Tiyatro bir mekteb-i edeb değildir, mekteb-i fuhşiyattır Batı'da.

tiyatro


Esasen Türk Tiyatrosu diye birşey yok. Bizde tiyatro yok. Yapılanlar ve yazılanlar Batı'nın birer taklidi. Roman olmadığı gibi, tiyatro da yok bizde.

Batı'da tiyatro kiliseden çıkmıştır. Kiliseden, yani hıristiyanlıktan. Papazlar câhil halka İsa'yı, doğumunu anlatabilmek için bazı vâsıtalara, gösteri vâsıtalarına baş vurmuşlar. Oradan çıkmış. Yerini, zamanla, bütün diğer sahalarda olduğu gibi drama bırakmış. Yani tezatlara.

Bizde tiyatronun ne dinde yeri var ne örfte, âdette. Orta oyunu ise bir eğlence vâsıtasıdır. Makbul görülmemiş oyuncular, hâlâ da öyle. Kızımı bir tiyatrocu istese vermem şahsen. Hakîr görmek değil bu benimki. İnsan olarak ancak nazarımda bir değeri vardır; ama o kadar.

Tiyatro ve tiyatroculuk, Avrupalılaşmış zümrenin tutkusu. Kendi rezaletlerini, fuhşiyâtını ve zinalarını görüyorlar, seyrediyorlar. Halk pek îtibar etmemiştir.

Tiyatro bir mekteb-i edeb değildir, mekteb-i fuhşiyattır Batı'da.

 

Cemil Meriç ile Sohbetler - Halil Açıkgöz
Devamını Oku »

Ahmet Mithat Efendi ve İslam'ın Müdafaası


Edebiyatımızın Dini Eserleri(1)

Ahmet Mithat Efendi ve İslam'ın MüdafaasıMerhum Cemil Meriç bir ziyaretimiz esnasında Ahmet Mithat Efendi'den takdirkar sözlerle bahsetmiş; az bilinen, ihmal edilen bir yönüne dikkat çekmişti.. Ahmet Mithat Efendi büyük romancıydı, güçlü bir gazeteciydi. Bu sahadaki hizmetleri basın tarihinde layık olduğu yeri çoktan almıştı. Çok yönlü bir kalem ustasıydı. Tecessüsünü tatmin için kalem oynatmadığı saha hemen hemen yoktu.

Cemil Meriç'e göre "Hace-i Evvel"in ihmal edilen, unutturulan yönlerinden biri de İslâm'ın müdafaası sadedinde yazdığı dini eserleriydi.

Doğu'nun vakarlı, ağırbaşlı ve kendinden emin sözcüsü olarak kabul edilen Ahmed MithatEfendi'nin bu sahada yazdığı eserleri, yaptığı çalışmaları üç kategoride toplamak mümkündür:

a) Yazarımız yekûnu bir hayli kabarık olan hacimli romanlarında şu veya bu vesileyle İslâmî hayatın güzelliklerinden mesajlar sunmuş, kahramanlarını örnek müslümanlardan, nümune Osmanlılardan seçmiştir. Ahmet Metin ve Şirzat, Felatun Beyle Rakım Efendi bunların başında gelmektedir.

b)Mehmet Akif'in Sebilü'r-Reşad'da yayınlanan bir makalesinden öğrendiğimize göre,Manastırlı İsmail Hakkı, "Risale-i Hamidiye"yi Ahmet Mithat Efendi'nin ısrarlı teşvikiyle tercüme eder. Böylece Hüseyin el-Cisri'nin İslâm dünyasında çok tutulan değerli eseri gün yüzüne çıkar. Adı geçen makalede Akif, Mithat Efendi'nin vefatını şu satırlarla dile getirir:

"Yaşın yetmiş beşi bulmuş, vücudun alabildiğine yıpranmış iken milletin salahı için yirmi beşlik delikanlılardan ziyade çalışıyordun. Nihayet gittin, Darü'ş-Şafaka'da öksüzlerin kucağında can verdin. Bezı ettiğin mesai Allah indinde ne derecelerde meşkul imiş ki, böyle evliyaullaha bile nadir nasib olur bir hatime ile huzur-u Rabbü'l-alemine gittin!"

İslâmi ilimler ansiklopedisi olan Taşköprülüzade'nin "Mevzuatü'l-Ulum" isimli eseri yine"Ahmet Mithat Efendi"nin olağanüstü çabalarıyla, İkdamcı Ahmet Cevdet'le yaptığı teşvik edici yazışmalardan sonra yayınlanır. Yazarımız bu konuda o kadar ileri gider ki eserin ortaya çıkması için söylenmedik söz bırakmaz, günlerce dil döker, tahrik eder, teşvikte bulunur. Önce gazetede tefrika edilsin, sonra kitap halinde çıksın, der. Bunun ancak abone şeklinde mümkün olacağını söyleyen İkdamcı Cevdet'e şu cevabı verir:

"Abone meselesine gelince, istediğiniz 200 aboneden yalnız 50'sini ben deruhte ederim. Bundan başka Mevzuatü'l-Ulum'dan müntesip olabildiğim fenlere ait parçaların tashihine dahi elimden geldiği kadar hizmet eylerim.1 Şurası bilinmelidir ki bu çok önemli kitabın bastırılması Abdülhamit Han hazretlerinin şerefli devirlerini süsleyecektir. Hadi Cevdet'im göreyim seni! Sen de böyle mühim bir işe delalet et de şerefli bir aferin almaya hak kazan!"

Ahmet Mithat Efendi'nin teşvikiyle, tahrikiyle yazılan, basılan İslâmi eserlerin, tarihi ve edebi kitapların isimlerini sıralamaya makalemizin hacmi müsait değildir. Biz burada sadece onun bu özelliğine kısaca temas etmek ve iki örnek vermek istedik. Aslında bu konu araştırılması gereken bir sahadır.

Şimdi gelelim yazarımızın doğrudan İslâm'ın savunmasıyla ilgili olarak yazdığı eserlere... Üçüncü kategoriyi teşkil eden ve esas üzerinde durmak istediğimiz, Ahmet Mithat Efendi'nin bu dini eserleridir. İslâmi Hristiyan misyonerlerine, garazkar Batılı yazarlara karşı savunmak, suçlamaları cevaplandırmak amacıyla yazdığı belli başlı eserler şunlardır:

Müdafaa, İstibşar, Beşa'ir, Nizaı İlmü Din.

MÜDAFAA: Üç ciltlik bu eser misyonerlere reddiye mahiyetinde yazılmıştır. Kitabın hemen başında şu cümle yer almaktadır: "Ehl-i İslami Nasraniyete davet edenlere karşı kaleme alınmıştır."

Yazarın anlattığına göre o yıllarda vapurlarda, gezinte yerlerinde açıkça bilhassa Osmanlı kadınlarına Hristiyanlık propagandası yapılmaktadır. Bu yüzden Müslüman halkın Hristiyanlık karşısındaki tavırlarının daha net olarak belirmesi için hem Hristiyanlığı hem de Müslümanları iyi tanıması gerekir. İşte Müdafaalar bu maksatla kaleme alınmıştır. Eser bir ciltte tamamlanmışken kitabın bazı reaksiyonlara sebep olması, devamını ve cevapları gerektirmiştir. Bu reaksiyonlar Rumca ve diğer dillerde, hatta Rum harfleri ile Türkçe neşredilen matbuatta görülmüştür. Bu"Hareket-i biedebaneler"e cevap vermeye lüzum görmemiştir. Ancak Bible Haus adıyla İstanbul'da bir şubesi bulunan Amerikan misyonerler cemiyetinin başkanı Dvight'ın cevabını ciddi ve adaba uygun olması sebebiyle sükutla geçiştirememiştir. Hatta Dvight'in yazdıklarını"Hürriyet-i efkara en ziyade riayet ve hürmet gayretinde bulunmaklığı" sebebiyle önce Tercüman-ı Hakikat'te, sonra da kendi cevabıyla birlikte Müdafaa'nın ikinci cildinde neşreder. Bu ikinci kitabın adı Müdafaa'ya Mukabele ve Mukabeleye Müdafaa adını taşımaktadır. Nihayet bir üçüncü cilt neşrederek bunda da Chateaubriadn'ın Hristıyanlık hakkındaki iddialarını redde çalışır.2

İSTİBŞAR: Amerika'da İslâmı yaymak amacıyla yapılan çalışmaları anlatan bir kitaptır. Tek ciltten ibarettir. Konusu itibariyle oldukça ilginçtir.

BEŞAİR veya BEŞAİR-İ SIDK-I MUHAMMEDİYE: Peygamberimizin nübüvvetini anlatan bir eserdir. Bu konuda İncil'de geçen bazı işaretler ele alınarak incelenmiştir. İstanbul'daki katolik bir ilahiyatçı tanıdığının İncil'de mevcut olduğu bilinen Resûl-ü Ekrem'in geleceğine dair işaretlerden bahsetmesini istemesi sonucu yazılmıştır.

NİZA-I İLMÜ DİN: Avrupa'nın bir takım menfi cereyanlarına kendini kaptıran gençlere İslâm'ın büyüklüğünü göstermek, İslâm'ı gerçek anlamıyla tanıtmak amacıyla yazılmıştır. W. J. Draperadında Amerikalı bir ilim adamının 1875'de yazdığı ve daha sonra Fransızcaya çevrilen eseri Ahmet Mithat Efendi'nin eline geçer. Aslında katoliklerin ilmi ve diğer hususlardaki taassuplarını ele alarak hücum eden bu eserde yer yer Müslümanlar hakkında da ithamlar vardır. Ahmet Mithat Efendi Katoliklere hücum edilmesini haklı bulur. Zira on yıl kadar önce kendisi de Müdafaa isimli üç cilt eserinde Hristiyanlığın ilme, medeniyete, ahlaka aykırı taraflarını hücum maksadıyla değil, Hristiyanlık propagandalarına karşı İslâm'ı müdafaa etmek için belirtmişti. Lakin İslâm'ın ilme karşı olması iddiasını kabul edemezdi.

Ahmet Mithat Efendi, Draper'in kitabının tercümesi ile kendi geniş mülahazalarını dipnotları halinde ihtiva eden iki bin sahifelik dört cilt halinde Niza-ı İlm ü Din'i yayınlar. "İslâm ve Ulûm" adı altında İslâm'a göre ilim konusunu işler. İthamlara, cevap verir. 3

Yazarımızın Şeyhülislâm Musa Kazım efendiyle birlikte bir tefsir hazırladığı, ancak basılamadığı da oğlu Kamil Bey tarafından belirtilmektedir.

Dipnotlar: 1. Yazarımızın burada kitapçılık sahasında eskilerin gösterdiği bir titizliğe işaret ediyor ve adı geçen kitaptan ancak kendi sahasıyla ilgili olan bölümleri tashih edebileceğini belirtiyor. Günümüzde ulu orta kitap tashih edenlere, daha doğrusu tahrif edenlere ithaf olunur. 2. Batı Medineyi Karşısında Ahmet Mithat Efendi, Doç. Dr. Orhan Okay. 1974-Ankara.
3. a.g.e.

 

Dursun Gürlek
1991 - Temmuz, Sayı: 065, Sayfa: 041
Devamını Oku »

Atatürk Demokratmıydı?

Atatürk demokrat mıydı?

Soruyu tersten sorarsanız gerçeğe daha çabuk ulaşırsınız: "Atatürk diktatör müydü?" şeklinde bir ahmak tartışmasına gireceğinize, "Atatürk demokrat mıydı?" diye sorunuz.
Hayır, değildi.

Bunun "iyi" ya da "kötü" olarak yorumlanması, adı üstünde, yoruma kalmış bir meseledir. "O devirde başka çare yoktu" gibi gerekçeler yalnızca yorumdur.

Atatürk bir askerdi. Bir askerin demokrat olması, eğitimine, yetişme tarzına, mesleğine aykırıdır.
Atatürk demokrat değildi. Muhalefetin hiçbir şekline izin vermemiştir. Hiçbir "çıkıntılığa" tahammül etmemişir.

Yalnız padişahçılara değil, "onun tek adam yönetimine karşı çıkan" kendi cumhuriyetçi arkadaşlarına bile hoşgörüyle bakmamış, hem onları tasfiye etmiş, hem de örneğin Büyük Nutuk'ta hakaretler yağdırmıştır.

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?... diyeceksiniz.

Tek partinin emrine verilmiş, mebuslar Atatürk tarafından "saptanmış" ve aday gösterilmiştir. Tek parti yönetiminde "aday" göstermek bile başlıbaşına gülünçtür. Seçim bir formalitedir. Meclis, karar alıcı değil "onaylayıcı" bir kurumdur. Hiçkimse "bu şekilde halkı yavaş yavaş eğitti" demesin, ülkemizde 1908 yılından beri hem de çok partili seçimler yapılmaktaydı. 1930 meclisi, 1908 meclisinin "geriye gitmiş" versiyonudur.

Bütün bunlar "halk iradesi" diye pazarlanmış ve tek adam iradesi, büyük önderin halk nezdindeki muazzam prestijine dayanılarak dayatılmıştır.

Peki ya Serbest Fırka?... diyeceksiniz.

Ancak Atatürk istediği ve uygun gördüğü zaman "emirle" kurulmuş, kendi kendini kapatmasına göz yumulmuş, daha doğrusu kendi kendini feshetmeye teşvik edilmiştir.

Peki ya devrimler?... diyeceksiniz.

Zamana yayılarak, sırayla ve keyfe keder yapılmıştır.

Niçin alfabe değişimi 1928 yılında olmuştur da 1924 yılında olmamıştır? Niçin soyadı kanunu için 1934 yılı beklenmiştir de bu iş daha cumhuriyetin başında bitirilmemişir? Niçin kadınlara seçme ve seçilme hakkı için önce belediye seçimleri, sonra, dört yıl sonra genel seçimler gibi adım adım, "alıştıra alıştıra" bir yol izlenmiştir?

Bu devrimler için, bırakın halkı, Atatürk'ün kendi yakın çevresinden bile hiçbir zaman hiçbir öneri, hiçbir "inisiyatif", hiçbir karar ya da eleştiri gelmemiş, her şey Gazi Paşa istediği zaman, onun istediği şekilde ve ölçüde olup bitmiştir.

Atatürk dönemi, Şevket Süreyya'nın da deyimiyle, bir "tek adam" devridir.

Tek adam yönetimleri, büyük başarılara olduğu kadar vahim yanlışlara da yol açabilirler.
Örneğin, herkesi bir çırpıda Çağatayca konuşmaya zorlayan "dil devrimi"... Çok kısa sürede, Atatürk'ün bizzat kendisine bile "yanlış yaptık" dedirten büyük falso...

Bütün bunlar iyi midir, kötü mü? Biz karışmayız, kararı kendiniz vereceksiniz.
Fakat bu durumda, "Atatürk'ün ruhunda diktatörlük yoktu" diye yazılar yazanlara biz güleriz ama ağzımızla değil.

Engin Ardıç - Sabah
Devamını Oku »

Kemalizm, Pragmatik Hatta Makyavelist Bir İdeolojidir.

Kemalizm, pragmatik hatta Makyavelist bir ideolojidir.Ülke TV’de Ersoy Dede’nin hazırlayıp sunduğu Bıçak Sırtı programında bu hafta “10 Kasım ve Kemalizm” tartışıldı. Programa Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı Kenan Alpay, Yeni Şafak Gazetesi yazarı Hilal Kaplan ve yazar Sinan Meydan katıldı. Programda Kenan Alpay özetle şunları söyledi:

Emperyalizmin Çocuğu Kim?

“Kemalizm, pragmatik hatta Makyavelist bir ideolojidir. Kendi içinde çelişkiler taşıması döneme ve şartlara göre şekil almasıyla ilgilidir. Güçlü bir muhalefetle karşılaştığı zaman geri çekilmeyi, muhalefeti zayıflattığı zaman üzerine üzerine gitmeyi becermiştir. Bizi ilgilendiren kimin Kemalizm’e veya Atatürkçülüğe nasıl bir anlam yüklediği değildir.

Tarihi bir şahsiyet olarak tüm yönleriyle ete kemiğe bürünmüş Mustafa Kemal’i konuşmak en doğru yoldur. Henüz Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Tek Adam olmayı kafasına koymuştur. İtiraz eden, tereddüt eden, yavaştan alan herkesi harcamayı ertelenemez bir vazife bilmiştir. 1926’da Sarayburnu’na heykelini diktirerek başlattığı Ulu Önder kültü ile ülkeyi ve toplumu kendisine boyun eğdirme girişimini zirveye taşımış ve nihayetinde kendi kendini putlaştırmış bir şahsiyettir. ‘O heykellerinin dikilmesini, övgü dolu sözler ve şiirlerle övülmeyi istemiyordu’ sözlerinin hiçbir geçerliliği yoktur. Mustafa Kemal’in akşam sofrasında oturanlar bu işleri yapıyor ve karşılığını kamu kaynaklarından fazlasıyla alıyorlardı.

Mustafa Kemal’e isteyen tapınsın; buna hiçbir itirazım yok. Fakat bütün bir toplumu tapınmaya zorlamak faşizmdir, despotizmdir. Kim, ne zaman istiyorsa Anıtkabir’e çıksın ağlasın, sızlasın, neşelensin bizi ilgilendirmez. Heykellerine, büstlerine isteyen istediği kadar saygı göstersin. Ancak bir Müslüman olarak beni ve Müslüman toplumu bu tercih hiçbir biçimde bağlamaz.

Anayasadan, yasalardan, yönetmeliklerden, eğitim öğretim müfredatından Mustafa Kemal’e yapılan bütün atıflar çıkarılmalıdır. Adaletin ve merhametin tesisi için bu bir zarurettir. Resmi İdeoloji dayatması çirkin bir insanlık suçudur.

Mustafa Kemal’e muhalif olan hemen herkesi işbirlikçilikle, ihanetle, ajan olmakla suçlamak Cumhuriyetin başından beri devam eden ve kaynağında devlet olan bir kara propagandadır. Rahmetli İskilipli Atıf, Şapka Kanununa muhalefet ettiği için Üç Aliler Divanı denen Mustafa Kemal’e bağlı çalışan cellâtlar tarafından katledilmiştir. Sinan Meydan gibi Kemalist misyonerler ise utanmaksızın İskilipli Atıf’ı İngiliz Ajanı diye yaftalıyorlar. Bu tür iğrenç iddiaların sahibi olsa olsa emperyalizmin çocuğudur. Yalanı, kara propagandayı, iftirayı meslek edinmiş bu Kemalist misyonerler geçmişten bugüne hiçbir dosyanın açılmasını istemiyorlar. Oda Tv’de, Aydınlık’ta, Ulusal Kanal’da yürüttükleri kışkırtıcı ithamları buralara da taşıyarak kirli tertiplere zemin hazırlıyorlar.

Kemalizm’e endekslenmiş tarih, Atatürkçülük tarafından ipotek edilmiş bir toplumsal kültür peşinde olanları darbe örgütlerinden, askeri cuntalardan ne kadar bağımsız düşünebiliriz. Faşizmin, Nazizmin, Stalinizmin en zorba yönlerini Türkiye toplumuna bir deli gömleği gibi giydirenler itiraz istemiyorlar. Kuşaklar boyunca bütün bir toplumu her gün Mustafa Kemal’e dua etmeye, her an Atatürk’e şükran duymaya zorlayan bu sapkın ideolojiyi de utanmaz sözcülerini de elbette sırtımızda taşımayacağız. Tersine hepsini hak ettikleri yere yani tarihin çöplüğüne göndereceğiz.
Devamını Oku »

Unutmadık ve Unutmayacağız

sevki-yilmaz

İttihad ve terakki çetelerinin entrikalarla kurduğu hain kapitalist ve sosyalist şeytani düzenlerin Müslüman ülkeleri işgalinden beri tam yüz elli yıldır çok canlar verildi. Çok ocaklar söndü. Çok yuvalar dağıldı. Musul, Kerkük ve Balkanlar gibi en verimli toprakları kaybettik. Koskoca Cihan Devleti Osmanlı’yı yıkan bu masonik sabataist çetenin başımıza musallat ettiği bu çarpık ve bozuk düzen, işe Allah’a savaşla başladı. Bu düzenin temsilcileri eliyle Ana Hayat Yasamız Kur’an-ı Kerim suç aleti sayılarak okunması, anlaşılması ve yaşanmasına türlü engeller konuldu.

Ecdat yadigarı camilerimizin minarelerinden Allah-u Ekber ezanlarını tam 17 yıl yasakladılar. Sultan Fatih’in emaneti Ayasofya Camimiz müzeye çevrildi. izinden gitmekle şeref duyduğumuz Başöğretmenimiz ve eşsiz önderimiz Hz. Muhammed (s.a) efendimizin mesajları öğretilmedi. Tanıtılmadı, anlatılamadı ve yaşanılamadı.. Bu sebeble bilhassa ahlaki çöküş depremi bütün hızıyla sürüyor…

Her Peygamber Efendilerimiz(s.a) devrinin Firavuni düzenini yıkarken bu asrın zalimleri Hakk düzenini devre dışı bırakarak Allah’ın değişmez ve değiştirilemez yasası İslam düzenini hayatımızdan çıkardılar. Ölçü düzenimizi, adalet terazimizi ve ahlak yapımızı bozdular..

Ve sonunda Allah’a kul olmaktan ve kulluk görevlerini yapmaktan utanan ve sıkılan bir toplum meydana getirdiler. Depremlerde yıkılan demirinden ve çimentosundan çalınmış binalar gibi imanımızı, şuurumuzu, birlik ve kardeşlik ruhumuzu çaldılar. Başımızı (hilafetimizi) kopararak Ümmet ve vahdet binamızı yıktılar. Ve bizleri kurda kuşa yem ettiler. Harflerimizi kaldırarak medeniyetimizle aramızdaki bin yıllık köprüyü bombaladılar. Eğitimsizlikten, savunmamızı, sanayimizi ve teknolojimizi düşmanlarımızın müsaadesine ve himayesine terk ettiler.

Camilerimizi dilsizler, sağırlar ve körler okulu haline getirdiler. Binlerce idam sehpalarıyla ve çeşitli baskılarla alimler susturulunca hakikatleri duyamayan toplum gerçekleri göremez hale geldi. Şimdi iki yüz yıldır devam eden bu sarsıntıların bedelini fertte, ailede, toplumda beraberce ödüyoruz. Saygı, sevgi, merhamet, sorumluluk duygusu köreltilmiş batı hayranı ve moda kurbanı şeytanın maskarası bir nesil yetiştirmeyi başaran bu hain düzen entrikacılarını, Osmanlı Devletimizi çökerten ve genç Türkiye’mizin rotasının İslam Nizamına döndürülmemesi için uğraşan Siyonist, Sabataist ve Masonik çeteleri unutmadık ve asla unutmayacağız….

Tekrar tekrar söylüyor ve ilan ediyorum ki,

Hâkimiyet ve Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Allah’ın Hak düzenine ait oluncaya ve Hak düzen İslam’a dönünceye kadar başımızın belalardan kurtulma imkânı yoktur.

Allah’ın düşmanlarını dost, dostlarını da düşman görmeye devam ettikçe sarsılacağız, sürüleceğiz, dövüleceğiz ve ağlamaya devam edeceğiz.

Müslümanlar kardeş olmadıkça, birbirimizi sevmedikçe ve birbirimizin kuyusunu kazmaya devam ettikçe iki yakamız bir araya gelmesi mümkün değildir.

Şevki Yılmaz - Yeni Akit
Devamını Oku »

Ali Ulvi Kurucu'dan İbretlik Bir Hatıra



1976 yılında hacca gittim. Ali Ulvi Bey'i ziyaret etmek için Avukat Bekir Berk ile Medine'ye gittik. Kendisi şöhretli bir edip ve şairdi. Üstadın tarihçe-i hayatının önsüzünü o yazmış, Üstad'ın şahsiyetini çok güzel yorumlamıştı. Orada bulunduğumuz sürece hemen hemen her gün beraberdik. Kendisiyle uzun ve faydalı sohbetlerimiz oldu. Bize ibret dolu birçok hatırasını anlattı. En çok dikkatimizi çeken ve bizi tesir altında bırakan şu hatırasıydı;

"1970 yıllarında Endonezya'nın eski başbakanlarından Muhammed Nasır, Medine-i Münevvere'ye geldi. Kendisini daha önceden tanıdığım için ziyaretine gittim.

Halimi hatırımı sorduktan sonra ilk sorusu şu olmuştu:

"Bu sene de Türkiye'den hacı var mı?"

"Var Elhamdülillah" dedim. Tekrar sordu:

"Kaç kişiler?"

"Yüz elli bin" dedim.

"Yüz elli bin mi?" diye ağlamaya başladı ve secdeye kapandı. Hayretler içinde kaldım, büyük bir devlet adamı secdede ağlıyordu. Secdeden kalkınca oturdu. Kendisine:

"Verdiğim bu haber zat-ı âlinizi çok duygulandırdı, hislendirdi. Acaba hikmeti ne olabilir?" diye sordum. Şu cevabı verdi:

ALİ ULVİ KURUCU'DAN İBRETLİK BİR HATIRAAziz dostum, ben Lozan Muahedesini çok iyi bilen bir diplomatım. O muahedenin hedefi, aslında Müslüman Türkiye'nin başını yemekti. İngiliz heyetinin baş murahhası olan Lord Gurzon'un teklifi Türkiye'nin bir Hıristiyan devleti olmasıydı. Türk heyetini bu ağır teklifi kabule zorluyorlardı. Eğer Türk milleti Hıristiyan olma fikrine şiddetle karşı çıksa -ki çıkacaktır- o zaman hiç olmazsa Türkiye'de Avrupa kültürünün tam hâkim olmasını ve sefahate azamî hürriyet tanınmasını sağlayacaklardı. Laiklik, batı dünyasında olduğu gibi din ve vicdan hürriyeti manasına değil, din aleyhtarlığı şeklinde uygulanacaktı. Gelecek nesilleri bu manevi güçten, faziletten, mahrum etmekle menhus gayelerine kavuşacaklardı." dedi.

O sırada Bekir Bey dayanamayarak, "Haçlı seferleriyle yapamadıklarını bu muahede ile yaptılar." dedi.

Ali Ulvi Bey, Muhammed Nasır'ın ağzından anlatmaya devam etti: "...Fakat Allah'a hesapsız şükürler olsun ki, düşmanların bu plânları akim kaldı, muvaffak olamadılar. Çünkü sizin kahraman ecdadınız İslâmiyet uğrunda büyük bir ihlâs ve samimiyetle kan dökmüş, milyonlarca şehitler vermişler. Şehit olurken de şu samimi ifadeler ile niyaz etmişler: "Allah'ım gelecek neslimizin imanı sana emanettir. Onların maddî-manevî varlıklarını senin Hafız ismine havale ediyoruz. Zira bütün ruhumuzla inanıyoruz ki, senin hıfzına ve emanına teslim edilen bir emanet asla zayi olmaz."

Şimdi yüz elli bin (150.000) hacının Türkiye'den geldiğini duyunca sevinç gözyaşlarını dökmekten kendimi alamadım:

"Ya Rabbi! Bu ne azametli bir tecelli sahnesidir. Cenab-ı Hakkın bu lütuf ve kereminin karşısında nasıl secdeye kapanmayayım? Ya Rabbi! Sen her şeye kadirsin. Cemalin güzel olduğu gibi, Celalin de güzeldir. Celalin olmasaydı, Cemalini nasıl müşahede ederdik. Zalimlerin bu ceberutları bu Türk vatandaşlarına hiç nefes aldırır mıydı?"

Mehmed Kırkıncı-Hayatım Hatıralarım-Zafer Yayınları-İst.2007


Devamını Oku »

Osmanlı’nın Cumhuriyete mirası borç muydu, servet mi?

Osmanlı’nın Cumhuriyete mirası borç muydu, servet mi?
Hemen belirteyim: Yakın tarih konusunda vicdanlar hâlâ özgür değil. Bir taraftan yasaklar sıkıştırırken, öbür taraftan hepimizin üzerinde tek taraflı bir propagandanın baskısı var.Her türlü devlet imkânıyla donanmış resmi tarih tezi ile özgür tarih anlayışı soluk soluğa çatışıyor. Bu kavga ortamında gerçeklerden ziyade spekülasyonlar konuşuluyor.

Din ve tarih dâhil, her şey bir ikilem içinde ele alınıyor Türkiye’mizde. Bu yüzden hem her şey muğlak kalıyor, hem de tartışmalar çabucak kavgaya dönüşüyor…
Aslında tarih, resmi mülâhazaların giremeyeceği iki alandan (ilki din) biridir. Hazin ki en çok bu alanlara girmiş, görüş bildirmiş, hükümler vermiştir… (Düşünün: Ord. Prof. Enver Ziya Karal bile bu gerçeği açıkça itiraf etmekten kendini alamıyor)
Sadece totaliter rejimlerde rastlanabilen bu anlayış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakasını hiç bırakmamıştır…

Tabii “ifrat”, “tefrit”i doğurmuş. Her ifrat kendi alternatifini üretmiş. Meselâ, “resmi tarih”in (ki ders kitaplarında somutlaşır) “Kızıl Sultan” dediği Abdülhamid Han, alternatifinde “Ulu Hakan” olarak selamlanmış, resmi tarihin “vatan haini” ilan ettiği Sultan Vahdettin, (doğrusu Vahidüddin) “büyük vatansever” olmuştur.
Etraflarında saflaşmalar meydana gelmiş, iki tarafın bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmuş fanatikleri, tarihi kişilerle olaylara salt tarih ilmi açısından yaklaşan dürüst tarihçiyi konudan uzak tutmuş, dolayısıyla gerçek Abdülhamid’le gerçek Vahdettin, tarihimizin diğer bazı “gerçek”leri gibi, kaynayıp gitmişti.
Tarihe siyaset karıştırmanın, tarihi, güncel ideolojik çatışmaların kaynağına dönüştürmenin böyle mahzurları oluyor… Ve bu mahzurlarla malul hale gelmiş milletler bir türlü dirilemiyorlar. (Faşist ve komünist ülkeler örneğinde görüldüğü gibi).

Güncel siyasetin icabatından tarihe bakma alışkanlığı, açıkça ifade etmeliyim ki, tarihi kirletmiştir. Osmanlı’nın hem kuruluş, hem de yıkılış devresini siyasi iktidarların arenası yapmıştır. Siyasi beklenti gerçeğin önüne geçtiği için de maalesef gerçek güme gitmiş, uydurma şayia ve efsaneler gerçeğin yerini almıştır.
Bu şayialardan biri de “Osmanlı’dan kalan borçları Cumhuriyet Türkiye’sinin ödediği” yolundaki söylentidir.

Gerçek şu ki, “Osmanlı Türkiyesi”, “Cumhuriyet Türkiyesi”ne devrettiği borçları rahatça karşılayabilecek miktarda da nakit para bırakmıştır.

Üstelik Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı para miktarı, ödemek zorunda olduğu Osmanlı borçlarından fazladır.

Çünkü borçların toplam tutarı o günkü parayla 150 milyon lira, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan nakit para tutarı ise 161 milyon liradır.

Bu miktar, kâğıt para bazında (bozuk paralar hariç), ödenmesi gereken borçtan tam 11 milyon lira fazladır.

Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarını Osmanlı hazinesinden devraldığı paralarla ödemiş, ayrıca da 11 milyon lira kâr sağlamıştır.

Üstelik kalan meblâğ nakit, ödenecek borç ise taksitlendirilmiş borçtur. (Borcun faiz ödemelerine 1929’da başlanmış, müteakip yıllarda Cumhuriyet Türkiye’si ekonomisi iflasa sürüklendiği için ödemelere çaresiz ara verilmiş, ardından alacaklı devletlerle görüşmeler başlamış, bu görüşmeler 1932’ye kadar sürmüş, 1933 yılında ise borcun düzenli olarak ödenmesine başlanmıştır).

Sonra ödeme yeniden başlamış, düzenli borç ödemeleri 1954 yılına kadar devam etmiştir.

Yani Osmanlı borçları, Adnan Menderes’in Başbakanlığa geldiği Demokrat Parti iktidarı döneminde uygulanan ekonomi-politika sayesinde dışa açılan Türk ekonomisinin bulduğu kredilerle kapatılmıştır.

Osmanlı’dan Cumhuriyete kalan 11 milyon Türk Lirası, ekonomiyi bilen yöneticilerin elinde kalkınmanın dinamosu olarak kullanılabilseydi, Türkiye iflasını ilan etmek zorunda kalmaz, en azından ekonomisini Nazi Almanyası’na endekslemezdi.

Bu tespitler karşısında bazıları pekalâ feryad-u figân edebilir: Çünkü bize Cumhuriyetin 1950’ye kadarki bölümünde ekonominin tümüyle bağımsız ve bağlantısız yürüdüğünü öğrettiler. Hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde bu ideolojik propagandanın etkisine girdik. Ancak artık propagadanın izlerini silip gerçeklerle kucaklaşma vaktidir.

Zira uzun süre kimse tarihi gerçekleri değiştiremez!

Hatırlanması gereken diğer bir nokta da, borç ertelemeleri (kalan 11 milyon liranın ne olduğunu, nerelerde kullanıldığını bilmiyoruz) ile birlikte dış kredi itibarımızın sıfırlandığıdır.

O kadar ki, İngiltere Türkiye’nin İngiltere’de tahvil satmasını yasaklamıştır (1920). İsmet Paşa’nın başbakanlık yaptığı Türk hükümeti çaresizlik içinde ABD’ye başvurmuş, Avrupalı tahvil alacaklılarının bastırması sonucu ABD’den de eli boş dönmüştür.

Yavuz Bahadiroğlu - Yeni Akit

Devamını Oku »

Atatürk Neydi?

Atatürk neydi?

Bugün 10 Kasım, resmen “yas günü”. Atatürk’ten en çok söz edilecek gün.

Elbette bir “10 Kasım edebiyatı” var. Bu edebiyat çok zengin, fakat sığ bir metinler yığını. Atatürk’ün ne olup olmadığını bu edebiyata bakarak anlamak kesinlikle mümkün değil.

Belki de mesele, Atatürk’ün ne olup olmadığını gerçekten bilmek isteyip istemememizle ilgili.

Atatürkçüler, kendi bildikleri, daha doğrusu yücelttikleri dışında gerçek bir Atatürk değerlendirmesi yapılmasını istemiyorlar. Gerçekçi zeminde bir Atatürk değerlendirmesinin ilk engeli bu.

Çünkü onlara göre Atatürk her şey!

28 Şubatlı günleri hatırlayalım. Bir Amerikan dergisinin 20. Yüzyılın en büyük adamları listesine Atatürk’ü sokmak için harekete geçmişler ve sporcular tasnifi dahil her alanda Atatürk’ü birinci getirmişlerdi!

Elbette bu anket oyununda cehaletin de büyük rolü oldu. Neticede, dergi anket sonuçlarını dikkate almamayı tercih etti.

Atatürkçü olmayanlar Atatürk’ün doğru bilinmesini istiyor mu?

Türkiye’de Anayasa’ya ve kanunlara göre, atatürkçü olmamak mümkün değil. Mevcut Anayasa bütün siyasi partileri atatürkçü, hatta Atatürk milliyetçisi olmaya mecbur ediyor. Bu yüzden kimse çıkıp da “ben atatürkçü değilim, Atatürk şudur” diyemiyor.

Atatürk’ün ölümünün üzerinden 73 yıl geçti. Kısa olmayan bir insan ömrü. Hâlâ 10 Kasım yas günü. Dünyanın hiçbir yerinde böyle uzun sürmüş bir yas yok.

Yas tutan, ölenle ilgili doğru değerlendirmeler yapamaz, itidal gözetemez. Türkiye de bu yüzden Atatürk’le ilgili objektif tartışmalara hazır değil.

Şunu unutmayalım: Mustafa Kemal, ömrünün sadece son 4 yılında “Atatürk” idi. Bu dört yılın öncesine bu ismin teşmili ne kadar doğru olabilir?

Peki Atatürk Atatürk olarak neler yaptı?

Ömrünün son yıllarında Atatürk’ün icraatına bakarak bir değerlendirme yapılırsa, ne söylenebilir?

Bu son yılların bir bölümü hastalık dönemidir. Bir bölümü ise, kendi siyasi sistemine kendi eliyle, Anayasa veya kanun dinlemeden müdahale etme dönemidir.

Atatürk’le İsmet İnönü ihtilafı hakkında neden kimse doğru bir şey söyleyemiyor? Daha doğrusu, neden konunun tarafı olan “İkinci Adam” İsmet İnönü bu konuda doğruları söylemedi?

Atatürk, Cumhuriyet döneminde 15 yıldan fazla başbakanlık yapmış İsmet İnönü’yü başbakanlıktan uzaklaştırıyor. Eski yakın ve sadık arkadaşını idarenin başında bulunmaktan men ediyor.

Konuyla ilgili sahih bilgiler elde olmadığına göre, bunu nasıl değerlendireceğiz?

“Böyle bir işi ancak mutlak bir diktatör yapabilir” demekten başka bir seçeneğiniz var mıdır?

Son günlerdeki “Atatürk diktatör müydü?” sorusunun cevabı elbette sadece böyle bir olayla sınırlı olarak cevaplandırılamaz.

Esasen cevaplandırılsa da, malum kanun ortada olduğu için, çok açık cevaplar da verilemez.

Biz en iyisi bu soruyu kendimiz cevaplandırmayalım.

Bu soru sağlığında da sorulmuştu. Onun arkadaş listesinde bulunan ünlü gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay, Atatürk’le ilgili kitabı Çankaya’da bu soruyu cevaplandırıyor, sözü ona bırakalım: “Rejimine bakarsanız evet!”

D.Mehmet Doğan - Yeni Akit
Devamını Oku »

Kongrede M. Kemal'e Güvenmiyorlardı.

KONGREDE M. KEMAL'E GÜVENMİYORLARDI

 

Mustafa Kemal Şişli'deki evinde Kazım Karabekir ile görüştü. Kendisi hastaydı. Kazım Paşa ona İstanbul'da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce doğuya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatmayı teklif etti. Fakat o sırada Paşa'nın aklı İstanbul'da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Mustafa Kemal ona "Bu da bir fikirdir" demiş, Kazım Karabekir ise "Fikir değil, karardır ve doğuya gelmeniz halinde sizi başkomutan olarak karşılayacağım" demiştir. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal'e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve Kazım Paşa'dan güvence istediler. O da hem kendilerine güvence vermiş; hem de huzurunda Paşa'ya yemin ettirmiştir.

Mustafa Armağan
Devamını Oku »

Mehmet Akif ve Kalpak

Mehmet Akif ve Kalpak

Mehmet Akif Ersoy Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'ya çağırılmış ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken "kalpak " meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılmış ve şöyle hayflanmıştır:

"Ben de bu adamların başımın içine bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine baktılar."
Devamını Oku »

İsmet Paşa ve Irkçılık

İsmet Paşa ve Irkçılık

İsmet İnönü 1926 yılında Türk Ocaklarında yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:

''Vazifemiz, Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anâsırı [etnik unsurları] kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üzerinde aradığımız, Türk olmalarıdır."

*Bugün acısını hep beraber çektiğimiz olayların kökeninde bu sakat ve katı anlayışın yattığını bilmemiz lazım.
Devamını Oku »

Meyhane Olarak Kullanılan Camiler

Meyhane Olarak Kullanılan Camiler

Meyhane Olarak Kullanılan Camiler

Araştırmacı-Yazar Müfid Yüksel’in ortaya çıkardığı bilgilere göre Vakıflar Müdürlüğü’nün himayesinde olan, Beyoğlu’ndaki Kâtip Mustafa Çelebi Mescidi İstiklal Meyhanesi’ne çevrilirken, Sultanahmet’teki Şeyh Kaygusuz İbrahim Baba Kâdirî Dergâh-ı Şerîfi bugün içkili restoran olarak kullanılıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı kültürüne ve İslami eserlere karşı yürütülen sistematik unutturma, tahrip etme ve yok etme çalışmaları neticesinde birçok Osmanlı eseri cami, mescit ve dergâh bugün işlevinin dışında kullanılıyor. Araştırmacı-Yazar Müfit Yüksel, yaptığı araştırmalarla gerek İstanbul’da gerekse de Anadolu’da şu an Vakıflar Müdürlüğü himayesinde olan Osmanlı eserlerinin saygısızca meyhanelere dönüştürüldüğünü ortaya çıkardı.

KATİP MUSTAFA ÇELEBİ MESCİDİ’Nİ İSTİKLAL MEYHANESİ’NE ÇEVİRDİLER

Beyoğlu Kâtip Mustafa Çelebî Mahallesi Çukur Çeşme sokağında bulunan Katip Mustafa Çelebi Mescidi bu tarihi ayıptan nasibini alan mescitlerden! Caminin bânisi Kâtip Mustafa Çelebî, Beyoğlu Ağa Camii’nin bânisi sonradan Şeyhu’l-Harem olarak Medine-i Münevvere’de vefat etmiş olan Kapı Ağası Hüseyin Ağa’nın kâtibidir. Kabri Beyoğlu Firuz Ağa mahallesindeki Firuz Ağa Camii karşı köşesinde yer alan mektebinin altında bulunmaktaydı. Bu mektep ve türbe bugün mevcut değil. Cami, 30’lı yıllarda kadro harici bırakılmış. 9 Ağustos 1941 tarihinde cami binası arsası ile beraber Vakıflar Müdürlüğü tarafından 4010 lira bedel karşılığı Şükrü Bıkmaz adlı bir şahsa satılarak yıktırılmış, yerine üç katlı betonarme bina yapılmış. Bu üç katlı bina en son 2005 yılında Turizm Bakanlığı’ndan alınan ruhsatla İstiklâl Meyhanesi’ne dönüştürülmüş.

HALVETÎ DERGAHI VE CAMİİ SERGİ SALONU YAPILDI

Cankurtaran Mahallesi, Caferiye Sokak’ta yer alan, Erdebilî Sinânuddîn Halvetî Dergâhı Camii de aslından yoksun durumda. Tekke-Mescid 934/1528 tarihinde, Cemal-i Halvetî’nin hulefasından Şeyh Yusuf Sinânuddîn El-Erdebîlî tarafından kurulmuş İstanbul’un çok önemli Halvetî dergâhlarından biri. Dergâh’ta 13 Postnişîn gelmiş olup, son postnîşini Halîl Sırrı Efendi. Çeşitli zamanlarda restorasyon ve tecdid gören tekke-cami en son Mimar Kemaleddin tarafından yenilenmiş. Vakıflara bağlı olan bu cami de, 1930′lu yıllarda kadro harici bırakılmış, şu sıralar ise (mihrâbı dahil) el sanatları satış sergi reyonu olarak kullanılıyor.

KADİRİ DERGAHI DA MEYHANE YAPILDI!

Sultanahmet, Alemdar Mahallesi, İncili Çavuş Sokak’ta da, Şeyh Kaygusuz İbrahim Baba Kâdirî Dergâh-ı Şerîfi şu an içkili restoran olarak kullanılıyor. Bina 1863 yılında yapılmış. Kâdirî tarikine mensup Dergâh’ta Bolulu Kaygusuz İbrahim Baba’dan sonra, sırayla Şeyh Süleyman Sabri, Şeyh Mehmed Surûrî, Şeyh El-Hâcc Mustafa Şevki, Şeyh Hasan Rıza Efendiler postnişîn olmuş. Vakıflar Müdürlüğüne ait bu dergâh-ı şerîf binası, Vakıflarca İçkili lokantaya/meyhaneye kirâya verilmiş.Yüksel: Çok sayıda meyhane yapılan mescid ve dergah var.

Yeni Akit, Ekim 2011
Devamını Oku »

Atatürk’ün The Times Röportajı

Atatürk’ün The Times röportajı
Yakın tarihimiz bize bir masal biçiminde anlatıla geldi.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında neler yaşandı, Mustafa Kemal ve silah arkadaşları arasında neler oldu yeni yeni su yüzüne çıkıyor.

Yıllar boyu Kazım Karabekir’den Dr. Rıza Nur’un anılarına kadar dönemi anlatan her çalışma sansürlendi, yasaklandı.

Halbuki tarihi doğru bilmeden sağlıklı bir gelecek kuramayız.

Üstelik bu dönemde görev yapmış ancak siyasi görüş ayrılığı nedeniyle bir kenara itilmiş ve zaman zaman hain ilan edilmiş bu insanlara karşı bir vicdan borcumuz da var.

Öncelikle bir gerçeğin altını çizelim, Atatürk bir devrimciydi ve Avrupa’da devrimler çağı yaşanıyordu.

Bilimden sanata, eğitimden kadın haklarına kadar çok geri bulduğu Anadolu’yu hızla değiştirmek, Batı düzeyine çıkarma amacındaydı.

Giriştiği iş zorlu olduğu kadar birlikte yola çıktığı arkadaşları arasında bile tartışmalara yol açıyordu.

İstiklal Savaşı bitmiş, bir başka Kurtuluş Savaşı başlamıştı.

Bağımsızlığı sağlayan kadrolar, Anadolu’nun özgürlük ve çağdaşlığını garanti altına alacak adımlar peşindeydi.

Üstelik Mustafa Kemal İttihatçı kadrolar arasından geliyordu.

İttihatçılar’ın siyasi entrika, suikast, darbe gibi konularda ne kadar usta olduğunun farkındaydı.

Bu nedenle olsa gerek her türlü muhalefet eyleminin altında devrimci kadrolara karşı bir komplo girişimi görüyordu.

Ve askerdi.

Muhalefetin silinmesi kararı verdi.

Muhalefet de o dönemin koşulları içinde düşman sınıfına girmişti.

Mustafa Kemal, Ali Fuad Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar ve Kazım Karabekir tarafından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na bu gözle bakıyordu.

Bu konudaki duygularını 21 Kasım 1924’te The Times gazetesinin İstanbul muhabiri Maxwell Macartney’e verdiği mülakatta dile getirdi.

Ancak Macartney, Atatürk’ün arzusuna uyarak mülakatı bir süre tuttu ve bu konuşma ancak 18 Aralık 1924’te yayınladı.

Ancak mülakat yayınlanmadan okuyan biri vardır. İngiltere’nin Türkiye Sefiri Ronald Lindsay.

Lindsay, bu mülakatı, Macartney’in mülakatın yapılma yöntemine dair anlattıklarını da içeren şu notla merkeze geçti:

‘’Reisicumhur’un bundan sonra ne yapacağını merak ediyordum; işte, bu fazlasıyla dikkate değer belgede (Macartney’in mülakatı) cevabımı buldum.

Terakkiperver cumhuriyetçiliklerinde samimi değiller, programları sahtekarlık, kendileri de düpedüz mürteci. Haberde yeralan her şey, reisicumhurun yeni muhalefetle hiçbir işinin olmayacağını ima ediyor; Bay Macartney’le konuşurken kullandığı dil -ki haberde yer almamış- ve sarf ettiği cümlelerin tonu ise onun açıkça ölümüne bir kavgaya kastettiğini gösteriyor.

Gazi kendisini tam br cinnet haline kaptırmış; muhalefetteki herkese sırayla sayıp döker ve onları, her şeylerini borçlu oldukları kendisine nankörlük ve vatana ihanetle suçlarken, yüzü kıpkırmızı olmuş.

Mülakkata takdimci ve yarı tercüman gibi hareket eden mebus, bir kaç kere araya girip, ‘Sakin olun Gazi Paşa, bu kadar tedbirsiz olmayın’ diye bağırmış ama gazap selinin önüne geçememiş.’’

Burada Büyük Millet Meclisi’nin 29 Nisan 1920’de kabul edip 15 Nisan 1923’te tadil ettiği Hıyanet-i Vataniye kanununun birinci maddesinde 26 Şubat 1925’te yapılan değişikliği hatırlamak gerekir.

Bu madde Meclise karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıklarıyla muhalefet veya bozgunculuk edenlerin vatan haini addedileceklerine hükmediyordu.

1923’te yapılan değişiklik, sadece eski rejimin tasfiyesine karşı çıkanları değil, bu kararları eleştirenlere karşı da vatan hainliği suçlaması getiriyordu.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasının ardından yapılan değişiklik şu hükmü getirdi:

‘’Dini, siyasi amaçlarla kullanarak dernek kurmak yasaktır. Böyle örgütler kuran veya bunlara üye olanlar, varan haini ilan edilir.’’

TCF’nin parti programının 6. Maddesinde dine saygılı olduğu ifade edilmektedir.

Şeyh Sait İsyanı’nın ardından kurulan İstiklal Mahkemeleri, bu maddeye dayanarak TCF’nin tüm şubelerini kapatma kararı verdi.

Yani parti kapatılmamış ama teknik olarak yok edilmişti.

Bu, 1946’ya kadar sürecek tek parti rejiminin başlangıcıydı.

Muhalefetsiz bu yılların bedelini de çok partili hayata geçtiğimiz zaman farklı görüşlere tahammülsüzlükle ödedik.

Hala da alacak çok yolumuz var...

Kaynak: Hakan Özoğlu, Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası

Ergun BABAHAN - Star
Devamını Oku »

Atatürk Diktatörmüydü?

 

Nagehan Alçı, ‘Atatürk bir diktatördü..’ dedi, ortalık karıştı...

Kemalistler tozu dumana kattılar.. Özellikle ‘sosyal medya’da coştular...

Hain, kalleş, satılmış, liboş, cumhuriyet düşmanı..vs, demediklerini bırakmadılar...

( Bu kökten Kemalist, ultra-çağdaş cumhuriyetçi arkadaşlar böyledir işte!.. Bana da ‘çok küfürlü yazıyosun ulan.., ben şimdi senin... !’ diye başlayıp sunturlu küfür eder dururlar)

Tabii ki çok hassas bir mevzu bu... ‘Artık bu devirde de ?!..’ cümlesini bile kuramazsınız..

Zira Atatürk tartışılamaz!...

Eh madem ki tartışılmaz.., hatta tartışılması teklif dahi edilemez.., o zaman ben de aklımın ucundan geçeni söyleyeyim bari!...

Cumhuriyet dikey devrimlerle kurulmuştur...

Bin yıllık alfabeyi bir günde değiştireceksiniz... Sabah kalktığınızda bir de bakıyorsunuz ki, ülkenin neredeyse tamamı okuma yazma bilmiyor!...

Neden ?.. Çünkü ‘Harf Devrimi’ olmuş

Peki, halka sorulmuş mu?.. Hayır..

Halk adına karar verilmiştir; ‘Arapça harfler çok zor olduğu için kaldırılmıştır, ülkenin gelişmesi için latin alfabesi tercih edilmiştir ..’ ( Japonlar, Japon alfabesinde ısrar ettikleri için bu kadar geri kaldılar herhalde!...)

Şapka Kanunu çıkartılmıştır...

Peki halka sorulmuş mudur, ‘kafanıza ne takmak istersiniz?..’ diye.. Hayır...

Kafaya takmaya gerek yoktur!... Karar verilmiştir; ‘kafaya şapka takılacaktır..’

Kurulan 14 İstiklal Mahkemesi’nde yaklaşık 2800 kişi idam edilmiştir... Diğer Mahkemelerde de ( Menemen ve Dersim olayları ile ilgili olarak) 150 kişi idam edilmiştir...

Takrir-i Sükun kanunu çıkartılmıştır... Bütün muhalifler susturulmuş, hükümet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın kaldırılmıştır... Sol yayınlar neredeyse tamamen yok edilmiştir...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün...

Neticede cumhuriyet dikey bir devrimdir...

Halk adına karar verilmiştir...

Oylama, onaylama, seçim, referandum..vs, olmadan Anayasa yapılmıştır...

Tek partili rejim uygun görülmüştür... 1946’ya kadar da tek partili düzen devam etmiştir...

(Herhalde o zamana kadar halkın, seçecek, tercih edecek olgunluğa erişmemiş olduğuna karar vermişti devlet büyüklerimiz!...)

Herneyse, ‘Atatürk diktatör müydü, değil miydi?..’ kararı siz verin artık..

Ama asıl önemli olan ve tartışılması gereken halkın tercihine, demokrasiye hala alışamamış Kemalistlerin durumu...

Ne diyorlardı;

“Değil yüzde 47, yüzde 97 oy alsalar ne yazar!.. Biz Türkiye’nin aslıyız.. Biz istemezsek bu ülkede hiç bir şey olmaz!...”

İşte bu zihniyet ‘Atatürk diktatördü’ diyene ateş püskürüyor!... ‘Vay hain vay... Dil uzatma.., haddini bil.. Diktatör değildi ulan..’ diyor...

Tamam lan, ne bağırıyorsun, değilse değil!!...

Hikmet GENÇ - Star
Devamını Oku »

Abdulhakim Arvasi (rahimehullah) 1940'larda buyurmuş ki

Abdulhakim Arvasi (rahimehullah) 1940'larda buyurmuş ki:
"Biz Sultan Aziz'in ahini çekiyoruz. Sultan Hamid'in ahina daha sira gelmedi. Biz bu hanedana yapilan zulme kayidsizligimizin cezasini çekiyoruz. Hanedan bedduasi müthistir. Bizim ecdadimiz, hanedan bedduasindan korkardi. Çünkü onlarin liderlikleri Allah'in tensibi takdiri ve kendi bileklerinin hakkiydi. Birçok Avrupa ülkesinde oldugu gibi, kimse onlari Türk Milletinin basina memur olarak koymamistir.''
Devamını Oku »

Kazım Karabekir Paşa İdam Edilmekten Nasıl Kurtuldu?

Kazım Karabekir Paşa İdam Edilmekten Nasıl Kurtuldu?

Karabekir'in Kızı o günleri şöyle anlatır:

"İsmet Paşa'nın çayına çağırıyoruz diye Etlik'teki evinden almışlar İzmir'de Elhamra sinamasındaki mahkemeye çıkarıncaya kadar tahtakuruları içinde Emniyet Müdürlüğünde yerde yatırmışlar. Yukarıda bir pencere varmış, o pencereyi de demirle kapatmışlar. Pencereyi de çivilemişler. Yer siltesi vermişler. Mahkeme başlıyor, salon subayla dolu. Mahkeme başkanı Kel Ali subaylara oturun diyor, oturmuyorlar. Karabekir Paşa dönmüs, eliyle işaret etmiş, oturmuşlar. Mahkeme olurken de uçaklar uçabilecekleri en alçak seviyeden uçmuşlar. KARABEKİR SUÇSUZ, KARABEKİR SUÇSUZ diye kağıtlar atmışlar.

Beraatindan sonra çok tezahürat yapılmış. Beraat ettiği zaman halk galeyana gelmiş."

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, sahife 155)
Devamını Oku »

Harf İnkılabı İle Gelen Yasak

Harf inkılabı ile gelen yasak

Doç. Dr. Emin Işık, 1988′de verdiği bir konferansta Tek Parti döneminde Kur’ân-ı Kerim’in bile toplatıldığını şöyle anlatıyor: “Yasaklar harfe ve dine getirilmiştir. Amme cüzünden Kur’ân-ı Kerim öğrenmek bile yasaklanmıştır. Jandarma ve polis, koruma kanunu adı altında çeşmelerin üstündeki eski yazıları bile kazımıştır. Eski yazılı hece taşları sökülmüş, Kur’ân-ı Kerim’ler toplatılmıştır. Arşivler dahi yakılmaya, ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.”

Temellerin Duruşması, Ahmet Kabaklı
Devamını Oku »

Siyasi Menfaatle Dönen Bir Bestekar

Siyasi menfaatle dönen bir bestekar
CHP’nin iktidar olduğu dönemde, kurulu düzeni, Atatürk’ü, İnönü’yü öven şiirler yazan Ali İzzet, demokrasiye geçtiğimizde hemen o dönemi yeren mısralar yazıvermiştir. Bir örnek verelim:

Atatürk, İnönü gelmese idi
Camiler mescitler kilise idi
Azimkar kahraman bir kimse idi
Öğretti bizlere irfan Atatürk.

Halk Partisi çöküp Demokratlar gelince de şunları söylemiştir:
Kral öldü, put kırıldı
Halâs olduk cehaletten
Zulmün sarayı yıkıldı
Kurtulduk biz esaretten.

Çıktı Mehdi demokrasi
Zâlimin kesildi sesi
Allahüekber nidası
Bugün indi semâvattan.

Şu taban tabana tezat teşkil eden mısrâların yazarı, “Mühür gözlüm seni elden Sakınırım, kıskanırım” diye başlayan türkünün de bestekârı olan halk âşığı Ali izzet Özkan’dır.

Temellerin Duruşması, Ahmet Kabaklı
Devamını Oku »

64.000 Kişinin Kafatasını Kim Ölçtü?

64.000 Kişinin Kafatasını Kim Ölçtü?
Süleyman Yeşilyurt, yeni bir kitap yazmış: “Dersim Ermenisi Yemuş Hanımın Oğlu Çarkçı Kemal” Kitapta, Çarkçı Kemal diye bahsedilen kişi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu imiş.

100 bin adet basılan o kitabı daha görmedim. Yalnız, Adem Demir’in, Süleyman Yeşilyurt’la yaptığı röportajı, evvelki günkü Türkiye’de okudum. Yeşilyurt diyor ki:

“1936 senesinde, İsmet İnönü’nün talimatıyla, Türkiye 10 bölgeye ayrılıyor ve 64 bin kişinin kafatası ölçülüyor. Bunlara, Mimar Sinan’ın kafatasının mezardan çıkarılıp ölçülmesi de dahildir. Türkiye’de soy-soptan bahseden ilk parti CHP’dir. Bu rezalet, ilk ve son defa onların döneminde yapılmıştır.”

Bu iddianın doğru tarafları da var; yanlış tarafları da. 1931 yılında Devlet Matbaasında 30.000 adet bastırılan ve 1950 yılına kadar liselerimizde okutulan 4 ciltlik tarih kitabının ilk cildinin sonunda, bir insan ve bir goril iskeletinin resimleri yan yana duruyor. O tarih kitabının 5. sayfasında, insanlarla maymunların müşterek bir soydan geldikleri yazılı. Tarih kitabının 15. sahifesinden itibaren ırk konusu işlenmektedir. 5. ve 6. resimlerde Brakisefal ve Dolikosefal kafatasları gösterilmektedir.

Resmî tarihimizin 20. sayfasında denilmektedir ki:

“Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı, benliğini en çok muhafaza etmiş bir ırktır. Bütün tarihte, böyle büyük bir ırkı, bir millet halinde görmek, bilhassa zamanımızdaki insan heyetlerinin pek çoğuna nasip olmayan büyük bir kuvvet ve büyük bir şereftir.”

Ben, o tarih kitabındaki: “İnsanlarla maymunların müşterek bir soydan geldiklerine dair” iddiaya kat’iyyen ama kat’iyyen katılmıyorum. Ama Türk ırkına dair yazılan cümlelere, bütün varlığımla selâm duruyorum. Dünyada, kendi soyunu-sopunu sevmeyen, acaba kaç kişi vardır? Bizim bir atasözümüzde belirtildiği gibi: “Aslını inkâr eden haramzadedir!”

1936 yılında, 64 bin kişinin kafataslarının ölçüldüğü doğrudur. Ama böyle bir çalışmayı İsmet İnönü’nün başlattığı tamamen yanlıştır. Böyle bir teklif, Âfet İnan‘a, bizzat Atatürk tarafından yapılmıştır. Âfet İnan da bu büyük işe, Prof. Dr. Eugene Pittard ile birlikte başlamıştır. Nitekim hem Âfet İnan, hem de Prof. Pittard, 1947 yılında, Türk Tarih Kurumunun 15 numaralı yayını olarak çıkan malum eserde, bu hususu açıkça ve iftiharla belirtmişlerdir.

Ama Süleyman Yeşilyurt, herhalde “Atatürk’ü Koruma Kanunu”na çarpmamak için, bu işi tamamen İnönü’nün üstüne yıkmak istemiştir. Yeşilyurt, 1936 yılında, soyumuzun bazı özelliklerinin araştırılmasını rezalet sayıyor. Bu iddiayı da anlayabilmiş değilim. Milletimizin çeşitli özelliklerini araştırmak, bilmek neden rezalet olsun? Dünyada bir Montofon ineğinin, bir legorn tavuğunun bile ırkî özellikleri ilim adamlarıyla birer birer tespit edilmedi mi? Yani Türk ırkı, bir Montofon ineğinden, bir legorn tavuğundan daha mı önemsizdir?

Ben doğrusu bilmiyorum; Süleyman Yeşilyurt’tan şunu öğrenmek istiyorum: Bu 64.000 kişinin kafatasları ölçüldükten sonra, Türkiye’de kime: “Senin kafatasın Türk’ün Brakisefal kafatasına benzemiyor” denilerek ayırımcılık yapılmış, vatandaş sayılmamıştır?

Ben, ömrümün hiçbir devresinde CHP’ye yakın olmadım. Soyla-sopla ilgilenmek rezalet ise, Süleyman Yeşilyurt, neden Kemal Kılıçdaroğlu’nun soyuyla-sopuyla uğraşıyor? Dünyada kim annesini babasını ve ırkını seçerek doğmuştur Yeşilyurt birilerinin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında değil midir?

Yavuz Bülent Bakiler
Devamını Oku »

30 Ağustos

30 Ağustos’u da geride bıraktık. Artık 30 Ağustos’lar, Yunan’ı denize döktüğümüz gün olarak hatırlanmıyor. Askerlerin görev değişikliği günü olarak hatırlanıyor. Zaten “Yunan’ı denize dökmek” hikaye. O bir “Müthiş Türkler efsanesi”. Mustafa Kemal’in de dediği gibi “Geldikleri gibi gittiler.” İlk kurşun da “Müthiş Türk efsanesi” idi. Zaten atılan kurşun ilk kurşun olmadığı gibi, Osman Nevres (Hasan Tahsin) de Türk değildi. İlk kurşun o tarihte, İzmir’de Yunan’a karşı değil, daha önce Hatay-Dörtyol’da Fransızlara karşı sıkıldı. İlk kurşun anıtı İzmir’e CHP’lilerin bir armağanı.

Ne Kurtuluş Savaşı İzmir’de Yunan işgalinin başlaması ile başladı, ne de son kurşun Yunanlılar giderken sıkıldı.

Yunanlılar 18 Mayıs 1919’da çıktı. 9 Eylül 1922 de gitti. 2 yıl gibi bir zaman kaldılar Anadolu’da. İngilizlerin Anadoluyu terk etmeleri için daha yaklaşık 1 yıl gerek. İşgal devam etti. 2 Ekim 1923’de ayrıldı İngilizler İstanbul’dan hem de tek kurşun bile sıkılmadan.

30 Ağustos’ta aslında Anadolu’nun kurtuluşunu değil, Yunan’a karşı kazanılan zaferi kutluyoruz. Asıl kutlamanın 2 Ekim’de yapılması gerek aslında ama, kimse o tarihi hatırlamıyor bile.
2 Ekim’i de kutlamayız, çünkü 2 Ekim’de (kimine göre 4 Ekim, ya da 2 Ekim’de çekilmeye başlamışlar, 4 Ekim’de çekilme sona ermiş.) Tek kurşun bile sıkılmamış. İngilizler “Biz gidiyoruz”, demiş ve gitmişler. İstanbul’a girip yönetimi devralacak kimse yok ortalıkta; ancak 2 gün sonra 6 Ekim’de Selahattin Adil’in çevreden topladığı, asker elbisesi giydirilmiş vatandaşlar, vilayete gelip göndere bayrak çekmiş. Daha sonra da Anadolu’dan gelen birlikler İstanbul’a girmiş. Resmi tarih kitaplarında yazmaz bunlar.

Neyini kutlayacaksınız bunun. Ama yine de 6 Ekim İstanbul’un kurtuluşu diye kutlanır.
Mustafa Kemal yok ki orada o zaman. İtilaf Devletleri donanmaları 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirleyip İstanbul’a girdiler. Fiilen gerçekleşmiş olan işgal, 16 Mart 1920 günü resmi işgale dönüştü. İmzalanan Lozan Antlaşması gereğince de düşman askerleri altı hafta sonra İstanbul’dan ayrılacaklardı. 4 Ekim 1923 günü şehirden ayrıldılar.

Şimdi 88 yıl sonra İzmir’in kurtuluşunu kutluyoruz. Dikkat: Son düşmanın ülkeyi terketmesini ya da en büyük ilimiz olan İstanbul’un kurtuluşunu değil.

Zaten Kurtuluş Savaşı dediğin ne ki! Çete savaşlarını saymazsanız, hükümet kuvvetlerinin yönettiği 1.-2. İnönü (1. İnönü Savaşı tartışmalarıdır), Eskişehir-Afyon bölgesinde mevzi çatışmalar, Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi.

Ankara için “İrtica ile mücadele istila ile mücadeleden daha zor ve elzem bir hadise” idi. Bursa kalesinde o günlerde dikilen bir taş sutun hâlâ tarihe tanıklık edercesine orada durmaktadır.
Sonuçta Mustafa Kemal’in dediği gibi, İstanbul’dan “Geldikleri gibi gittiler”. Hem de tek kurşun sıkmadan. Yunan’ı denize dökme konusu da artık pek konuşulmuyor. Getirenler, getirdikleri gibi götürdüler Yunan askerlerini sonuçta.

26 Ağustos 1922’de Afyonkarahisar-Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz , 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasıyla sonuçlanır. Başkomutan Meydan Muharebesi, “Kütahya Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922’de Türk ve Yunan orduları çıkan çatışmayla başlar. Burada ilginç olan 26 Ağustos ile 9 Eylül arasında 14 gün var. Kütahya’dan İzmir’e 450 km.’lik bir mesafe var, düz gidilirse. Yol yok. Motorize değiller. Askerler süvari ya da yaya. Bir günde en çok teçhizatlı bir birliğin o günkü şartlarda hiç dinlenmeden yol alması halinde en fazla günde 30 km. yol katetmesi mümkün.

Ortada mucizevi bir durum olduğu hemen görülüyor. Ya da Afyon-Kütahya bölgesindeki çatışmaların dışında zaman kaybına sebeb olan bir savaş olmadı. Yunan tabana kuvvet kaçtı, bizimkiler kovaladı. Yoksa Sakarya’daki bir çatışma tek başına, bir boğazda 22 gün ve 22 gece sürdü.
Mesela 26 Ağustos gecesi başlayan çatışma, 5. Süvari Kolordusu Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başlamıştır. İntikalin bütün gece sabaha kadar sürmesi sonucu, bu cephede ileri harekâtın bir gün sonra başladığını gösteriyor. 27 Ağustos sabaha karşı Tınaztepe, Erkmentepe ve Kurtkaya tepesinin düşürülmesi neticesinde 4. Piyade Tümeni’nin dağılması, 1. Piyade Tümeni’nin ağır kayıplarla geri çekilmesi Yunan cephesinin 27 Ağustos öğle saatlerinde tamamen çökmesine yol açmıştır. Bu çatışmaların 28 Ağustos’a kadar sürdüğünü gösteriyor. Hatta 28 Ağustos-30 Ağustos sabahı arasında Türk birlikleri ile çekilen Yunan birlikleri arasında yer yer şiddetli çatışmalar çıkmış,

Yunan birliklerinin Türk kuvvetlerinin takibinden kurtulamaması, mevzi almalarına engel olmuştur. 30 Ağustos günü akşam saat 19.30’a kadar süren bugün Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak bilinen büyük çarpışmalarda Yunan birlikleri imha edilip dağıtılmıştır. Bu muharebede Yunan 4. ve 12. Tümenleri tamamen, 5. ve 9. Tümenleri kısmen imha olmuştur. 9 Eylül’e 10 gün kaldı.
Peki bu savaşta kaç şehid verdik? Kaç yaralımız var? Mesela Sakarya’daki durum meydanda. 100 km.’lik bir alanda meydana gelen savaşta bizim tarafın şehid sayısı 5.700, yaralı 17.700, tutsak 415 idi. 9 Alay komutanı öldü. Yaralılar, Yunan ordusunun kaybı subay ve er olarak 15.000 ölü verdiler. Yaralı sayısı 25.000 kadardı. Burada Yunan ordusunun askerinin üçte birini kaybettiği hesaplanıyor. Bizim toplam muharip mevcudumuz 88.000 piyade, 12.000 süvari ve 137 top idi.
Bu savaş 9 Eylül’de İzmir, 17 Eylül’de Bandırma’dan kalan Yunan birliklerinin tahliyesi ile son bulmuştur. Aynı gün 9 Eylül 1922 sabahı Ahmet Zeki (Soydemir) komutasındaki 2. Süvari Fırkası, ardından Mürsel (Bakü) komutasındaki 1. Süvari Fırkası birlikleri İzmir şehrine girmiştir.
Albay Reşat (Çiğiltepe) hikayeleri üzerine tarih bina ediyoruz bu arada. Mustafa Kemal, Albay Reşat’a tepenin alınmasını emreder. Albay, “Yarım saate kadar alırız” der. Ama yarım saat dolduğunda henüz tepe alınmamıştır fakat çatışma devam etmektedir. Albay verdiği sözde duramadığı için savaş sırasında intihar eder. Ama komutanı intihar etmiş askerler savaşmayı sürdürür ve 45 dakika sonra tepe alınır. Adam çatışma devam ederken, verdiği sözde duramadığı için askerlerini kendi haline bırakıp intihar eder ve kahraman olur. Komutanlarını kaybeden askerler ise zafer kazanır.

Keşke tarihi, övgü ya da sövgü kitabı olmaktan çıkartıp, kahramanlar üretme aracı yapmadan, efradına cami, ağyarına mani bir anlayışla olduğu gibi anlatsak. Yunan hükümetinin kendi çocuklarına anlattığı tarih böyle değil.

Yunanların İzmir’de denize dökülmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki Türk Süvari birliği hızla Çanakkale’ye doğru ilerlemeye başladı ama, bu taarruz durduruldu. Bundan sonraki gelişmeleri biliyorsunuz. Anadolu’nun işgalinin sonuna gelinmedi ama, biz 30 Ağustos’u kutlamaya devam ediyoruz.

Mustafa Kemal İzmir’e geldikten sonra, meraklıları ilk birkaç gününü izlese iyi ederler. Ben olaya sadece, bir de farklı açıdan bakmak istedim.
Selam ve dua ile.

30 Ağustos
Devamını Oku »

Osmanlı Mirasına İhanet

Osmanlı Mirasına İhanet
Cumhuriyet döneminin başlarında ve 1950 öncesine rastlayan zamanlarda, gayr-ı müslim lere ait vakıflar ve mektepler büyük bir itina ile himâye görürken, müslümanlara ait vakıflar çarçur edilmiştir. Ali Himmet Berki ‘nin tesbitine göre 200 ile 300 bin arasındaki vakıf malı İstanbul’da,çoğunlukla da gayrımüslimlere olmak üzere, yok pahasına satılmıştır. İki caminin arası ölçülmüş ve eğer 500 metreyi geçiyorsa, küçük olanı yıkılmıştır. Hamdolsun öz yurdumuzda azınlık statüsünden kurtulmaya başladığımızdan beri, bu konulara da sahip çıkmaya başlamışızdır.

1923 tarihli Lozan Muâhedenamesi ise, ekalliyetlerin himâyesi için 9 madde sevkederken, öz vatanında ekalliyet durumuna düşen müslüman Türk halkı için, ciddi bir şey ortaya koyamamıştır. Bu arada fethin ve İslâm’ın sembolü olan Ayasofya’da, Fâtih ‘in cami halini değiştirenlere lanet etmesine rağmen, yâd eller tarafından, eski haline çevrilememişse de, asıl maksadı da ortadan kaldırılarak müzeye çevrilmiştir. Kanaatimize göre, Ayasofya, Lozan’ın “Türk hükümeti, mezkûr ekalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesât-ı diniyeye her türlü himâyeyi bahş eylemeyi taahhüd eder” şeklindeki 42. maddesinin III. fıkrasına dayanılarak kapatılmıştır. Ancak kapatılma kararı, hem eski vakıf hukuku açısından ve hem de kararın şekli açısından hukuka aykırıdır. Zaten bakanların bir çoğu da imzalamamıştır.

Netice olarak, Lozan Muâhedenâmesinden sonra, İngiliz Avam Kamarasında “Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, yahudi olan Lord Gürzon şu cevabı vermiştir: “İşte asıl bundan sonraki Türkler, bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”. Yine kendisi gibi yahudi olan Nayim Hayun ise “Siz Türkiye’nin mülkî istiklalini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâm’ın bayraktarlığı vasfını, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum” demiştir. Ve gerçekten de Nayim, Türk murahhaslar heyetinin müşaviri durumundadır. Ancak müslüman Türk milleti rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmemiştir ve Yüce Allah da, bin senedir dininin bayraktarı olan Türk milletini yine eski haşmet ve şevketine kavuşturacak günlere getirmiştir. Yani tekrar müslüman Türk milletinin hâkim sınıf ve azınlıkların da azınlık olacağı bir devreye girmiş bulunuyoruz. Bu silsilenin son halkası Ayasofya’dır ve bazı yahudi bozmaları istemese de, tekrar ulu ma’bed haline gelecektir.

Ahmet Akgündüz
Devamını Oku »

Şapka Takmayanı Mezardan Çıkartıp Asarlar

Şapka Takmayanı Mezardan Çıkartıp Asarlar

Dünya üzerinde gelişmiş ne kadar ülke mevcutsa bakınız hepsinde mutlaka inkılaplar ve ilerleme hareketleri yaşanmıştır. Meselâ Almanya’da 1920’li yılların başında yaşanan Eğitim alanındaki o müthiş devrim veya İtalya’da yaşanan Ağır Sanayi İnkılabı, Amerika’daki şehirleşme İnkılabı bu sosyal hareketlere örnek gösterilebilir. Dünyada bu mühim gelişmeler yaşanırken elbette Türkiye’de de devrimler yaşanıyordu. Hem de peş peşe. Avrupa’da yaşanan bu devrimlere karşılık bizde yaşanan devrimlerin ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? O halde buyurun kısaca devrim tarihimiz;

25 Kasım 1925: Kıyafet devrimi. “Şapka iktisası” kanunlaştı. Eskiden giyilen başlık türlerini bırakın giymeyi, hakkında yazı yazmak bile yasaklandı.

30 Kasım 1925: Tekke, Zaviye ve türbeler kapatıldı.

26 Aralık 1925: Takvim ve Saat devrimi yapıldı. Hicri ve Rumi takvim kullanmak her şekliyle yasaklanıp, yerine 3. Papa Gregorius adına nispetle “Gregoryan takvimi” adı verilen Hıristiyan takvimine geçildi.

17 Şubat 1926: İsviçre Medenî Kanunu Türkçe’ye tercüme edilerek “Türk Medenî Kanunu” adı verildi.

1 Mart 1926: İtalyan Ceza Kanunu tercüme edilerek “Türk Ceza Kanunu” adı verildi. Yine aynı tarihte bütün orta dereceli okullardan din dersleri kaldırıldı.

28 Mayıs 1927: Binalar üzerindeki tarihî kitabe ve tuğraların kazınması hakkında kanun çıkarıldı. Dünyada görülmemiş bir tarihi eser katliamı başlatıldı. İstanbul Üniversitesi merkez binasının kazınmış olan tuğrası buna mühim bir örnektir.

10 Nisan 1928: Lâiklik kabul edildi. Anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı. Milletvekili yeminlerinde “vallahi” yerine, “Namusum üzerine” lafı getirildi.

24 Mayıs 1928: Rakam devrimi yapıldı.

3 Ekim1928: Harf devrimi yapıldı. Dünyada ilk defa bir milletin yazısı değiştirilerek, okuma yazma oranı bir gecede “sıfıra” indirildi. İslâm harfleri atılıp Lâtin harfleri alındı.

1 ocak 1929: Arapça harflerle dilekçe ve kitap yazılması yasaklandı.

1 nisan 1931: Ölçü ve tartı devrimi yapıldı. Bin yıl boyunca kullanılan ölçüler atılıp, yerine Avrupa’da kullanılan ölçü ve tartı birimleri getirildi.

Bu devrimler, iktidarı ele geçiren zümrenin, toplumun devlet eliyle yeniden şekillendirme projesinin bir ürünüydü. İktidar, halkın geçmişiyle olan tüm bağlarını koparıp yepyeni bir sayfa açmak istiyordu. Ancak bu sayede halk nezdinde meşruiyet kazanacağını düşünüyordu. Avrupa karşısında “yenilmişlik psikolojisi”, devrimleri uygulayan kadronun bilinç altına motive eden en etkin unsurdu. Bu unsur, söz konusu kadronun kendine ait tüm değerlerden nefret etmesine yol açtı. Buna batıya ait değerlere hayranlığı da eklemek gerek. İşte devrimler, bu psikolojik arka planla yapıldılar. Devrimleri yapan kadro, kendine ait değerleri her gördüğünde “yenilgisini” hatırlıyordu. Bu onda öz değerlerine olan kini bir kat daha arttırıyordu. En sonunda bu süreç “kendinden nefret” noktasına varıp dayandı. Zaten devrimlere yönelik tepkiler karşısında devrimci kadronun uyguladığı şiddet ve kanlı uygulamalar, ancak böylesi bir psikoloji ile izah edilebilirdi.

Söylemeye gerek yok ki, bütün bu devrimler halka rağmen yapıldı. Sadece bu ülkede değil, dünyanın neresinde olursa olsun, böylesi bir mühendislik projesi tepkiyle karşılanırdı. Tabiatıyla bu ülke insanı da, “tepeden adam etme” operasyonlarını tepkiyle karşıladı.

Öncelikle böyle bir uygulama sosyoloji biliminin bulgularına aykırıydı. Kanunla, yasayla, sopayla, kurşunla bir halk kendi kültüründen bir çırpıda koparılıp bir başka kültüre eklemlenemezdi. Yani kendisi olmaktan çıkarılıp başkası yapılamazdı. Nitekim öyle de oldu. Anadolu insanı bu tepeden yürütülen mühendislik operasyonuna yer yer çok şiddetli tepkiler verdi. Halkın bu tepkileri hemen her zaman sivil itaatsizlik adı verilen türden tepkilerdi. Fakat her seferinde bu tepkiler silah zoruyla bastırıldı. Devrimlere yönelik her sivil tepki, devrimciler tarafından bir “isyan” olarak telakki edildi. Öyle telakki edildiği için de, şiddet yöntemiyle, kan dökerek bastırılma yoluna gidildi.

Sivil tepkilere karşı en kanlı eylem “kıyafet devrimi” adı verilen şapka iktisası hakkındaki kanunun yürürlüğe girmesi ile başladı. Nitekim cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal 22 Ocak 1923’te Bursa’da;

“ Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.” Demiştir. Bunun yanı sıra Harbiye marşında;

“Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” mısrası yer bulmuştur. Yine aynı şekilde Şapka İnkılabını tanıtmak için gittiği Kastamonu’da Mustafa Kemal, şapka giymek istemeyenleri kastederek;

“Bu kadar yüksek ve önemli amaca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar verilir.” Demekten kendini almayacaklardır.

Bu “yüksek ve önemli amaç”ın gerçekleşmesi, yurdun dört bir yanındaki onlarca insanın hayatına mâl olmuştu. Bundan ayrı olarak Beyoğlu’nda Hıristiyan nüfusa şapka dikmekle geçimini temin eden Yahudi ve Hıristiyan şapkacılar da bir anda zengin olmuş, şapka devrimi en çok onlara yaramıştı. Şimdilerin Ünlü Vakko’sunun eski sahipleri de şapka devriminin zengin ettiği gayr-i Müslimlerdendi. Çünkü o günlerin fiyatıyla bir şapka, bir aylık maaşa bedeldir.

Bu müthiş devrimden sonra ülkede başta tüm memurlar olmak üzere vatandaşlar şapka giymeye, giymeyenler ise hapislere atılmaya veya asılmaya başlandı. Ülkede şapka ithalatı yüzünden ciddi bir ekonomik kriz yaşandı. O dönemi yaşayan Rıza Nur şöyle söyler;

“Ekonomik olarak müthiş bir zarar. Milyonlarca lira dışarıya akıp gitti. Bundan da Yahudiler yararlandılar. İtalya ve Fransa’da mevcut yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular. İki-üç Frank kıymeti olan bu şapkalar en aşağı on liraya (120 Frank) satıldı. Bunların çoğu zımpara kâğıdı ile temizlenmiş kullanılmış şapkalardı.”

Bir ülkenin vizyonunu bir anda genişleten bu müthiş şapka İnkılabını protesto etmek için ülkede isyanlar, olaylar çıkmadı değil. Meselâ;

28 Kasım’da Sivas’ta çıkan ve “Şapka giymek istemiyoruz. Gâvur kılığına girmek istemiyoruz” naralarıyla bağırarak valilik binasına yürüyen halk asker tarafından durduruldu ve yürüyüşü tertip etme suçundan dolayı 2 hoca idam ile cezalandırılmış geri kalan ise, çeşitli sürelerde hapse mahkûm edilmiştir.

Aynı tarihlerde Erzurum’da halk, çifte minareli camii meydanında şapka aleyhtarı bir eylem yapmış bunun karşılığı olarak asker kalabalığa ateş etmiş 15 kişi vurularak öldürülmüş, biri kadın olmak üzere 13 kişi idam edilmiş, 80 kişi tutuklanmıştır.

Erzincan’da yaşanan hadise ise tam bir insanlık ayıbıdır. İstiklal Mahkemesi o tarihlerde şapkaya karşı çıktığı için Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi’yi gıyabında idama mahkûm eder. Fakat hocaefendiyi bulamadığı için bu idamı gerçekleştiremez. Bir sabah namazı vakti İbrahim Efendi ruhunu Allah’ına teslim eder. Çocukları babalarının ölüm haberini İstiklal Mahkemesine bildirir. Mahkeme tarafından köye bir müfreze gönderilir. Müfreze başındaki yetkili bu durumu kabul etmez. “Olmaz. bu adam kanuna karşı geldi mutlaka asmam lazım” der. Bunun üzerine kabir açılır. Şahitlerin huzurunda kanuna muhalefet etmek suçundan ceset asılır sonra tekrar gömülür.

24 Kasım’da Kayseri’de, 27 Kasım’da Maraş’ta, 17 Aralık’ta Rize’de, 31 Aralık’ta Ankara’da, 2 Ocak’ta Çorumda, 1 Şubatta Giresun’da halk eylemleri görülür. Sonuç yine aynıdır. “Bu yüksek ve önemli amaç” için binlerce kişi öldürülür yüzlerce kişi asılır. Onbinlerce kişi hapse atılır. Bu arada bu şehitlerden biri de herkesin bildiği rahmetli İskilipli Atıf Hoca’dır. Başka söze ve başka misale gerek var mı?

Ahmet Anapalı
Devamını Oku »

CHP Bir Dönem Fakir Halkı Ankara’ya Sokmamıştı

CHP Bir Dönem Fakir Halkı Ankara’ya Sokmamıştı

İttihat Terakki ve 1912 seçimleriyle başlayıp cumhuriyet döneminde CHP ile devam eden zihniyetin adı tek parti. Halkın eşekle, şalvarla meydanlara giremediği, tahta kaşık yapıp satmanın yasak olduğu yıllar.

Recep Peker, 1935 CHF programında yer alan ulusçuluk ilkesini açıklarken, bu ilkenin yalnızca partiye ait olmayıp devlete hâkim zihniyet olması gereğine işaret ettikten sonra kongre konuşmasında “Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir” diyerek durumu özetler. ‘Devlet örgütlenmiş ulustur’ düşüncesinden hareketle ve Atatürk’ün adı etrafında oluşturulan lider kültüne dayanarak, ideolojik ve ekonomik muhalefetin tasfiyesini ulusal misyon olarak ortaya koyan; devlet karşısında bireye özgürlük alanı bırakmamayı idealize eder Recep Peker.

Ve ona göre Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes CHP’nın doğal ve potansiyel üyesidir. Türkiye’de din telakkisinin vatandaşların teninden içeri nüfuz etmediğini söyleyen Recep Peker’in gerçek kutsalın din değil cumhuriyet inkilabı olduğu kanaatini taşıdığını, laiklik politikasının temelini ise dinden bahsetmemenin oluşturduğu görüşünde oluştuğunu da ekleyeyim. Peker, Kemalizmin ideolojisini yapmaya çalıştığı Ülkü Dergisi’nde Atatürk’ün Büyük Nutuk’unun Türkün yeni mukaddes kitabı, Halkevleri’nin de bu inancın mabedleri olduğu fikrini savunuyordu.

Gözümüz sizi görmesin!

Aşık Veysel’de Yamalı Elbisesinden Dolayı Ankara’nın Merkezine Alınmamış

Aşık Veysel’in torunu Halil Süzer anlatıyor: “Dedem köylü kıyafeti giyiyordu. Elbisesi de yamalıydı. Ayakkabı olarak çarık giyiyormuş. Hatta çarığı bile yamalıymış. O dönemin fakirliğinin getirdiği durum bu. Zabıta polisleri onu Ulus’tan atmışlar” derken onun Atatürk’ü ziyaret etmek istediğinden falan söz etmiyor. Bu kılıkla sokakta görünmesine izin verilmeyen insanın köşke alınamamasında da şaşılacak bir şey yok zaten. Ancak o yılların Ankara’sında yaşayan herkesin maruz kaldığı muameleydi bu.

Başkent Ankara’nın en merkezi bölgesi olan Ulus Meydanı’na çarıkla, şalvarla ve merkeple girilemeyeceğinin belediyece yönetmeliğe bağlandığı, çarşı pazarda tahta kaşık satılmasının ‘Ormanları koruyoruz’ denilerek yasaklandığı dönemdir bu.

Cumhuriyet elitlerinin İstanbul’un Beyoğlu’su saydığı ya da öyle görmek istediği de hepi topu çapı 300 metrelik bir alandır. Meclis, Ankara Palas, Karpiç lokanta/gazinosu ve milletvekillerinin büyük kısmının kaldığı Taş Han’dan oluşuyordu sınır. Az ilerde Hacıbayram Camii, biraz yürüyünce Tahtakale Hamamı ve nihayet Samanpazarı. Şayet yanlış bilmiyorsam Bentderesi’ne taşınmadan evvel ilk genelev de Ulus’tan Dışkapı’ya giden yol üzerindeydi. Yani çemberi geniş tutsanız çağı 500-600 metrelik dairedeydi her şey. Yeni başkente yerli halk dışında gelen ve çoğu da buranın İstanbul kurtulana kadar geçici ikamet olmasını dileyenler için bu mekânlar dışında gidilecek bir yer yoktu; dolayısıyla Türkiye’ye gelip Ankara’nın siyaseti konusunda fikir sahibi olmak isteyen yabancı gazeteciler ve diplomatlar da buradaydılar. Atatürk Ankara’yı onlar için cazip kılmaya çalışıyor, sınırlı sayıdaki mekâna kendisi de giderek oraların canlanmasını teşvik ediyordu, ama pek çok elçilik Ankara’yı içine sindiremediği için uzun süre vagondan çıkıp bir binaya yerleşmeye yanaşmadı.

TBMM’nin ilk kanunu

TBMM’nin açıldığı ilk gün yani 23 Nisan 1920’de kabul ettiği ilk kanun ‘Ağnam Vergisi’nin yani köylülerden alınan koyun vergisinin kaldırılmasını amirdi. Ancak daha sonra halk Yol Vergisi ve Bekârlık Vergisi gelince neye uğradığını anlayamadı. 1921’de kabul edilen Yol Vergisi 18-60 yaş arasındaki erkeklerin ya dört günlük işçi yevmiyesi tutarında para ödemek ya da üç gün yol inşaatında çalışmak zorunda tutulduğu vergiydi. 1934 Nisan başında meclise sunulan Bekârlık Vergisi ise nüfusun artmasını teşvik amacına dönüktü.

Bağlum Köyü’nden eşeğiyle Ankara’ya gelen Abdullah adında bir köylüye atfen dilden dile anlatılan bir hikâye var:

Abdullah Efendi eşeğiyle Ulus Meydanı’na girmeye çalışırken polis tarafından, “Meydanın manzarasını bozuyorsun, buradan eşekle geçmenin yasak olduğunu bilmiyor musun?” denilerek önü kesilmiş. Öfkelenen köylü, “Yol vergisi verirken manzarayı bozmuyorduk da, şimdi mi bozuyoruz” diye karşı gelmiş polise. Ve rivayet edilir ki bu olaydan sonra eşeğine Recep adını koymuş ve genelde çevresinde fazla sayıda insanın olduğu ortamlarda ‘Recep Recep’ diye bağırarak hayvanı çağırmaya başlamış. Olayın CHF Genel Sekreteri Recep Peker’in kulağına kadar gittiği, hatta bir akşam Atatürk’ün sofrasında anlatıldığı söylenir.

Avni Özgürel
Devamını Oku »

Merzifonlu Vezir Camisinin Fuhuş Yeri Yapılması

Merzifonlu Vezir Camisinin Fuhuş Yeri Yapılması-Sirkeci tren istasyonu giriş kapısındaki Merzifonlu Camisi 1927 yılında satılarak cami olma özelliği ortadan kalktı.
-Sirkeci Camisinde mimari değişiklik yapanlar önce minareyi yıktılar sonra da kubbeyi-Sirkeci sazevi adıyla içkili, dönsöz gösterileri yapılan bir fuhuş ve eğlence merkezine dönüştürüldü.
-1980’li yıllarda çevre esnafının Turgut Özal’dan “yeniden cami olarak yapılması” istekleri olumlu karşılandı ve Merzifonlu camisi yeni baştan yapıldı.

Adana’dan Haziran 2010’un son günlerinde tatilimi geçirmek üzere gerçekleştirdiğim gezinin belki de belleğimde unutulmayan en önemli olayı İstanbul Sirkeci tren istasyonu girişinde bulunan Vezir Merzifonlu Kara Mustafa Paşa camisinde gördüğüm çelişkilerin fotoğraflarını çekmem ve çarpıcı bilgilere ulaşmam idi.

Sıcak bir yaz gününde Zeytinburnu istasyonunda banliyö treni ile başlayan yolculuğumun son durağı Sirkeci istasyonunu oldu. Vakit öğle üzeri idi. Caminin yepyeni hali ilk dikkatimi çeken husus idi. Cami içinde Semerkant TV’nin elemanları kamera ve diğer çekim cihazlarını hazırlamışlar, karşılarında bulunan yetkili kişiyi konuşturuyorlardı. Adı geçen kişi ise Büyükşehir belediyesinden Koç Kütüphanesi Müdürü idi. Ve onun ağzından çıkan şu sözler çok ilginç idi. “1927 yılında kiraya verilen tarihi Merzifonlu camisi, sonraki yıllarda ibadet etme özelliğini kaybetmiş. Ve camiyi elinde tutan şahıslar önce minaresini yıkmışlar ve daha sonra da sazevi-pavyon olarak kullanılmış. 1980’li yıllarda zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı ziyaret eden çevre esnafları tarihi caminin yeniden yaptırılması ricasında bulunmuşlar. Turgut Özel, Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’a cami arsasının temizlenerek yeniden aslına uygun olarak yapılması görevini verdi. Ve Merzifonlu camisi Osmanlı mimari tarzında yenilenmiş hali ile yapıldı”.

Caminin en son hali ile fotoğraflarını çektim. En son yapımı esnasında giriş kapısı üzerine yerleştirilen Osmanlıca kitabesini de çözümledim. Bakınız neler yazıyordu: “Oldukta Merzifonlu vezir cami-i küşad Şad oldu ehli belde-i ve ervahı müslimin İhya edildi tarzı kadim üzere bittamam Tarihi geldi. Böylece hayratı mü’minin, sene 1408” Bu sözlerin sade Türkçe ile anlamı ise şöyle idi: Vezir Merzifonlu’nun camisi yeniden yapıldı. Belde müslümanlarının ruhu şad oldu. Yeni tarz ile tamamen yenilendi. Tarihi geldi müminlerin hayır eserinin, sene hicri 1408”. Öncelikle hicri 1408 yılının karşılığını buldum: 1987 yılına karşılık geliyordu. Kitabenin hicri tarih şifresinin çözülmesi bilgileri, gerçekten de aynı caminin 1980’li yıllarda dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yakın desteği ile yeniden cami haline getirilmesi görüşlerini doğruluyordu.

SİRKECİ SAZEVİNDEKİ NAĞMELERİ HATIRLADIM

1972 yılında gitmiştim İstanbul’a, Üniversite eğitimi için. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde öğrenci olduğum o yıllarda yolum sık sık Sirkeci’ye de uğrardı. Tren istasyonunun köşesindeki Sirkeci Sazevi vardı. Anadolu’dan İstanbul’a ilk kez gelen veya içki içerek dansöz seyretmek isteyenlerin buluşma yeri idi. Çıplak bedenleri ile klarnet ve saz eşliğinde çıplak vaziyette gerdan kırarak oynamaya başlayan dansözlere karşı nara atan, elindeki içki kadehi ile kendinden geçen insanların gürültülerini hatırladım. “Burada sazevi vardır, kadınlar da keyfimize göredir” görüşünde olan insanların uğrak yeri idi, Sirkeci Sazevi. O yıllarda hiç düşünmemiştim adı geçen saz evi’nin bir zamanlar cami olduğunu.

MERZİFONLU CAMİSİNİ SATANLAR, YIKANLAR VE SAZEVİ YAPANLAR

İstanbul’un kültür tarihi ile ilgili yaptığım araştırmalar sonucu adı geçen Cami’yi 1683 yılında II. Viyana kuşatmasını gerçekleştiren ve Osmanlı ordusunun ağır bir yenilgi alması üzerine askeri başarısızlığının bedeli olara idam edilen Başvezir Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kendi servetini ortaya koyarak yaptırdığı bir cami idi. Osmanlı başkentine adım atanların buluşma yeri olduğu Eminönü ve Sirkeci yöresine gelenler adı geçen camide ibadetlerini yapmışlar, Merzifonlu Vezir’e de hayır duasında bulunmuşlardı.

Ancak her ne hikmetse 1927 yılında çıkarılan camilere düzen verme kanunu çerçevesinde lüzumsuz olarak görülen cami dönemin yöneticileri tarafından satılmıştı. Satın alanlar da daha sonra 1940’lı yıllardan itibaren bir zamanlar cami olan binanın mimari görünümünü değiştirmişler, önce minaresini yıkmışlar ve iç salon kısmında da değişiklik yapmışlardı. Cami’de bu değişikliklerin olduğu yılarda İstanbul Müftülüğü, Valilik veya Hükümetten bu olmaya en ufak bir müdahale olmamıştı. Biraz da İstanbul’un tarihi kartpostallarına baktığımda Sirkeci istasyonunun yanı başında birkaç cami birden görünüyordu. Diğer camilerde yıkılmıştı. Sirkeci tren istasyonunu gereksiz pisliklerden temizlediklerini düşünen “durumdan vazife çıkaranlar” elleri titremeden camileri ve bu arada vezir Merzifonlu camisini de yıkmışlardı. Allahın evi olan bir camiyi yıkan veya satan kişi Allahın nezdinde kıyamete kadar rahat yüzü göremeyecek olan din düşmanı idi. Merzifonlu Vezir camisinin son yüzyılda yaşadıklarını öğrendikten sonra: Sadece bu cami mi bu olayı yaşadı, yoksa İstanbul ve Anadolu’nun her yerinde de benzer olaylar oldu mu? Sorularının cevaplarını aramaya başladım.

Merzifonlu camisinin yeniden yapım planı giriş kısmı Bu satırları yazarken şu sözler kulaklarımı çınlattı: “Zulüm ile abad olanın akibeti berbad olur”

Cezmi Yurtsever

Devamını Oku »

Kemalistlerin Ağa Babası İngiliz Ajanı Çıktı

Kemalistlerin Ağa Babası İngiliz Ajanı Çıktı
Ulusalcı-Kemalist çevreler tarafından ‘Türkçülüğün kurucularından’ ve ‘Türk dostu’ olarak tanıtılan Musevi asıllı Armin Hermann Vambery’in Siyonizm’in ilk casusu olduğu ve İngilizler adına ajanlık yaptığı ortaya çıktı. 1870 yılında Budapeşte Üniversitesi’nde Türkoloji kürsüsünü kuran ve 1910 yılında kurulan Turan Cemiyeti’nin Onursal Başkanı olan Vambery, Osmanlı toprakları Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için çalışan Theodor Herzl’i Sultan II. Abdülhamit ile görüştüren kişi olduğu da belirlendi.Ulusalcı-Kemalist çevrelerde ‘Türklerin dostu’ olarak tanınan ve tanıtılan Musevi asıllı Armin Hermann Vambery’in, yüklü miktarda para karşılığında İngilizler için Orta Asya’da casusluk yaptığı ve Yahudiler için Filistin’de toprak isteyen Siyonizm’in ideologu Theodor Herzl’i Sultan II. Abdülhamit ile görüştüren kişi olduğu ortaya çıktı.

KEMALİST ÇEVRELERCE ‘TÜRK MİLLİYETÇİSİ’ OLARAK TANITILIYOR

Kemalist çevrelerce dünyada ilk ‘Türk Derneği’ni Budapeşte’de açtığı ve Budapeşte’deki üniversitede Türkoloji kürsüsünü kurduğu için ‘Türk dostu’, ‘Türk milliyetçisi’ olarak lanse edilen ünlü oryantalist Armin Hermann Vambery ile ilgili çarpıcı gerçekleri Türkiye’de ilk kez habervaktim.com açıklıyor. Şimdiye kadar ulusalcı-Kemalist çevrenin ‘Türk dostu’ diyerek sahip çıktığı ve aynı zamanda 1910′da kurulan Turan Cemiyeti’nin Onursal Başkanı Vambery’le ilgili bilinmeyenleri, Eski MOSSAD Direktörü ve İsrail Ulusal Güvenlik Kurulu Sekreteri Efraim Halevy’in Londra’da bir sinagogda açıkladı.

MOSSAD DİREKTÖRÜ: SİYONİZM’İN İLK CASUSU

Halevy, 8 Kasım 2009 tarihinde Londra’daki Hamsptead Sinagog’unda İsrail istihbarat tarihi üzerine yaptığı konuşmada “Siyoizm’in İlk Casusu” diye tanımladığı Vambery ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Konuşmasının bir kısmı National Post’ta da yayınlanan Halevy, İsrail istihbarat tarihinin 19. yüzyıla kadar geriye gittiğini belirterek, Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl ve Siyonizm’in ilk casusu diye tanımladığı Armin Vambery’in İstanbul’daki buluşmaları üzerine ilginç bilgiler verdi.

SULTAN ABDÜLHAMİT’LE GÖRÜŞMEYİ O AYARLADI

Halevy’e göre, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için Sultan Abdülhamit’le görüşmek isteyen ancak bir türlü saraya girmeyi başaramayan Theodor Herlz, Osmanlı paşalarının güvenini kazanmış olan Macar Yahudisi Armin Vambery’e gitti. Yüklü miktarda para karşılığında Vambery, saraydaki tanıdıklarının da yardımıyla Herzl’i Sultan Abdülhamit ile görüştürdü. Sultan Abdülhamit’e Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm borçlarını ödemesi karşılığında Filistin’i isteyen Herlz, istediğini alamayarak geri dönmüştü.

‘TÜRK’ OLUP SADRAZAM’A SEKRETER OLDU

Herlz’i Sultan Abdülhamit’le görüştüren Vambery’in hayat hikayesi hakkında bilgi veren eski MOSSAD Direktörü Havely göre, kadın terzisinde çırak olarak işe başlayan Vambrey, okula gitmek için bulduğu destek sayesinde 16 yaşına geldiğinde 10 dil konuşabiliyordu. 20 yaşına geldiğinde Osmanlıca’yı çok iyi konuşabilen ve Osmanlı kültürüne hakim olan Vambery İstanbul’a hareket etti ve kısa bir süre sonra ‘Türk’ olup, bir Osmanlı generaline (Sadrazam Keçecizade Mehmet Fuat Paşa) sekreter oldu. Keçecizade Mehmet Fuat Paşa, Osmanlı döneminin en ünlü Masonlarından biri olarak tanınıyor.

KENDİSİNİ SÜNNİ DERVİŞİ OLARAK TANITTI

İstanbul’da kısa süre içerisinde Osmanlı İmparatorluğu içerisinde konuşulan 20 dile ve lehçeye hakim olan Vambery, Türkçe-Almanca sözlüğü de yazdı. Halevy, Vambery’in Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunduğu sırada kendisini Sünni bir derviş olarak tanıttığını ve daha önce hiçbir Avrupalı’nın çıkmadığı gezilere çıktığını söyledi. Halevy’e göre, Mekke’den gelen bir grup hacı kafilesine katılan Vambery İran, Buhara ve Semerkant’ı gezdi ve ardından 1864′te “Orta Asya’ya Seyahatler” isimli bir kitap yazdı.

DÖRT KEZ DİN DEĞİŞTİRDİ, İNGİLİZLERE CASUSLUK YAPTI

Orta Asya seyahatinden döndükten ve kitabını yayınladıktan sonra Vambery Budapeşte Üniversitesi’nde Doğu Dilleri Profesörü olarak atandı ve burada 40 yıl boyunca araştırmalar yaptı. İsrail istihbaratı MOSSAD’ın Vambery’in yolunda gittiğini söyleyen Halevy, Vambery ile ilgili şimdiye kadar bilinmeyen bir gerçeği de açıklamış oldu. Vambery’in dört kez din değiştirdiğini ve akademik çalışmalarıyla eş zamanlı olarak hem Osmanlı hem de İngiliz istihbaratı görevlerini yürüttüğünü söyleyen Halevy, Vambery’in sadece İngilizlere istihbarat sağlamakla kalmadığını aynı zamanda Rusların Orta Asya’daki İngiliz menfaatlerine yönelik tehdidine karşı çalışmalar yaptığını belirtti.

HERZL’İ SULTAN’LA GÖRÜŞTÜRDÜ YÜKLÜ MİKTARDA PARA ALDI

Vambery’in bilgi toplayan ve onları anında kullanıma sokan bir ajan prototipi olduğunu kaydeden Halevy, Vambery’nin ikili oynayan bir casus değil, farklı konularda farklı hareket eden biri olduğunu kaydetti. Halevy’e göre Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’i Sultan 2. Abdülhamit ile görüştüren kişi de Vambery’ydi. Herlz, Vambery’e Sultan Abdülhamit ile görüştürmesi için yardım istediğinde, Vambery yardımı için yüklü miktarda bir para alıyor. Vambery’in Sultan Abdülhamit ile görüştürdüğü Theodor Herlz istediğini alamadı.

MOSSAD’IN ROL MODELİ

Vambrey’in gelecek nesiller için bir model olduğunu belirten Halevy, Vambery’in genellikle hedef seçtiklerinin dinindenmiş gibi kendisini gösterdiğini ve bu şekilde onların güven ve saygısını kazandığını söyledi. Havely, Vambery’in, kendisinin yolunda giden istihbaratçılardan farkını şöyle açıkladı: “O, onun (Vambery) yolunda gidenlerden bir konuda ayrıldı. Genellikle desteklediği hiçbir davaya gerçekte sadık olmadı. Onun tek davası, olabildiğinde para toplayabilmekti.”

(Mehmet Nedim Aslan, www.habervaktim.com, 12-2009)

Devamını Oku »

İzmir Suikastı Bahanesiyle Suçsuz Yere Asılanlar

İzmir Suikastı Bahanesiyle Suçsuz Yere Asılanlar

İzmir Suikasti bahanesi ile tevkif edilenlerden Kazım Karabekir, Cafer Tayar (Eğilmez), Ali Fuad (Cebesoy) ve Refet Bele ordunun baskısı neticesi beraat edecek, ama TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) milletvekillerinden altısı idam edilecekti:

(1) İzmit Mebusu Şükrü
(2) Saruhan Mebusu Abidin
(3) Eskişehir Mebusu Albay Arif
(4) İstanbul Mebusu İsmail Canbolat
(5) Sivas Mebusu Halis Turgut
(6) Erzurum Mebusu Rüştü Paşa

İstiklal Mahkemelerinde muhakeme edilenler içerisinde, Maliye Nazırı Cavid Bey ve arkadaşları da vardı. Bunlar İttihadcı idi. Suikastla bir münasebetleri olduğu ispatlanamadığı halde asılmışlardı. Bir ansiklopedide bu mesele hakkında şunlar yazılı:

Davanın Ankara safhasında ise, 'Kara Çete' diye anılan esbak Maliye Nazırı Cavid Bey ve arkadaşları yargılanmışlar; suikastla doğrudan ilişkileri kanıtlanmaksızın, geçmişin hesabı ve geleceğin endişesi ile içlerinden dördü asılmışlardır. (Cavid Beyden baska, Dr. Nazım, Ardahan Mebusu Hilmi ve Nail Beyler). Eski Başvekil Rauf (Orbay) Bey de gıyabında (o esnada yurt dışında bulunmaktaydı) on yıl kalebentliğe mahkum edilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 4, sahife 943
Devamını Oku »