesi cehalet, ya da delilikle suçlamaktadırlar... Hemen hepsi, evrimciler tarafından çıkarılan ilmi mecmualar ise, evrim mefhumuna ufak bir gölge düşürecek yazıyı bile yayınlamak istememektedirler... Kitap neşredenler ise, yürürlükte olan böyle bir teoriye karşı çıkıp da üzerine hücumlar toplayacak veya rağbet görmeyecek bir kitabı basmazlar. Hatta basım masrafları yazara ait olsa bile... Bununla yayınevinin itibar kaybedeceğini düşünürler. Böylece halk, meseleyi tek yönlü olarak bilmektedir. Halktan birisi, evrimi, yer çekimi kanunu gibi ispat edilmiş bir gerçek olarak bilir."

Batıdaki bu taassubun uzun sürmemesini dileriz.

Evrim teorisini müdafaa edenlerin büyük bir kısmının esas maksadı, insanın maymundan geldiği safsatasını zihinlerde yerleştirmektir. Bunu doğrudan söyleyemedikleri için, ilim kisvesi altında evrim teorisini ileri sürüp, bunu ispata çalışırlar.

Akla şöyle bir soru gelebilir: Niçin ısrarla insanın maymundan geldiği iddia ediliyor? Bu sorunun bir kaç cevabı olabilir.

Birinci ve en önemlisi; inançları sarsarak, materyalist felsefeyi ve inançsızlığı bütün dünyaya yaymaktır. Gerek Kur'an-ı Kerim'de ve gerekse İncil ve Tevrat gibi diğer semavi kitaplarda; insanın ilk atasının Hz. Adem olduğu bildirilir. Onun da topraktan yaratıldığı beyan edilir. Dolayısıyla dini inancı sarsmanın yollarından birisi, bu semavi hükme ters düşen felsefeyi ileri sürmektir.

Evrim nedir? İleri sürdüğü deliller nelerdir? Teori nedir? Bu teorinin leh ve aleyhindeki düşünceler nelerdir? Bütün bu soruların cevabını anlama ve araştırma safhasında olmayan gençlerin zihinleri, biyolojiden tarihe varıncaya kadar bütün derslerde evrim felsefesinin bombardımanı altındadır.

Evrim felsefesinin özellikle insanın geçmişi ile alakalı görüşü, ilim kisvesiyle bir kanun gibi devamlı telkin edilir. Ayrıca, evrim anlatıldıktan sonra, din ve ilmin çatıştığı tekerlemesinin de hemen ilave edildiğini unutmamak icap eder. Belki de bu genç, din ile ilmin değil, gerçekte evrim felsefesinin ortaya koymaya çalıştığı hayal mahsulü ile dinin çatıştığını, hayatı boyunca öğrenme imkanı bulamayacaktır.

Bazılarının evrimi savunmasının diğer bir sebebi de mesuliyetten kaçma hissidir. Çünkü, yaratılışı kabul, bir Yaratıcının varlığını gerektirir. Yaratıcıyı kabul edince ardından O'nun emir ve yasaklarına riayet gelecektir. Bu sorumluluktan kaçmanın tek yolu, yaratılışı tesadüf ve sebeplere havale etmektir.

(*) Daha fazla bilgi için: Fosiller ve Evrim, Tercüme; Â. Tatlı, Cihan Yayınları, 1984.
(**) Daha fazla bilgi için: Şişli, N. ve ark. Genel Biyoloji, MEB Yayınları, 1979, Ankara.

Adem Tatlı (Prof.Dr.)
Devamını Oku »

Kudüs Nasıl Kurtulur?

Kudüs Nasıl Kurtulur?

Kural 1

Bir mücadele, hasım güçlü olduğu için değil, sen zayıf olduğun için kaybedilir. Güçlü bir devlet, güçlü bir millet, güçlü bir birey olmak zorundasın.

Kural 2

Güçlü olmak için;

Devlet aklını

Sivil toplum enerjisini

Bireyler iman gücünü kullanır.

Bunları birbirine karıştırma.

Hepsi bir araya gelir birlik olur, dirlik olur, güçlü olunur.

Kural 3

Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi’nin sözünü aklından çıkarma:

“Dostlarıyla uğraşanlar, düşmanlarını yenemez.”

Dostlarınla, yol arkadaşlarınla, Müslüman kardeşinle uğraşma, gıybet yapma, onları dışlama, zayıf düşürme.

Safları bozma, adam eksiltme, yapanlara izin verme.

Tek hedefin, tek hasmın Kudüs’ü işgal edenler, onları destekleyenlerdir. Buna odaklan, enerjini buraya harca.

Kural 4

Dünyada herkese örnek insan ol. Peygamberimiz gibi, önce ‘emin’ ol, sonra Müslüman. Dürüst ol, adil ol, çalışkan ol, merhametli ol. Kudüs’ü ancak her şeyi ile topluma örnek olan insanlar yönetebilir. O insanın nasıl olacağını tüm dünyaya göster.

Kural 5

Kudüs’ü sadece duygularını, inancını kullanarak kurtaramazsın. Aklını kullan, bilimi kullan, bilgiyi kullan, teknolojiyi kullan, iletişimi kullan, diplomasiyi kullan.

Üniversitelerde, araştırma merkezleri kur, bağımsız enstitüler kur, bilgi üret, veri üret, bunları dünyaya yay.

Kural 6

Kudüs sadece Müslümanların değil, insanlığın ortak sorunudur. Hristiyanları, Siyonist olmayan Yahudileri yanına çek, ortak platformlar kur, sorunu uluslararası zemine taşı. Osmanlı’nın üç din için kurduğu mükemmel sistemi iyi öğren, bugüne uyarla, bir barış projesi olarak insanlığın hizmetine sun.

Kural 7

Sesini duyurmak için sadece slogan atma. Dünyada etkili iletişim araçlarına sahip ol. Uluslararası etkiye sahip televizyonlar, gazeteler, ajanslar, sosyal medya markaları oluştur. Haklı davanı dünyaya duyur.

Kural 8

Kudüs sadece dini bir mekan değil, insanlığın ortak kültür hazinesidir ayrıca. Tarihi eserleri, yapıları, kültür mirasını iyi öğren, bunların İsrail tarafından nasıl tahrip edildiğini gör, bunu dünyaya anlat. BM’yi, UNESCO’yu harekete geçir.

Kural 9

İslam ülkelerinin yöneticilerini birleşmeye, ortak tavır almaya, birlik olmaya zorla. İktidarlara bunun için baskı yap.

İktidarlar birleşmiyorsa, Müslüman milletleri birleştirmenin yollarını ara. Tüm İslam ülkelerinin halklarını harekete geçirecek sivil toplum örgütleri kur, organizasyonlar düzenle, kampanyalar yap.

Kural 10

Bütün gücünle mücadele et, ancak şiddete meyletme, hukuku çiğneme. Bil ki şiddet seni marjinalleştirir, düşmanını meşrulaştırır.

Son kural

Çok çalış, çok çalış, çok çalış. Dünyayı kıskandıracak kadar işinin ehli ol. Sonra da Allah’a tevekkül et. Ondan daha iyi bir yardımcı bulamazsın.

Kemal Öztürk/Yenişafak

08.12.2017
Devamını Oku »

Nefret

Nefret adaletsizliği tetikler, adaletsizlik de şiddeti.

Nefret sözcüğü ağzınızdan çıktığında, düşma­nı ortadan kaldırılası bir varlık ola­rak tanımlamış olursunuz. Bugün Türkiye'de aklı başında gibi görünen pek çok insan, demok­ratik bir ülkede nefret suçu’ sayılabilecek söylemlerde bulu­nuyor, nefret konuşmasını çoğaltıyor. Sokaktaki vatandaşın ‘karadonlu/kıllı’ veya ‘göbeğini kaşıyan adam’ olarak aşağı­landığı, hikâyesinin ve dolayısıyla yapağı seçimin önemsizleştirildiği ayrımcı yaklaşımlar, gazete köşelerinden üzerimi­ze püskürtülüyor. Bu söylem, toplumun Batılı tüketim ve yaşama biçimini içselleştirmek yoluyla üstünleştiğini düşü­nen kimi kesimlerinde hemen mâkes buluyor ve kente son­radan gelen, düşük gelir seviyesinden insanların veya kimi- leyin cami cemaatinin bir öfke nesnesine dönüştürülmesi­ne yol açıyor.

Örnek mi istiyorsunuz?


İstanbul’un Bağdat Caddesi’nde yürümekte olan ba­şörtülü, varlıklı ve eğitimli bir kadın ensesine aniden inen şaplakla irkildi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, az önce kendisine kötü kötü bakan altmış yaşlarında modern bir Cumhuriyet kadını’nın koşarak uzaklaştığını fark etti. Ca­nının acısına mı yansındı, yoksa hemcinsinden gördüğü şiddete mi?

Buna benzer sayısız örnek verebilirim. Bunlar benim nef­ret mağdurlarından birebir dinlediğim öyküler. Bu olayda dikkat çeken şey şu: Öfke duyulan nesnenin (başı örtülü ka­dın) özgüveninin (Şuna bakın, caddede nasıl da rahat yürü­yor ! Burası bizim bölgemiz, sen burada ne arıyorsun?), aşı­rı derecede kutuplaşmış politik zeminde muhatabında ya­rattığı tehdit algısı. Benim topraklarımda kendine bu kadar güvenerek yürüyebiliyorsan, buralar artık benim toprağım değil demektir. Aman Allah’ım! O zaman ben topraksız ve kimliksiz mi kalacağım?

Bu tehdit algısı içimdeki küçük diktatörü açığa çıkarı­yor. Bana benzemeyenin beni yok edebileceğini düşündü­ğüm anda, onun ensesine bir şaplak indirmek meşrulaşıyor.

Tehdit algısını besleyen ana damarlardan biri de, ‘nefret konuşmaları.’ Toplum önünde serdedilen ve daha güçsüz ol­duğu düşünülen grupları hedefleyen bu konuşmalar, hedef­lediği grup veya kişiyi aşağılayarak onun kişiliğini rencide ediyor. Hedefteki kişi, böylece kendisini daha değersiz, ruh­sal açıdan daha sıkıntılı ve özgürlüğü kısıtlanmış birisi ola­rak hissediyor, öte yanda, hayatını ancak otoritenin diline bitiştirerek var olabilen bir kesimin, muhayyel düşmana şid­det göstermesini kolaylaştırıyor.

‘Düşman üretme ideolojisi/ Türkiye’de başımıza ne ço­raplar örmüş birlikte izliyoruz. Nefreti bir politik aygıt ola­rak kullanmak suretiyle, sözüm ona doğru amaçlar uğruna karanlık eylem ve cinayetlerini meşrulaştırmaya çalışanlar, bugün bir bir yargı önüne çıkarılıyor. Sağa sola parmakla­rını çevirerek bulanık suda hain avlayanların, bu ülkeye ve millete ne denli derin bir ihanet içinde oldukları gün yüzü­ne çıkıyor.

Nefret eden, tedaviye muhtaçtır. Nefretin sahibi, kendi içindeki kötülükle yüzleşmekle iyileşebilir ancak. Kem âlet (nefret) ile kemâlât olmaz.

Kaynak:

Kemal Sayar - Herşeyin Bir Anlamı Var

Devamını Oku »

Varlık Tasavvuru



Varlığın maddeye, maddenin parçacıklara, parçacıkların enerjiye, enerjinin -mahiyetini bilemediğimiz- titreşimlere in­dirgenmesi, fiziki gerçekliği anlamamıza yarayacak bir yöntem olmaktan çok, giderek tabiat âlemi üzerinde hakimiyet kurmamı­zı sağlayan bir araç haline gelmektedir. Nitekim Descartes'tan bu yana bilim dünyasına hakim olan Kartezyen indirgemecilik, var­lıkları daha “kullanışlı” ve “araçsal” hale getirmek için en asgari unsurlarına indirgemekte ve bu hususi tahlil unsurunu varlığın kendisi gibi takdim etmektedir. Oysa senteze ulaştırmayan hiçbir analiz kendi başına eşyanın hakikati hakkında bize doğru ve tu­tarlı bilgi veremez. Analiz için parçalarına ayrılan, kesilip biçilen bir nesnenin (yahut konunun, tarihin, insanın...) yine aslına irca edilerek bir bütün haline ele alınması gerekir.

Dahası, nasıl insan varlık evreninde bir “yalnız ada” değilse, canlı ve cansız varlıklar da diğer varlıklardan bağımsız ve kopuk değildir. Klasik düşüncenin derinlemesine ortaya koyduğu “iliş­kiler metafiziği”, bütün varlıkların kendi mertebelerinde birbirleriyle irtibat halinde olduğunu göstermektedir. Bu ontolojik irti­batların oluşturduğu “varlık dairesi”, bir tarafta farklı varlık mer­tebelerine işaret ederken, öbür tarafta bunlar arasındaki ilişkinin                       asli bir unsur olduğunu teyit eder. Bu ilişkileri anlamadan varlık dairesinin mensupları hakkında sağlıklı bir bilgiye sahip olmak mümkün değildir. Eşyanın hakikati, sahip olduğu fizik özellikle­rinin yanı sıra bu ontolojik ilişkilerde ve işlevlerde ortaya çıkar.

Dolayısıyla varlığı tek tek tezahürlerine indirgemek mümkün ol­madığı gibi, varlıklar arasındaki ilişkileri zihinsel ve gerçek dışı kategoriler olarak yok saymak da mümkün değildir. Bu manada “dünya", yerkürenin fiziki yapısından çok, varlıkların birbirleriyle irtibat halinde bir bütünlük arz ettiği yerdir.

Farabî ve îbn Sina’dan Gazzâlî ve Molla Sadra’ya uzanan klasik İslam düşünce geleneğinde varlık (vücûd), varolan şeyle­rin {mevcûdât) toplamından daha fazla bir şeydir. Her mevcûd, vücûd un bir cüzü, tezahürü, sınırlanmış ve ortaya çıkmış halidir.

Vücûd ile mevcut arasındaki ontolojik bağımlılık ilişkisi, aynı za­manda sebep-sonuç ilişkisine benzer bir hiyerarşiyi ihtiva eder.

Vücûd, bütün varlıkların ontolojik kaynağı ve temelidir Tek varlıkları anlamak için, bir bütün olarak vücûd’un temel hakikatini kavramak gerekir. Bu yüzden varlık araştırmasında -doğru kullanılması şartıyla- tümdengelim yöntemi de tümevarım yöntemi de kullanılabilir. Yani Ibn Sina’nın yaptığı gibi tek tek örneklerinden bağımsız olarak varlık kavramının kendisiyle başlayıp; çokluk âlemine de gidebiliriz; tersi bir yöntemle tek tek varlıkları incelemek suretiyle varlıklara anlam ve bütünlük veren vücût kavramına da ulaşabiliriz. Fakat hangi yöntemi benimsersek be­nimseyelim, vücûd’un hakikati, onun tezahürlerinden ve tekil yansımalarından daha fazla bir şeydir.

Bu aynı zamanda şu manaya gelir: Vücûd, tezahürleri tarafın, dan bütünüyle ihata edilemez ve tüketilemez. Yaradılış âlemini oluşturan varlıklar, vücûd’un mutlak ve kuşatıcı hakikatinin an­cak bir kısmını izhar edebilir. Nasıl güneşin ışığı ve ısısı, dünya­ya yansıyan kısmından daha fazlayla, vücûd’un külli hakikati de münferit tezahürlerinden daha fazla bir şeydir. Bu yüzden var­lığın anlamını onun tekil yansımalarına indirgemek, ontolojik manada bir kategori hatası yapmak demektir ki bu hata modern ontolojinin temel yanılsamalarından biridir. Modern varlık ta­savvuru bu indirgemeci bakış açısını benimsediğinden, tabiat bilimlerinin varlığı maddeye, maddeyi fiziğe, fiziği de kimyasal etkileşimlere indirgemesi kaçınılmaz hale gelir.

Bugün kuantum fiziği, rölativite teorisi ve Big Bang kozmolo­jisi alanlarında yapılan araştırmalar, fizik âlemin tek bir unsura indirgenemeyeceği sonucunu ortaya koymaktadır. Dahası, 19. ve 20. yüzyılın parçalı ve uzmanlaşmaya dayalı bilim anlayışı yerine disiplinlerarası bakış açısı yeniden güç kazanmaktadır. Bu çabanın bizi bütüncül ve kuşatıcı bir evren anlayışına ulaş­tırıp ulaştırmayacağını söylemek için henüz erken. Fakat Molla Sadra’nın “varlık dairesi” tasviri, parçası olduğumuz yaradılış âleminin entegral ve bütüncül mahiyeti hakkında önemli ipuç­ları sunmaktadır:

‘’En yüksek mertebesinden en düşüğüne, en düşük mertebe­sinden en yükseğine varlığın bütün [unsurları] tek bir irtibat ile birbirine bağlıdır. Onun bazı parçaları diğerine bu tek irti­bat sayesinde bağlıdır. Harici çeşitliliğine rağmen her şey birlik içerisindedir. Onların birliği, nihai sınırlan ve satıhları birbirine bağlı nesnelerin ittisali gibi değildir. Aslında âlemin tamamı, yaşayan tek bir canlı, tek bir nefs gibidir. Akıl ve nefs gibi kuv­vetleri (melekeleri), tek bir nefsin kuvvetleri gibidir...

Şunu bil ki,her tabii cismin bir maddesi bir de sureti vardır. Bu maddenin de bir başka maddesi vardır ve bu (dizi), saf kuvve (potansiyalite olan) maddeye kadar devam eder. Bu maddede hiçbir fiiliyet yoktur. Aynı şekilde her suretin bir sureti vardır ve bu, saf fiiliyet olan forma kadar devam eder. Bu suret ise saf fiiliyettir, kemâldir ve her tür noksandan münezzehtir.

İnsan, tabiat âleminin kendisiyle mühürlendiği son varlıktır. Yüksek ve alçak [bütün] âlemin hakikatleri insanda birleşmiş­tir. Ve âlemin hakikatine, Hakk’ın ve O'nun İsim ve Sıfatlarının hakikatini ekleyen ve böylece tabiat âlemindeki küçük hilafe­tinden sonra büyük âlemde büyük hilafeti gerçekleşen varlık da işte bu insandır.’’

Sadra’nın burada çok özet bir şekilde tasvir ettiği “büyük varlık dairesi”, bütün hakikatlerin kaynağı olan İlahı Varlık’tan madde ve surete, oradan tabiat âlemine ve nihayet yaradılış âleminin “mührü" olan insana uzanır ve böylece farklı varlık mertebeleri arasında kuşatıcı ve dinamik bir ilişki kurar. Nitekim vücûd keli­mesinin etimolojisi, vücûdun statik değil dinamik ve çok-boyutlu bir mahiyete sahip olduğunu göstermektedir. “Ve-ce-de ve ev- ce-de” köklerinden gelen vücûd, “bulmak” ve “bulunmak” mana­sına gelir. Bu manasıyla vücûd, yani var olmak, idrak etmek ile doğrudan irtibatlıdır zira “bulmak” aramayı, “aramak” ise idraki gerektirir. Her şeyi kuşatan varlığın, İslam düşüncesinde “hak” olarak tasvsif edilmesi de ontolojik ve epistemolojik boyutların tek bir çatı altında toplanmasına imkan sağlamaktadır. Vücûd, hem varlıkların ontolojik kaynağı hem de onların hakikatinin ve manasının kökenidir. Vücûd açısından bakıldığında varlığın ‘ha­kikati’ {truth) ile ‘gerçekliği' (reality.) aynı şeydir.

Bu yüzden haki­kat ile gerçekliği, varlık ile bilgiyi, var olmakla idraki, olgu ile değe­ri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu bağlamda Davud el- Kayseri Descartes’in tersine, insanın düşündüğü için var olduğu­nu değil var olduğu için düşünebildiğini söyler. Var-olmak düşünceyi önceler ve her tür idrak faaliyetinin zeminin oluşturur. Aynı zamanda şu demektir: Varlıklar önce var olur, ondan sonra birtakım sıfatlar kazanırlar. Bu yüzden eşyanın hakikati ve gerçek liği, bilen-düşünen özneden bağımsızdır ve sabittir. Kendisi d varlığın bir parçası olan insanın, varlık âlemi üzerinde ontoloji tahakküm ve epitemolojik tekel kurması mümkün değildir.

Bu varlık tasavvuru Mezopotamya’dan Endülüs'e, Anado­lu’dan Horasan’a, Hindistan’dan Akdeniz kıyılarına kadar İslam medeniyetinin bütün büyük duraklarında farklı bir zaman, me­kan ve tabiat anlayışının hayata geçirilmesine imkan sağlamıştır. Varlıkları Yaratıcı’nın bir “emaneti” olarak gören, kuşların dilini konuşan, yaratılmış her varlığın kendi zatında bir hakikati ve an­lamı olduğunu bilen, adaleti sübjektif ve izafi değil, ontolojik ve evrensel bir ilke olarak kabul eden, insan ile tabiatı düşman değil kardeş ilan eden bir medeniyet tasavvuru, bu varlık anlayışının neticesinde vücut bulmuş ve insanlığın hakikat, anlam ve özgür­lük arayışına rehberlik etmiştir.

Varlığa ilişkin indirgemeci ve tek boyutlu bakış açısının ar­kasında, Kartezyen rasyonalizmle başlayan ve 18. yüzyıldan bu yana çeşidi evrelerden geçen modem akıl ve rasyonalite kavramı yatmaktadır. Akıl, anlam ve özgürleşme arasında kurulan çarpık ilişki, bireyin akli melekelerine dayalı subjektivist ve son tahlil­de anti-realist bir varlık tasavvurunu yegane varlık görüşü olarak vaz etmiştir. Bilen özne dışındaki varlıkların zati bir anlamının olmadığını, anlam kategorisinin insan zihninin eşyaya giydirdiği bir gömlek olduğunu söyleyen rasyonalist-empirist bilgi gelene­ği, böylece eşyanın hakikatini insan zihninin kurgularına ve inşa süreçlerine indirgemiştir. Bu yüzden modern hakikat teorilerinin tamamı son tahlilde anti-realisttir; zira bilen öznenin ontolojik bağımsızlığını temellendirebilmek için hakikatin objektif ger­çekliğini reddetmek ve bunun yerine öznel içkinciliği savunmak zorundadır.

Modern hakikat tasavvuru, felsefî ve kozmolojik manada kavramdan nesneye, nitelikten niceliğe, hakikatten gö­rünüşe geçişten sonra mümkün olmuştur. Bu süreçte kavramsal gerçekliğin yerini nominalizm almış ve böylece kavramlar, insan zihninin ürettiği soyutlamalara indirgenmiştir. Nitelik (keyfiyet) yerini niceliğe (kemmiyete) bırakmış ve giderek sübjektif ve ger­çek dışı bir nitelik kazanmıştır. Son olarak çokkatmanlı hakikat mefhumu, sadece fizik araçlarla ihata edilebildiğine inandığımız görüngülere indirgenmiştir.

Katolik Kilisesi'nin ve kurumsal dinin teolojik öğretilerine ve siyasi otoritesine karşı başkaldıran aydınlanma düşünürleri, Av­rupa aklını özgürleştirmek için yeni bir varlık, akıl ve birey tanımı yapmak zorundaydılar. Bu yüzden “özgürleştirme” (emarıcipati- on) kaygısı, bütün aydınlanma düşüncesinin temel saiklerinden biri olmuştur. Nitekim Kant 1784 yılında yayımladığı “Aydınlan­ma Nedir?” adlı ünlü risalesinde aydınlanmayı, “insanın kendi kendini mahkum ettiği vesayetten kurtulması” olarak tanımlar: “Vesayet, insanın bir başkasının yönlendirmesi olmadan kendi idrakini kullanmaktan aciz olmasıdır.” Kant’a göre tarihin gör­düğü en büyük baskı ve zulümler bu acziyetten kaynaklanmıştır. Bu yüzden aydınlanmanın sloganı “Sapere aude”dir; yani “Kendi aklım kullanacak cesareti göster!”

İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem
Devamını Oku »