Namaz

Namaz

Ey Aziz! Kul ile küfür arasında namazın terki vardır.” sözünden ne anladın? “Allahu ekber” niyetini işittin, şimdi de “Fâtihat-ül-kitab’ı dinle ki Muhammed Mustafa şöyle demiştir: “Fâtihasız namaz olmaz.” Ey Aziz! Hiç “Rabbime gidiyorum”a(Saffat,99)doğru yol aldın mı? Hiç “Allahu ekber” dediğinde mülk ve melekûtun varlığının yok olduğunu gördün mü? Hiç tekbirde “mahv”dan sonra “isbât”ı gördün mü? Hiç “Allah’a defalarca hamd olsun.” diye şükrettiğinde mahvdan sonra isbat nimeti hâsıl oldu mu? Hiç “Sübhânallah”ta onun tenzihini gördün mü? Hiç, “sabah”da insanların bidayetini, “akşam”da insanların nihayetini gördün mü? “Sabah ve akşam vakitlerinde Allah’ı teşbih ederim.”(Rum,17) ifadesi sana “Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın.”(Al-i İmran,27) âyetinin ne anlama geldiğini söyleyecektir.

Hiç “Veccehtü vechiye lillezî (Ben yüzümü çevirdim O na ki)”(En’am,79) âyetinin hakikati ile ihrâma girdin mi? Hiç âyette geçen “vechiye (yüzümü)”nin “yâ”sını “lillezî (O’na ki) nin ya’sında gark olmuş gördün mü? Hiç âyette geçen fetara (yarattı) fiilinde kendini kaybolmuş gördün mü? Hiç âyette geçen “es-semâvâti ve’l-arza (gökleri ve yeri)” ifadesindeki iki makama şâhit oldun mu? “Hayır, gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki... ”(Hakk’a,38-39) âyetinin hakikati budur. Hiç “millete ibrâhîme hanîfa (İbrâhim’in milletinden hanîf olarak)” ifadesinin hakikatini gördün mü ki İbrâhim şöyle dedi: “Ben müşriklerden değilim.”(En’am,79)

Burada Hz. Muhammed’e neden İbrahim'in milletine tâbi ol” dediğini bilirsin.Hiç, müslimen (Müslüman olarak)" kelimesi için istiğfar ettin mi?Hiç“Ben müşriklerden değilim" âyetini kendi fânî varlık tahtına vurup onun seni tanı kıldığını gördün mü? İşte bu durumda müşriklerden sonra sadık olursun. Kişi “Ben müşriklerden değilim’de yok olursa, müşriklik ona ne yapabilir ki? “Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.”(Rahman,26) ayetine göre müşrik nerededir?

“Şüphesiz benim namazım da ibâdetlerim de hayatım da ölümüm de hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allah mdır”(En’am,162) hakikatini gördükten sonra vaktin nâtıkı olursun, kalbin onun dili olur. Dil sohbet etmeye ve konuşmaya başlar. “Alemlerin Rabbi" demeyi ancak taklit yoluyla görmüştün. “Lâ şerike leh”in kendisi bu sözün anlamını sana söyler. Eğer tam olarak kulak verirsen “ve bizâlike ümirtu/bu şekilde emredildim”i bilirsin ve anlarsın. “Ben müslümanların ilkiyim.” sözünün sana müslümanlığı öğret­tiğini gördün mü? Evet, “Allah’a sığınırım.” hakikati bu makam­da meydâna gelir. “Allah’ın adıyla başlarım”dan önce söylemek gereklidir. “O Rahman ve Rahimdir.” onun zâta vurulmuş sıfat mührüdür. Bu, senin kapının üstüne koyduğun işârete benzer. “Elhamdülillah” bu tertibe göre şükürdür, “er-Rahmâni’r-rahîm” Allah’tan sonradır, yâni sıfatlar ve “âlemlerin Rabbi”nin zâtı diğer bir mühür olan “Allah” ile birhkte güzel olur. “er-Rahmâni’r- rahîm” Allah ile güzel olduğu gibi, “Allah” ile “billâh” bir oldu­ğunda “er-Rahmâni’r-rahîm”in tekrârı burada zarûret olur.

Yazık ki hiç anlamayacaksın. “Din gününün mâlikidir.” dünyayı âhiret aynasında görmektir ki âhiretin dünyada bir yeri yoktur. Ey Aziz! Eğer Fâtiha Sûresi’nden birazcık şarab-ı tahûr içmiş olsaydın “Rableri onlara tertemiz bir içki sunmaktadır.”(İnsan,21) sözüyle ne demek istediğimi anlardın. Bununla sarhoş olup sonra yeniden uyansan, “Ancak sana kulluk ederiz.” hakikatini kemer gibi beline bağlaşan ve önceki hâlini hatırlasan “Yalnız senden yardım dileriz, sözünün hakikati ortaya çıkar. Sonra sende fazilet zuhur eder ve cemâli görme arzusu meydâna gelir, böylelikle “Bizi doğru yola ilet.”(Fatiha,6)dersin.

Sonra seninle bu şaraptan içen arkadaşlarını hatırlar. “Ken­dilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna.” dersin. Sonra mahrumları ve kovulmuşları kapıda kalmış görürsün. İnsan­lar dışanda, sen ise evde oturduğun hâlde “Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!”(Fatiha,7) dersin. Sonra “Fâtihasız namaz olmaz.” hadîsinin ne mânâya geldiğini öğrenirsin. Fâtiha olmaksızın namaz olmaz. Fâtiha’nın ne demek olduğunu öğrendiğin hâlde daha ne diye “Ben de namaz kılıyorum.” diye söyleniyorsun. Heyhât ki heyhât! Sakın ömrünü yabancılık rüzgârına verme, âşinalık kurmaya dikkat et!

Aynülkudat Hemedani – Temhidat (Dergah yay.)
Devamını Oku »

İnsanların Üç Çeşit Fıtrat Üzere Yaratılması


İnsanların Üç Çeşit Fıtrat Üzere Yaratılması






Ey Aziz! Bil ki halk-ı cihan üç kısımdır. Allah onları üç çeşit fıtrat ve hilkat üzere yaratmıştır. Halk-ı cihanın birinci kısmı şekil ve sûret bakımından insana benzerler fakat insanın mânâ ve hakikatinden uzaktırlar. Kurân bu kimseler hakkında şöyle haber vermektedir: “Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta yolca daha da sapkındırlar.”(Furkan,44) Neden böyledirler? Zira onlar hakkında “İşte bunlar gâfillerin ta kendileridir.”(Araf,179) âyeti gelmiştir. Hayvandan daha aşağı olan bu güruh için açıklama yapmak gereksizdir. Bu kimselerin Kur’ân’da zikredilmelerinin sebebi, Hz. Peygamber’in dostlarının ne kadar değerli olduğuna işâret etmek içindir. Hz. Muhammed’e şöyle buyurdular: Seni, Selmân, Süheyb, Bilâl, Hilâl, Sâlim, Ebû Hureyre, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Mes’ûd ve Übeyy b. Kâ’b için gönderdik, yoksa Ebû Leheb, Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Abdullah b. Selûl için değil. Ey Muhammedi Senin bunlarla ne işin olur? “Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler.”(Hicr,3) Başka bir yerde ise “Onları bırak; kendilerine söz verilen güne kavuşmalarına kadar dalıp oynasınlar.”(Mearic,42) buyurmuştur.

Ey Muhammedi Bu âsîlere “De ki: Ey kâfirler!”(Kafirun,1) Siz insa­nın sûretine, biz ise hakikatine sâhibiz. Siz hayvanlık âleminde zorluklar içinde yalnızsınız, biz ise ilâhı âlemde kolaylıklar için­deyiz. Siz bunlar gibi olmayı istemeyin, zîra bu elbise onlar için dikilmemiştir. Bunların nasîbi isyan, cehâlet ve geride kalmak olmuştur. “Eğer yüz çevirecek olurlarsa bir yıldırımla sizi uyarırım, de.”(Fussilet,13) “Seni yalanlarlarsa, ‘Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim’ de.”(Yunus,41) Herkes bizim gibi olsaydı fitratın bir olması gerekirdi, “Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzere toplardı. O hâlde, sakın câhillerden olma.”(En’am,35) âyeti bunun böyle olmadığını gösterir.

Bu anlamda başka bir yerde ise “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn îman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?”(Yunus,99) buyurmuştur. Ey Muhammedi Senin risâletin onları temizleyemez, irâde iksîri onları senin nübüvve­tinden mahrum bırakmıştır. Ey Muhammedi “O konuda senin yapacağın bir şey yoktur.”(Al-i İmran,128)

“Onlar ihtilâfa düşmeye devam edecekler.”(Hud,118) Zîra yaratılış bakımından farklı var edilmişlerdir ve doğrusu yapılacak bir şey yoktur. “Onları halketti ve Rabbinin kelimesi tamam oldu.”(Hud,119) bu mânâdadır. Sen yine de onlara her sûrette öğüt ver, “Önce en yakın hısımlarım uyar.”(Şuara,214) Ancak öğüt versen de vermesen de bunlar ehliyet kazanmayacak, îman ve hakikat ehli olmayacaklardır. “Onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.”(Bakara,6) Zîra gaflet ve cehâletten bir perde onların kalp gözlerini kapatmıştır, neyi görecekler? “ Anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler koyduk.”(En’am,25) Başka bir yerde “Kur’ân okuduğun zaman senin ile âhirete inanmayan kimseler araşma görünmeyen bir perde çekeriz.”(İsra,45) buyurulmuştur. Bu perde nedir bilir misin? Yakınlığa rağmen uzaklık perdesidir. “Sanki bunlara uzak bir mesâfeden sesleniliyor da anlamıyorlar.”(Fussilet,44) âyeti buna delâlet etmektedir.

Halk-ı cihânın ikinci kısmını, hem şekil ve sûret hem de hakîkat îtibâriyle Âdem’den ve Âdem’in hakikatinden olan insanlar oluşturur. “And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onla­rın karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”(İsra,70) Buradaki üstünlük altın ve gümüşe sâhip olma bakımından değildir, aksine hakîkat cihetiyledir ve onlardaki bu kıymet kendilerinden kaynaklanmaz. Âdem, “Ona ruhumdan üfledim.”(Hicr,29) hakîkatince kudsî ruh ile müzeyyen olduğundan dolayı meleklerin secdesine mazhar olmuş, her bir insanın cam kudsî ruhla dolmuştur. “Ve onu, rûhu’l-kuds ile destekledik.”(Bakara,87) âyetinin mânâsı budur.

Birinci kısımda zikredilen insanlar, dünyada iken bile cehen­nemdedirler. “Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta olduk­ları kalplerini paslandırmıştır. Hayır, şüphesiz onlar, kıyâmet günü Rablerini görmekten mahrum bırakılacaklardır.”(Mutaffifîn,14-15) Bugün mârifetten perdelidirler, yarın ise Allah’ın rü’yeti ve müşâhedesinin hasretiyle mahrum kalacaklardır.

İkinci kısım ise bugün hakikat ve mârifete sâhiptirler, kıyâmette ise rü’yet ve vuslata ereceklerdir. Bu sebeple her iki dünyada da cennettedirler.

Nitekim “Şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler. Kötüler de cehennemdedirler.”(İnfitar,13-14) buyurulmuştur. Bunların makamları ve tahtları a’lâ-i illiyyîndedir. “Hayır! Andol- sun iyilerin kitabı İlliyyûn’dadır. İlliyyûn nedir, bilir misin? içinde ameller kaydedilmiş bir kitaptır. O kitabı, Allah’a yakın olan­lar görür.”(Mutaffifin,18-21) Onlar kurbet ve mârifet, yücelik ve şeref bulurlar. “Allah’ın, yeryüzünde insanların ihtiyacını görmek için yarattığı kullan vardır.” ifadesinde bildirilenler bu topluluktur. Allah’ın has kulları olan bu kimseler şefaat makamına sâhiptirler. “Onlar ancak Allah’ın râzı olacağı kimse için şefaat ederler.”(Enbiya,28) İnsanlar onların varlığı sebebiyle pek çok dünyevî ve uhrevî menfaate sâhip olurlar.

Halk-ı cihânın üçüncü kısmı ise dînin özüne erişmiş, yakînin hakikatini tatmış ve ilâhî gayretin himâyesine girmişlerdir. “Velîlerim kubbelerim altındadır benden başkası onları bilemez.” Bu kimselerden bütün yönleriyle söz etmek mümkün değildir. Çünkü ifâde onları anlatma konusunda yetersiz kalır, halkın idrâki onları kavrayamaz. Bu konuda ancak örtülü bir şekilde ve remzen söz edilebilir.

Halkın bu kimseler hakkında bilgileri temsil ve teşbihten öteye geçmez. “Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz.”(Yunus,36) Yazık, gerçekte biz de böyle bir teşbih ile kayıtlıyız ancak “Müşebbihe” zümresinden olana da lanet edip durmak­tayız. “Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.”(Mümin,44) Kur’ân’da bu topluluğa kısaca şu şekilde işaret edilmiştir: “Allah’a verdikleri ahdi yerine getiren nice erler vardır.”(Ahzab,23) Bu ahit nasıl anlatılabilir? Ona nasıl işaret edilebilir? Anlatılsa kim anlayabilir? Başka bir yerde Hak şöyle buyurdu: “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.”(Al-i İmran,190) Tüm bu incelikleri açıklayabilmek için “lübb ’e ulaşmak gerekir, ancak “lübb”e de ulaşınca ne anlatılabilir ki? Lübb den bir husûsiyet hâricinde söz edilemez. Hz. Peygamber’e remiz ile ancak şöyle demiştir:

“Selâm olsun İlyâsîn’e!”(Saffat,130)

Üçüncü kısma mensup bu kimseler, Seyyidü’l-mürselîn Hz. Muhammed’in kardeşleridir ve “Sen olmasaydın âlemleri yaratmaz­dım.” sıfatına sâhiptirler. Eğer Hz. Peygamber’in varlığı bu tâife ile berâber olmasaydı, mevcûdat ve mahlûkat kendiliğinden belirip ortaya çıkamazdı. “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”(Al-i İmran,131) Hz. Peygamber’in “Keşke kardeşlerimi görebilseydim!” dediği topluluk budur. “Bize eşyânın hakikatini göster!” sırrından bu topluluğun nasibi vardır. Hz. Peygamber bu insanlardan şöyle haber vermiştir: “Allah’ın öyle kullan vardır ki onların kalpleri güneşten daha parlaktır, fiilleri peygamberlerin fiilleri gibidir, Allah katındaki mertebeleri şehitlerin mertebesidir.”

Yani onların kalbi güneşten daha parlaktır, güneş onun yerini nasıl tutsun? Buradaki ifadeler teşbîhî ve temsilidir, zîra o âlemde kal­bin nûru güneş şeklinde görünür. Ancak kalbin nûrunun dünya güneşine nispeti, güneşin dünyadaki kandile nispeti gibidir. Onların fiilleri peygamberlerin fiilleri gibidir, ancak peygamber değildirler, mûcizelere benzer kerametlere sahiptirler. Şehit olmadıkları hâlde şehitlerin mertebesine ulaşmışlardır. Şehitlerin mertebesi ise âyette “Bilakis onlar Rableri yanında diridirler.”(Al-i İmran,169) şeklinde açıklanmıştır.

Bu topluluk bir an bile huzur ve müşâhededen uzak kalmaz­lar. Yoksa şu hadîsi işitmedin mi? Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur: “Ben ümmetim içinde öyle bir topluluk biliyorum ki bunların Allah katındaki derecesi benim Allah katındaki derecem gibidir. Peygamber ve şehit değildirler ancak peygamberler ve şehitler onlara ve onların derecelerine gıpta ile bakarlar. Her biri birbirlerini Allah rızâsı için severler.”

Eğer Hz. Peygamberin derecesi bilinebilse o zaman bu top­luluğun derecesini bilmek mümkün olurdu. Bunu nasıl yapacaksın ki! Sakın burada velâyetin nübüvvetten daha yüce ve daha iyi olduğu hatırına gelmesin. Ey Aziz! Bu mertebede risâlet derecesi ayrı, imtiyaz, kurbet ve velâyet derecesi ayrıdır.

Aynülkudat Hemedani – Temhidat (Dergah yay.)




Devamını Oku »

Müktesep(Kazanılmış) İlim ile Ledünni İlim Arasındaki Fark

Müktesep(Kazanılmış) İlim ile Ledünni İlim Arasındaki Fark




Bil ki Hz. Muhammed’in (s.a.v) dış özelliklerine bakıp onu zahirî bir gözle değerlendirenler hakkında “Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler.”(Araf,198) âyeti gelmiştir. Ey Aziz! Diyo­rum ki yoksa sen Kur’ân’da “Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.”(Maide,15) âyetini hiç okumadın mı yâhut bu âyeti hiç duymadın mı? Hz. Muhammed’e nur denilir, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân’a da nur adı verilir. Nitekim âyet-i kerîmede “O’nunla beraber indirilen nûra [yâni Kur’ân-ı Kerîm’e] tâbi olanlar”(Araf,157) şek­linde buyurulmuştur. Sen Kur’ân’ı, beyaz kâğıt üzerine yazılmış siyah harfler olarak görüyorsun! Bil ki kâğıt, kalem ve satırlar nur değildir. O hâlde “Kur’ân Allah’ın kelâmı olup gayr-ı mahlûktur.” sözü nerede kaldı?

İnsanlar Hz. Muhammed’i suret, beden ve şahıs olarak gör­düler. İnsanlara onun beşer olması ve beşerlik yönü gösterildi. “De ki: Ben sizin gibi sâdece bir beşerim. Bana vahyolunuyor.(Kehf,110) âyeti bu mânâdadır. Böylece onlar bu makamda ‘‘Ve dediler ki: Bu nasıl resûl ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor.”(Furkan,7) şeklinde sözler sarf ettiler. Oysa onu basiret ve hakikat ehli kimselerin rûhuna ve kal­bine gösterdiklerinde, onun hakikatini gördüler. Bunlardan bazısı “Allah’ım bizi Muhammed ümmetinden eyle!” derken, bâzısı “Hz. Muhammed’in dostluğundan bizi mahrum bırakma!” dedi. Diğer bir grup ise “Allah’ım bizi Hz. Muhammed’in şefaatiyle rızıklandır!” diye dua etti. Eğer bu hâlde ve bu velayet makamında, ona beşer derlerse veya onu beşer olarak bilirlerse, kâfir olurlar. Şunu oku: “Dediler ki: Bir beşer mi bizi hidâyete erdirecek?”(Teğabun,6) Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle beyan buyurdu: “Ben sizlerden biri gibi değilim.”


Kur’ân’ın hakikati sıfat-ı mukaddestir, peygamberler ve velîlerin gönüllerini kendine bağlamıştır, zâten bu fırka ancak Kur’ân’la hayat bulur. Bu dediğim, kitapta yoktur, ancak yine de kitapta aranır. “Mushafın iki kapağı arasında olanın tamâmı Allah kelâmıdır.” sözü her iki ciheti tutmuştur. Fakat kitaptaki, “Muhakkak Kur’ân’ın zahiri ve batını vardır, batnın da yediye kadar batın vardır.” gerçeğini sâdece Kur’ân tâliplerine gösterdi­ler. Kur’ân âyetlerinin zâhiri ve yedi batına kadar batını vardır. Bir kimsenin zahir tefsîri idrak edebileceğini kabul ediyorum, fakat bâtın tefsirleri kim bildi, kim gördü? Başka bir yerde buyurdu ki: “Kur’ân yedi harf üzere indirilmiştir, hepsi de şâfî ve kâfidir,” Kur’ân gelini, güzelliğini Kur’ân ehline gösterdiğinde, onu yedi sûrette görürler ve sûretlerin hepsi de tamâmıyla şeffaftır. Bu sebeple “Kur’ân ehli, Allah ehlidir ve Allah’ın has kullarıdır.” şeklinde söylenmiştir. Kur’ân’ı okuyan “Bütün kitapların aslı onun yanındadır.”(Rad,39) hakikatine ulaştığında, Kur’ân’ın mânâsına ulaşır. Bu gerçekleştiğinde, Kur’ân’ın cemal güneşi, onu kendinde öyle mahveder ki artık ne Kur’ân, ne kâri ne de kitap kalır, aksine hepsi okunan ve yazılan olur.


Ancak bilirsin ki beşeriyetten başka bir hakikat, sûretten başka bir mânâ, bu bedenden başka bir can ve öz, bu âlemden özge bir âlem vardır.


Bizim için bu âlemden başka bir âlem vardır,
Cehennem ve cennetten başka bir mekân vardır,
Hür fıtratlılar başka bir canla diridir,
Onların, o tertemiz cevheri için başka bir mâden vardır.
Aşkın sermâyesi sarhoşluk ve rintliktir,
Hâfizlık ve zâhidlik için başka bir âlem vardır.
Bize derler ki, bu başka bir alâmettir,
Zira bu dilden özge başka bir lisan vardır.


“Bizden herkesin belli bir makamı vardır.”(Saffat,164) âyeti tamâmen bunu şerh edip açıklar. Bu âyet “Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı.”(Nahl,71) hakikatini ortaya koymuş, “İşte o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık.”(Bakara,253) gerçeğini âşikâr etmiş, “Her bilgi sâhibinin üstünde daha bir bilen vardır.”(Yusuf,76) sırrını zâhir kılmıştır. Bütün bunlar nedir? “Onun te’vilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş (râşih) olanlar.”(Al-i İmran,7) âyeti ne anlama gelir? İlimde râsih olan kimdir? “Hayır, o (sana vahyedilenler) kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde bulunan açık açık âyetlerdir,”(Ankebut,49) Bu “göğüs” nereden istenir? “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!”(Zümer,22) âyetindeki bu nur nerede aranır? “Şüphesiz ki bunda kalbi olan kimse için elbette bir öğüt vardır.”(Kaf,137)Bu âyetler, yolunu kaybedenlere tamamen yol kaybettirici, doğru yolda olanlara da yol göstericidir. Bu sebeple Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak ulemâ billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimselerden başkaları onu inkâr etmez.”


İlimler üç kısımdır: Birincisi insanoğlunun ilmi, İkincisi meleklerin ilmi, üçüncüsü mahlukat ve mevcûdâtın ilmidir. Bunların dışında dördüncü olarak bir de gizli ve saklı olan Allah ilmi vardır ki, bu gizli ilmi Allah âliminden başkası bilmez. Bilmem ki Allah âliminin kim olduğunu hiç bilebildin mi? “İlim Çin’de bile olsa arayınız.” sırrını bilmek için Çin ve Maçin’e gitmen gerekir. İşte o zaman “Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.” hadîsinin anlamını bulabilirsin. Oraya hangi yolla gidilmeli? Amel yoluyla… Ancak sâdece beden amelini kastetmiyorum, gönül amelinin de yolunu söylüyorum. Zîra “Kim bildiği ile amel ederse, Allah onu bilmediği ilimlere de vâris kılar.” buyurulduğu malumdur.


İnsanlara akılları nispetinde söz söyleyiniz.” iyi bir öğüttür. Ancak bu sayfalarda söylenen bâzı sözlerin muhatabı bu Aziz değildir. Aksine yazma vaktinde hazır olmayan muhibler hakkındadır. Onların da bu öğütlerden nasipleri vardır, maksat tamâmıyla sensin zannetme! Zîra bir kimse kendi makamında olmayan ya da fehminden yüksek bir söz işitse, onu anlama ve idrak etme ihtimali yoktur. Sen, ey Aziz! Kur’ân’ın bir grup veya yüz taife ya da yüz bin millete hitap ettiğini zannedersin. Aksine onun her âyeti veya her bir harfi, bir şahsa hitap eder. Belki bir şahsı başka, bir âlimi başka şekilde muhâtap alır. Bu sayfalarda yazılı olan ne varsa, her satırının makamı ve hâli, her kelimesinin maksadı ve muradı başkadır. Her bir tâlibe başka bir hitap vardır ki meselâ Zeyd’e söylenen, Amr’a söylenmiş olmaz. Hâlid’in gördüğü şeyi Bekir göremez.


Ey Aziz! Sen Ebû Cehil’in “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”(Fatiha,2) âyetini işittiğini veya anladığını zannediyorsun. O, Kur’ân’dan “De ki: Ey kâfirler!”(Kafirun,1) hitâbını işitti ve onun nasibi sâdece bu oldu. Oysa “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.” âyeti Hz. Muhammed’in nasibidir ve bu âyeti Hz. Muhammed işitti.

Eğer inanmıyorsan Hz. Ömer’den dinle ki o şöyle demiştir: “Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir’in aralarında konuştuklarının bir kısmım duydum ve anladım. Bâzen oldu ki duydum ama anla­madım. Öyle vakit de oldu ki ne duydum ne de anladım.” Ne dersin? Hz. Ömer’den esirgedi mi? Hayır, hâşâ ve kellâ! Ondan esirgemedi, fakat süt emen çocuğu büryan kebabı ve şekerli tatlılardan sakındırırlar ki midesine zarar vermesin. Ancak büyüdüğü vakit yemekler ve içecekler ona zarar vermez.Abdullah b. Abbâs ‘“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır.’(Araf,54) âyetinin tefsirini yapacak olsam, sahâbe beni taşa tutarlardı.” demiştir. Ebû Hureyre ise “Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır.(Talak,12)” âyetini şerh edecek olsam, insanlar bana kâfir derlerdi.” demiştir.


Abdullah b. Abbâs diyor ki: Bir gece sabaha kadar Hz. Ali ile birlikteydim. Besmelenin bâ’sını şerh ediyordu. Kendimi onun yanında büyük bir denize nispetle bir bardak mesabesinde gördüm. Deryanın sakini değilsen, deryadan ne alabilirsin? Elde ettiğin her şeyin bir haddi ve miktarı vardır. Denizci, denizi nasıl tarif ve tavsif eder? Ondan ne kadar alabilir? Zâten aldığı şeyi de yeniden kendi makamına, yâni denize döker. Karanın denizden ne haberi olur? “Karada ve denizde fesat çıktı.”(Rum,41) Halktan öğrenilen her şey kara ve karaya, Allah’tan öğrenilen her şey “Rahman Kur an ı öğretti.”(Rahman,1-2) sırrıyla deniz ve denize âittir.

Denizin sınırı yoktur, Onun dilediğinden başka O’nun ilminden bir şeyi ihâta edemezler.”(Bakara,255)
Ey Aziz ne düşünüyorsun? “Mü’min mü’minin aynasıdır.” hadîsinden bir parça bahsetmenin yeri geldi. Bir şey bilmeyip de bilmek isteyen kimse için iki yol vardır: Birincisi kişinin kendi kalbine yönelerek, orada bu iş üzerinde tefekkür ve tedebbür edip kalp yoluyla bilgiye kendi kendine ulaşmasıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber “Müftüler fetvâ verse de sen yine kalbine danış.” buyurmuştur. Yâni demiştir ki bir şey önüne geldiğinde, onu doğru kalp müftüsüne arz etmek gerekir. Eğer kalp fetvâ verirse Allah’ın emridir, yapabilirsin. Yok, eğer fetvâ vermezse onu terk et ve ondan sakın ki “Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (telkini) vardır, bir de meleğin lemmesi vardır.” buyurulmuştur. Kalbin fetvâ verdiği şey Allah’tan, reddettiği her şey de şeytandandır. Bu iki telkinden, kâfir Müslüman herkesin bedeninin nasibi vardır. Bizim işlerimizin zorluğu, müftümüzün nefs-i emmâre olma­sındandır ki “Çünkü nefis, dâima kötülüğü emredicidir.”(Yusuf,53) âyeti gelmiştir. Kimin müftüsü kalbi ise o müttakî ve saîddir. Kimin
de müftüsü nefis ise o hüsrandadır ve şakidir. Kendi kalbinden öğrenmeye istidadı olmayan bir kimse, bu ehliyette başka bir kalp sahibini arayıp sorar, “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”(Nahl,43) Bu şekilde bir başkasının kalbi, kendisi için ayna olur.


Ey dost! Kalpler iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmı Allah’ın kaleminin karşısındadır, üzerine “Allah kalplerine îmanı yazdı.”(Mücadele,22) âyeti yazılmıştır ve yazan Allah’ın elidir. Bunlar, bir şeyi bileme­diklerinde kendi kalplerine yönelerek öğrenirler. İkinci kısımda ise henüz tam olgunluğa ulaşmamış olanlar vardır. Ham kimse Allah’ in kalemle mukabelesine mazhar olamaz. O, kalbi Allah’ın levhi olan bir kimseden sorarak öğrenir. Böylece Allah’ı pîrin can aynasında görmenin nasıl bir şey olduğunu anlar. Pîr de müridinin can aynasında kendini görür, ancak mürit pirinin can aynasında Allah’ı görür.


Bu kimselerin durumu, hasta olan insanların tedavi olmak için kalkıp doktora gitmeleri ve deva aramalarına benzer. Doktor, onların hastalıklarına göre muhtehli reçeteler yazar. Eğer birisi “bu reçetelerdeki farklılıklar, doktorun bilgisizliğindendir” derse, yanlış söylemiş, cehaletini göstermiş olur. Zira reçetelerdeki farklılıklar, hastalıkların çeşitli olmasından kaynaklanır. Hastalıklar çeşitlidir, bütün hastalıkları bir illete bağlayıp bir reçete yazmak büyük bir cehalet ve hatâ olur, ne söylenmesi gerektiğini onlar bilirler.


Din ve İslâm’a ait hastalık, onu tek bir kalıpta görmekten kaynaklanır. Hz. Peygamber “İslâm beş temel üzerine binâ edil­di.” buyurup muayyen reçeteler vermiştir. Bu beş reçetede bütün mü’minlerin ilaç ve tedâvisi vardır. Ancak bâtın işinin ve kalbin gidişinin yazılmış bir ölçüsü yoktur. Bu sebeple müride farklı hastalıklar için farklı tedâviler uygulayacak tabîb-i bâzık olan bir pîr gereklidir.


Tedavi ve ilaç kullanımını terk edenlerin bu hastalığı iyileştirmede tabipten daha iyi olmaları gerekir, zira “Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi.”(Enfal,23) buyurulmuştur Sülük yolunda yürüyenler için hazık bir tabip gereklidir. Meşâyih şeyhe sahip olmayı icmâ ile farz kabul etmişler, bu sebeple de “Şeyhi olmayanın dini de yoktur.” demişlerdir. Mürşidin de halîfe kabul etmesi ve müritlerini terbiye etmesi bu yolun farzlarındandır. Eğer tamamım bilmek istersen Allah’tan dinle ki O şöyle buyur­muştur: “Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.”(En’am,165) Bâtınî hilâfetin anlamım başka bir yerde “Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa.. .”(Nur,55) şeklinde açıklamıştır. Beyit:

Kimseye kalbin gizli sırrından haber veremez,
Kendi kalbinin hâllerinden sakınamaz,
Kimse şeriat âlemini yerle bir edemez,
Bir insana kendinden gidilmez,
Perdelilere bu sebeple bakılamaz,
Kendisinde kaldıkça onun mahalline varılamaz.


Beşeriyet kilidi gönüllerde, gaflet bağı fikirlerdedir. “Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?”(Muhammed,24) âyetinin mânâsı budur. Allah’ın nusret ve fetihleri, âyette bildirildiği üzere “Allah’ın nusret ve fethi.. .”(Nasr,1) geldiğinde bu kilit gönülden kalkar. Böylece, “insanlara âfak ve enfüste âyetlerimizi göstereceğiz.”(Fussilet,53) âyetinin mânâsı ortaya çıkar, “Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi.”(Nuh,17) bitkisi büyür, kendinden yeniden doğar. Mülk ve melekûtu görür, mülk ve mâlikü’l-mülk olur. “Böylece biz,kesin îman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.”(En’am,75) sırrı ondan doğar.

Bu durumu Hz. ısa şöyle haber vermektedir: “İki kere doğ­mayan göklerin melekûtuna erişemez.” Yâni, anne karnından doğan kimse bu âlemi görür, kim de kendinden doğarsa o âlemi görür. “Onların bedenleri dünyada kalpleri âhirettedir.” sözünün mânâsı budur. Böyle bir kimse için “Onu göklerde ve yerde­ki gizlilikleri bilen Allah indirdi.”(Furkan,6)âyeti zamanının kitabı olur. “Nefsini bilen” kendisine yüz gösterir. “Rabbini bilir” vaktinin nakdi olur. “Yer başka bir yer hâline getirilir.”(İbrahim,48) makamından geçip “başka bir yer”e ulaşır. “Kalbim Rabbimi gördü.” hakikatini görür. “Rabbimin yanında gecelerim beni yedirir, içirir.” sırrını tadar. “Kuluna vahyedeceğini vahyetti.”(Necm,10) sözünü işitir.


Ey Aziz! Bu sırların cemâlinin sana aşikâr olmasını ister­sen âdetperestlikten el çek.Zira âdetperestlik, putperestliktir. “Babalarımızı bir din üzerinde bulduk.”(Zuhruf,23) diyen topluluğun nasıl azarlandığını görmez misin? Mahlûkattan işittiğin her şeyi unut! Zîra “Zeamû (iddia ettiler) kelimesi kişinin ne kötü bir bineğidir!” denilmiştir. Her ne duyarsan duymazlıktan gel ki “Söz taşıyan cen­nete giremez.” Bir şeyi gördüğünde görmezlikten gel! “Birbirinizin kusurunu araştırmayın.”(Hucurat,12) buyurulmuştur. Sana müşkil gelen bir şeyi kalbinden başkasına sorma! Sabırlı ol ki böylece “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu.”(Hucurat,5) sırrına eresin. “(O kul) Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi”(Kehf,70) sırrınca Hızır’ın nasihatini kabul et.

Zaman gelir “Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.”(Enbiya,37) sırrını kendi gösterir. Talep et ki, “Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir.”(Talak,1) hakikatini çabuk bulasın. Şayet gidersen bulur ve görürsün, gitmedikçe erişe­mezsin. “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerin­den öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler!”(Mümin,82) “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!”(Nisa,97) âyetleri seyr ü sefer için bir emirdir. Eğer gezersen her menzilde acâyip âlemler görürsün. “Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur.”(Nisa,100) Bu şekilde her menzilde sana öğüt verirler, sen de öğüt alırsın. “Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü hatırlatmak mü’minlere fayda verir.”(Zariyat,55)
Bütün bu âyetleri, “Takvâ sâhiplerine va’dolunan cennetin misâli…”(Ra’d,35) âyetinde bildirildiği üzere misal kabul edersen, seni büyük sedlerin ve dağların atılmış renkli yün gibi olduğu bir yere eriştirirler. “Dağlar da didilmiş renkli yünler gibi atılacaktır.”(Karia,5) “Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar.”(Kehf,94) sırrını sana gösterirler.

Bunların insan bedeninde hangi sıfatlar olduğunu bilir, Deccâl’in nefs-i emmârenin bir hâli olduğunu anlarsın ki “Senin en büyük düşmanın iki yandan seni kuşatan nefsindir.” buyurulmuştur. Sonra “Hakk’m cezbelerinden bir cezbe insanların ve cinlerin cümle ameline denktir.” sırrı yüzünü gösterir, seni öldürüp fani kılar. Böylece “Kim yeryüzünde yürü­yen bir ölü görmek isterse İbn Ebî Kuhâfe’ye (yani Hz. Ebûbekir’e) baksın.” hakikati belirir. Sonra “Ölü iken dirilttiğimiz.. .”(En’am,122) sırrıyla hayat bulursun. Beka bulduğunda, ne yapman gerektiğini sana söylerler. “Ama bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.”(Ankebut,69) hakikati ile seni aşk potasına koyarlar, ateş seni tamamen yaksın diye her an sana şöyle derler: “Allah uğrunda, hakkım vererek cihat edin.”(Hac,78) Tamamen yandığında artık nur olursun ki “Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir.”(Nur,35) buyurulmuştur. Senin kendi nûrun bâtıldır, O’nun nûru ise hak ve hakikattir. O’nun nûru hücum ederek senin nûrunu yok eder ve bâtıl hâle getirir. Böylece bütünü ile onun nûru olursun. “İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir.”(Rad,17) ve “Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir.”(Enbiya,18) bunu beyan eder.


Eğer hiçbir işâret ve nişan elde edemezsen “Artık o, Rabbin- den bir nur üzerinedir.”(Zümer,22) âyeti sana işin ne şekilde olduğunu söyler. Eğer varsa işini yap, yoksa kendinle meşgul ol! Yoksa sen, Zünnûn el-Mısrî’nin ne söylediğini işitmedin mi? “Can verebileceksen gel, değilsen sûfî sözleriyle beyhûde meşgul olma!” Eğer ilk adımda camndan vazgeçebileceksen bunu yap. Buna güç yetiremeyecek- sen mecâzî, sûfîyâne tekellüfler ve zorlamalarla beyhûde sözlerin sana ne faydası var? Hace Ebû Ali Serahsî’nin şu beyitleri, Zünnûn el-Mısrî’nin sözlerini anlama bakımından son derece önemlidir:


Ey can, eğer bu işi yapabileceksen benimle gel,
Aksi halde selâmetle var işine git.
Sen bana yoldaş olamazsın kendi yolunu bul ve git,
Yolun açık olsun, ben başaşağı giderim.
Beni meyhanenin önüne götür ve kapıda bırak,
Zamanın kederini daha fazla yükleme bana.
Sarhoş olmam için birkaç kadeh içki ver,
Zîra bu zekâ ve akıllılıktan bıktım usandım.


Her ne kadar sana hitap etsem de maksadımın başkası oldu­ğunu, faydamın diğerine dokunacağını sana söyledim. O yüce zattan işitmedin mi? “Otuz senedir Allah ile konuşuyorum, insan­lar kendilerine söylediğimi zannediyorlar.” dedi. Ey Aziz mâzur gör, Kadı Fuzulî Hemedânî nerede, bu sözlerdeki sırlar nerede? Söyleyen ne söylediğini bilmiyor, dinleyen işittiğini ne bilsin?


Vaktinde Kâdı İmâm Sa’deddîn Bağdâdî, Hâce İmâm İzzeddîn, İmâm Ziyaüddîn ve Hâce Kâmilü’d-devle ve’d-dîn için o kadar çok mektup yazdım ki ciltleri bulmuştur. Ancak uzun zamandan beri yazmak istemiyorum, isteğim giderek azalıp kayboluyor. Geçmişteki yazma isteğim şu an bende bulunmuyor. Uzun zaman önce bu âşık gönül, lisandan dinlerdi; lisan konu­şan, gönül dinleyendi. Yazma isteğimin çok azaldığı şu vakitler ise lisânını kalbimden işitiyor. Gönül konuşan, lisan ise dinleyen durumunda. Epey müddettir şu tuhaf hâller ve vakitler bu hakire yüz gösteriyor.


Fakat Allah’ın Elçisi, her lahza ve her an bu iki hâlde bulu­nurdu. “O, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”(Necm,3-4) bu mânâdan haber verir. Sözü gönülden işitmek istediğinde; “Erihnâ ya Bilâl! Beni benden alıp hakikate ilet.” derdi. Gönlü dilden işitmek istediğinde ise “Kellimînî yâ Humeyrâ! Ey Âişe beni hakikatten kendime getir, beni kendime getir ki insanlar faydalansınlar.” derdi. Kendisi bunu şöyle ifade ediyor: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”

O muhterem Aziz, birkaç nükteyi sual yoluyla benden öğrenmek isteğince, kendi fıtrat ve hakikatimden izin alarak bun« ların cevâbını verdim. Hakikat ve fıtratım kalbimden, kalbim Mustafa’nın canından/rûhundan, Mustafa’nın ruhu ise Hak’tan izin aldı. Kalbim Mustafa’nın ruhundan, hakikatim kalbimden, dilim ise hakikat ve fıtratımdan izin aldı.


Şimdi, bu bîçârenin mektup ve kitaplarından okuyup işitti­ğin şeyi sâdece benim dilimden işitmiş olmazsın. Onu, kalbimden ve Rûh-i Mustafa’dan da işitmiş olursun. Rûh-i Mustafa’dan işitmiş olduğun bir şeyi de Allah’tan işitmiş olursun ki “O, arzusuna göre konuşmaz. O’nun (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”(Necm,3-4) âyetleri bu mânâdadır. Yine “Kim Resûl’e itâat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(Nisa,80), “Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”(Fetih,10) âyetleri de bu anlamı taşırlar. “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”(İsra,85) bütün bunların kaynağıdır. Ey Aziz! “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssa­larında akıl sâhipleri için pek çok ibretler vardır”(Yusuf,111) âyeti, pirlerin müritlerine söz söylemeleri ve yol göstermeleri konusunda izin ve cesâret vermiştir. Yine bu mânâda “Peygamberlerin haberle­rinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz.”(Hud,120) buyurulmuştur.


Hâl böyle olunca, daha evvel söylediğim ve şimdi dedi­ğim gibi, bana verilen şeylerin özünü, ben de okuman için sana yazıyorum. Sâlik eğer televvün sahibi olur, televvünde duraksar ve burada kalırsa tertibe dikkat edemez. Bu hâlde söz söylemek yolunun perdesi olur, burada konuşsa da konuşmasa da tehlike altındadır. Bu durumda tertip, nazım ve ibare güzel bir sûrette ifade edilemez. Bu henüz “havâss”ın nasibidir. “Kim Allah’ı bilirse, onun dili konuşmaz olur.” bu anlamdadır. Bu sözde de henüz hikmet ve tahkik yoktur. Fakat “havâssü’l-havâs” mertebesine ulaşanları kendiyle yalnız bırakmazlar. Bıraksalar bile bir zaman sonra artık kendinden geriye vasfedebileceği bir şey kalmaz. Nihayetsiz bir makama ulaşır, eğer Allah kendisine izin verirse müritlerinin iktidâ ve ihtidası için birkaç söz söyler. Sözünün tertibine de dikkat etmez.

Asıl kuvvetli ve yerini bulan söz burada söylenir, fakat herkes bunu anlayamaz. Zîra söz öyle bir kisveye bürünür ki, herkeste bunu anlayacak kavrayış olmaz. Bu makamda “Kim Allah’ı bilirse dili uzun olur.” sırrı meydâna gelir, kendimi kaybetmiş gördüğüm­de söylediğim şeyde ihtiyarım olmaz. İhtiyarı geri verdiklerinde şöyle yazar: “Allah işinde galiptir.”(Yusuf,21), yâni kulunun işinde “Şüp­hesiz Allah dilediğini yapar.”(Hac,18) “Ve O dilediği hükmü verir.”(Maide,1) Doğru yola eriştiren Allah’tır.



Aynülkudat Hemedani – Temhidat(Dergah Yay.)








Devamını Oku »

Hükümlerin Kaldırılması (Nesih)

 


Molla Hüsrev




Asıl adı Muhammed b. Feramuz olan Molla Hüsrev (ö. 885/1480) Fatih döneminde yirmi yıl Şeyhülislamlık yapmış, Osmanlı devletinin meşhur ve önemli âlimlerinden biridir. Fıkıh alanında yazdığı Gurerü’l-ahkâm adlı metni ve onun Dürerü’l-hükkâm adlı şerhi, fıkıh usûlü alanında yazdığı Mirkâtü’l-vusûl adlı metni ve onun Mir’âtü’lusûl adlı şerhi özellikle Osmanlı coğrafyasında kabul görmüş ve medreselerde okutulmuştur. Aşağıda bu metin ve şerhten yapılan tercümede metin normal, şerh ise italik yazıyla verilmiştir.

-------------------

Nesih, sonradan gelen bir şer’î delilin önceki bir şer’î hükme aykırı bir anlama delalet etmesidir.

Buradaki “şer’î delil” Kur’ân ve sünnette yer alan söz, fiil ve onama türünden olan bütün delilleri içerir. Şer’î delilin, aslî ibaha (serbestlik) yönündeki akli hükme aykırı bir hususa delalet etmesi tanımın dışında kalmıştır... “Sonradan gelen” kaydıyla tahsis (genel anlamın daraltılması) ve istisna tanımın dışında bırakılmıştır...

Nesih aklen mümkündür.

Kulların menfaatleri göz önünde bulundurulmazsa, Yüce Allah âlemlerden müstağni olduğuna göre bu husus açıktır; çünkü Allah dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder ve yaptığından sual olunmaz. Kulların menfaatleri –çoğunluğun görüşüne göre bir (ilahî) lütuf olarak– göz önünde bulundurulursa, bunun sebebi zamanın değişmesiyle kulların menfaatlerinin değişmesinin mümkün olması, biz bilmesek de her şeyden haberdar ve her şeye gücü yeten Allah’ın bunu bilmesidir. (Hasta tedavisinde) mizaç ve zamana göre farklı ilaçların kullanılmasında olduğu gibi bunda da büyük hikmet vardır. Burada (Allah açısından) bir “bedâ” (görüş değiştirme) yoktur. Bu, Allah’ın (insanı) yaşatma ve öldürmesindeki (zamanlama) hikmetine benzer (yani bir insanın yaşamasında fayda varsa Allah onu yaşatır, ölmesinde fayda varsa onu öldürür, ancak bunun hikmeti bizden gizlenmiştir).

Nesih naklen de mümkündür.

Çünkü Hz. Âdem zamanında kızkardeşle evlenmek helaldi... sonra gelen bütün şeriatlarda bu hüküm neshedildi. Bunun gibi, sünnet olmak Hz. İbrahim’in şeriatında caizdi, sonra Hz. Musa’nın şeriatında vacip hükmünü aldı. Yine, iki kızkardeşle aynı anda evli kalmak Hz. Yakub’un şeriatında caizdi, sonra gelen bütün şeriatlarda bu hüküm neshedildi. Eğer ’Bu yeni hükümlerin her biri asli ibahanın (serbestliğin) kaldırılmasıdır’ denilirse, biz şöyle deriz: Buradaki serbestlik şeriata dayanmaktadır. İnsanlar hiç bir zaman başıboş bırakılmamıştır. Peygamberlerin bu fiilleri görüp susmaları onları onama anlamına gelir. Bu sebeple bunlar şer’î hüküm sayılır.

Yahudilerden İseviyye fırkası dışında kalanlar buna karşı çıkmıştır.

Yahudiler neshin mümkün olmadığını söylemiştir. Bir kısmı bunun aklen, bir kısmıysa naklen imkânsız olduğunu iddia etmiştir. Akli imkânsızlığı savunan görüş şu gerekçeye dayanır: Nesih ya ortaya çıkan bir hikmete bağlıdır ya da değildir; eğer bir hikmete bağlıysa bu “bedâ” (görüş değiştirme) anlamına gelir; bir hikmete bağlı değilse bu abestir (anlamsızdır) ve bu durumlardan hiç birinin Allah hakkında düşünülmesi mümkün değildir. Biz deriz ki: Eğer hikmetin ortaya çıkmasıyla onun zamanın yenilenmesine bağlı olarak yenilenmesi kastediliyorsa birinci şıkkı (yani neshin hikmete bağlı olduğunu) seçeriz ve bu durumda “bedâ” söz konusu olmaz; ama kastedilen şey hikmetin bilinmesinin yenilenmesiyse ikinci şıkkı (yani neshin yeni bilinen hikmete bağlı olmadığını) seçeriz ve bu durum abes sayılmaz; çünkü hikmet zaten önceden vardır ve devam etmektedir.

Neshin nakli delil sebebiyle imkânsızlığını savunan Yahudiler, şeriatının neshedilmeyeceğini söylediğini Hz. Musa’dan naklederler. Ayrıca onlar Tevrat’ta “Gökler ve yer var oldukça Şabat’ı uygulayın” denildiğini söylerler. Biz deriz ki: Biz bu sözün Hz. Musa’dan sadır olduğunu ve mütevatir olduğunu kabul etmeyiz. Ayrıca Hz. Musa’ya inen Tevrat’ta böyle bir ifadenin bulunduğunu kabul etmeyiz. Onların ellerinde bulunan Tevrat’ta bu ifadenin bulunması hüccet değildir; çünkü bu Tevrat tahrif edilmiştir ve bu yüzden onun nüshaları arasında çelişkiler vardır. Öte yandan, eğer bu doğru olsaydı onlar bu ifadeyi Hz. Peygamber’e karşı hüccet olarak kullanırlardı ve bunu yapmış olsalardı bunun normal şartlarda meşhur olup duyulması gerekirdi; ama onlar böyle bir şey yapmamışlardır...

Nesih gerçekleşmiştir. Ebû Müslim el-Isfahânî bu görüşte değildir. Ancak Ebû Müslim bununla ilk bakışta anlaşılanın dışında bir şey kastetmiştir. Zira neshi inkâr etme görüşü bir Müslümana ait olamaz...

Çünkü ilk bakışta bundan iki şey anlaşılır: Birincisi, “nesih” kelimesinin kullanılmasının reddedilmesidir. Bu, nassa aykırıdır. Yüce Allah: “Biz neshettiğimiz her ayetin...” (el-Bakara 2/106) buyurmaktadır. İkincisi ise önceki şeriatların Hz. Peygamber’in şeriatıyla kaldırıldığını inkâr etmektir. Bu da batıldır. Ebû Müslim’in kastı şudur: Önceki şeriatın geçerlilik süresi sonraki şeriatin gelişine kadardır; çünkü Kur’ân’da Hz. Musa ve Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’in şeriatının geleceğini müjdeledikleri ve ortaya çıktığında ona uyulmasını emrettikleri bildirilmiştir; önceki şeriat geçiciyse sonraki şeriatın onu neshetmesine gerek yoktur.

Biz deriz ki: Biz (Hz. Musa ve Hz. İsa’nın verdiği) bu müjde ve emrin onların şeriatlarının geçici olmasını gerektirdiğini kabul etmeyiz; çünkü onların Hz. Muhammed’e uyma yönündeki emirleri Hz. Peygamber’in önceki şeriatları açıklaması, onaması veya kısmi bir değişikliğe uğratması anlamına gelebilir ve bu durumda önceki şeriatların geçici olması gerekmez. Önceki şeriatların mutlak anlamda geçerli ve ebedi oldukları sanılıyordu; bu sebeple, onların değiştirilmesi nesih sayılır. (Önceki şeriatlarla ilgili) bu yorum kabul edilse bile, (Hz. Peygamber’in şeriatında namazda) Kudüs’e yönelme ve (mirasta) anne-babaya vasiyette bulunma hükümleri mutlak olarak konulmuşlardı, sonra bu hükümler kaldırıldı...

Neshi kabul eden hükümler, bir nasla geçici veya ebedi olduğu bildirilmeyen şer’î ve fer’î hükümlerdir...

“Âlem sonradan var olmuştur” gibi akli hükümler ve “Ateş sıcaktır” gibi hissi/duyusal hükümler neshe konu olmaz. İnançla ilgili asli hükümler de neshedilmez... Bir hüküm hakkında “Bu kıyamete kadar geçerlidir” denilirse onun ebedi olduğu bildirilmiş olur... Neshin şartı önceki hükme inanacak kadar bir vaktin geçmesidir, hükmün uygulanmış olması şart değildir.

Nesih Kur’ân ve sünnet hükümleri arasında her şekilde geçerlidir. Şâfiî’ye göre Kur’ân sadece Kur’ân ’daki, sünnet de sadece sünnetteki bir hükmü neshedebilir. İcma ise ne nesheder ne de neshedilir. Kıyas da böyledir.

Nâsih (nesheden) hüküm önceki hükümden daha kolay veya daha zor olabilir.

Nâsih hükmün mensuh hükümden daha kolay olabileceğinde görüş birliği vardır, daha zor olabileceği ise bizim görüşümüzdür; kelamcıların bir kısmı ve Şâfiî bu görüşte değildir. Onlara göre nâsih hüküm mensuh hükümle eşit zorlukta veya ondan daha kolay olmalıdır; çünkü Yüce Allah: “...Biz ondan daha iyisini ya da benzerini getiririz” (Kur’ân 2: 106) buyurmaktadır. Biz deriz ki: Daha zor olan daha iyi olabilir; çünkü onun sevabı daha fazladır. Akli delil olarak şunu söyleriz: Daha zordan daha kolaya geçişte fayda olabileceği gibi, daha kolaydan daha zora geçişte de fayda olabilir. Naklî delilimiz ise şudur: İslam’ın ilk zamanlarında oruç tutabilenler oruç tutmak ve fidye vermek arasında seçim yapabiliyordu, sonra oruç farz kılındı. Bunun gibi, içki ilk başta helaldi sonra bu hüküm neshedildi (ve haram kılındı); haram kılmanın serbest bırakmaktan daha zor olduğunda ise şüphe yoktur.

Mütevâtir bir hüküm haber-i vâhid yoluyla gelen bir nakil sebebiyle neshedilemez, ama meşhur bir nakil sebebiyle neshedilebilir...

Nâsih; tarih, Hz. Peygamber’in açık veya dolaylı şekilde bildirmesi veya sahabenin bildirmesi yoluyla bilinir.

(İki çelişik hükümden hangisinin) nâsih (olduğu) bilinemezse tevakkuf etmek (durmak) gerekir; iki hükümden birini seçmenin caiz olduğunu söylemek doğru değildir.

Neshedilen şey ya tilâvet ve hüküm veya ikisinden biri ya da hükmün vasfıdır...

Molla Hüsrev 1966. Mirâtü’l-usûl fî şerhi Mirkâti’l-vusûl, İstanbul, Ergin Kitabevi-Salah Bilici Kitabevi, s. 368–379.
Çeviren: Mehmet Boynukalın

Bize Yön Veren Metinler,Cilt.2

Derleyen:Alev Alatlı

Devamını Oku »

Yasa Koyucunun Şeriatı Vazetmedeki Amacı

 


eş-Şâtıbî




Endülüs’ün yetiştirdiği son alimlerden Ebû İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbî (ö. 790/1388) dil, fıkıh ve usûl alanında birçok eser telif etmiştir. Bunların arasında fıkıh usûlüne dair el-Muvâfakât adlı eseri en meşhur ve özgün olanıdır. Bu eserinde Şâtıbî fıkıh usûlünü yeniden kurmaya çalışmış ve bu çalışmasında “makasıdü’ş-şeria”yı (şeriatın amaçlarını) temel norm olarak tespit etmiştir. İslam şeriatının din, hayat, nesil, akıl ve maldan oluşan beş ana değeri korumayı hedeflediğini belirten Şâtıbî her türlü hüküm, uygulama ve ictihadın, bu değerleri koruduğu düzeye göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Aşağıda onun bu mealdeki görüşleri tercüme edilmiştir:

------------

Şeriatın getirdiği yükümlülükler, onun insanlarla ilgili amaçlarını gerçekleştirmek içindir. Bu amaçlar üç kısımdır:

1. Zarurî amaçlar

2. İhtiyaç derecesindeki (hâcî) amaçlar

3. Tamamlayıcı (tahsînî) amaçlar

Zarurî amaçların anlamı bu amaçların din ve dünya menfaatlerinin gerçekleşmesi için vazgeçilmez olmasıdır. Öyle ki bu amaçlar kaybedilirse dünyada işler düzgün bir şekilde yürümemekle kalmaz; düzensizlik, kavga ve ölümler meydana gelir; ahirette ise kurtuluş ve (ebedi) nimet elde edilemez ve oraya açık bir kayıpla dönülür.

Bu amaçların gerçekleşmesi iki tür şeyle olur:

1. Bu amaçların ana unsurlarını ayakta tutan ve temellerini sağlamlaştıran yükümlülükler. Bunlar bu amaçları var etmek için konulmuştur.

2. Bu amaçlarda meydana gelen veya gelmesi muhtemel olan zayıflıkları ortadan kaldıran yükümlülükler. Bunlar bu amaçları yok olmaktan korumak için konulmuştur.

İman, kelime-i şehadeti söylemek, namaz, zekât, oruç, hac ve benzeri temel ibadetler dini var ederek koruma amacına yöneliktir. Yiyecek, içecek, giyecek, mesken ve benzeri âdetlerin yerine getirilmesi hayatı ve aklı var ederek koruma amacına yöneliktir. Muamelât nesli ve malı var ederek koruma amacına yöneliktir... İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama ilkesinin kapsadığı cezalar bütün temel faydaları yok olmaktan korumaya yöneliktir...

Muamelâtla ilgili hükümler insanların birbirlerinden faydalanmasını düzenlemeye yöneliktir; mesela mal, menfaat veya cinsel yönden faydalanma üzerine yapılan sözleşmeler aracılığıyla hakların bedelsiz veya bedel karşılığında el değiştirmesi gibi.

Suçlar söz konusu temel faydaları yok eden şeylerdir; bu sebeple onların bu yok ediciliğini gideren ve o faydaları telafi eden cezalar konulmuştur; mesela hayatı korumak için kısas ve diyet, akıl ve nesli korumak için belirli had cezaları, malı korumak için el kesme ve tazminat ödeme gibi cezalar vazedilmiştir.

Zarurî amaçların toplamı beştir. Bunlar din, hayat, nesil, mal ve aklın korunmasıdır. Bu amaçların bütün dinlerde gözetildiği söylenmiştir.

İhtiyaç derecesindeki amaçların anlamı şudur: İstenilen şeylerin elde edilememesi sebebiyle ortaya çıkan zorluk ve sıkıntıya çoğunlukla yol açan darlığın genişletilmesi ve kolaylığın sağlanması yönünden bu amaçların korunmasına ihtiyaç vardır. Bu amaçlar gözetilmediği zaman insanların çoğu bundan dolayı zorluk ve sıkıntı çeker; ama bu sıkıntı genel (zarurî) faydaların kaybıyla oluşması âdet üzere beklenen bozukluğun seviyesine ulaşmaz.

Bu amaçlar da (zarurî amaçlar gibi) ibadet, adet, muamelât ve cezalarda gözetilmiştir. İbadetlerde bunun örneği hastalık ve yolculuk sebebiyle ortaya çıkan zorluğu hafifletici ruhsatlardır. Âdetlerde bunun örneği av, yiyecek, içecek, giyecek, mesken, binek ve benzeri helâl olan güzel şeylerden faydalanmanın mubah/serbest kılınmasıdır. Muamelâtta bunun örneği emek-sermaye ortaklığı (mudârebe), ziraat ortaklığı (müsakat) ve selem sözleşmesinin meşru kılınmasıdır... Cezalarda bunun örneği karinelerin belli şartlarda delil kabul edilmesi, diyetin âkıleye ödetilmesi, zanaatkârların (üzerinde çalıştıkları mala) verdikleri zararın tazmin ettirilmesidir.

Tamamlayıcı (tahsînî) amaçların anlamı şudur: Güzel alışkanlıkları kabul etmek ve akl-ı selim sahiplerinin kendilerine yakıştıramadığı kötü alışkanlıklardan uzak durmak; “güzel ahlak” ifadesi bunları kapsar.

Tamamlayıcı amaçlar da önceki iki grup amacın gözetildiği konularda gözetilmiştir. İbadetlerde bunun örneği necasetlerin/pisliklerin temizlenmesi, genel olarak temizlikle ilgili bütün hükümler, avretin örtülmesi, güzel giyinme, nafile sadaka ve ibadetlerle Allah’a yaklaşma ve benzeri hükümlerdir. Âdetlerde bunun örneği yeme ve içme adabı, necis ve zararlı yiyecek ve içeceklerden, israf ve cimrilikten uzak durmaktır. Muamelâtta bunun örneği necis/pis şeylerle ihtiyaç fazlası su ve ot satımının yasaklanması, köleleri hürriyetine kavuşturma ve buna yol açan kitabet sözleşmesi, köleyi azad etme vasiyeti ve benzeri hükümlerdir... Cezalarda bunun örneği savaşta kadın, çocuk ve rahiplerin öldürülmesinin yasaklanmasıdır... Az sayıda verilen bu örneklerden onlarla aynı anlamda olan diğerleri hakkında fikir edinilebilir. Bu örnekler zarurî ve ihtiyaç derecesinde olan temel faydalara eklenen güzellikleri gerçekleştirmeye yöneliktir; çünkü bunların olmaması zarurî veya ihtiyaç derecesinde olan bir şeye zarar vermez; bunlar daha iyiyi ve daha güzeli gerçekleştirmeye yönelik hükümlerdir...

Tamamlayıcı olması sebebiyle, bu mahiyette olan her amacın bir şartı vardır: Asıl amacı ortadan kaldırmaya yol açmaması...

Bu husus şöyle açıklanabilir: Hayatın korunması genel ve önemli bir amaçtır; edep ve görgü kurallarına uymak ise tamamlayıcı mahiyettedir. Necasetten/pislikten uzak durmak edep ve görgü kuralları çerçevesinde, güzel alışkanlıkları yaymak için gözetilen bir amaçtır; ancak zaruret durumunda hayatın kurtarılması necis/pis bir şeyi yemekle mümkün oluyorsa bu şeyi yemek ölüme tercih edilir.

Bunun gibi satım sözleşmesinin kendisi zaruridir; (satılan nesneyle ilgili) belirsizlik ve bilgisizliğin giderilmesi ise tamamlayıcı mahiyettedir. Eğer belirsizliğin tamamen ortadan kaldırılması şart koşulsaydı alışveriş kapısı kapanırdı. Bunun gibi kira sözleşmesi de zarurî ya da ihtiyaç derecesinde bir muameledir; bedellerin karşılıklı değişimine konu olan (ıvazlı) akitlerde bedellerin sözleşme anında hazır bulundurulması tamamlayıcı mahiyette bir faydadır. Aynî malların satımında bu şart kolayca yerine getirilebildiği için selem sözleşmesi dışında, sözleşme anında var olmayan bir malın satılması yasaklanmıştır. Ancak kira sözleşmesinde bu mümkün değildir. Bu sözleşmede (kiralanan nesneden elde edilecek olan) menfaatin (meselâ kiralanan evde oturmanın) sözleşme anında var ve hazır olmasının şart kılınması bu muamelenin ortadan kalkmasına yol açar. Halbuki kira sözleşmesine ihtiyaç vardır. Bu sebeple, bedel sözleşme anında var veya hazır değilse de kira sözleşmesi yapmak caiz kılınmıştır. Aynı anlayış (yani caiz olmayan bir şeyin daha önemli bir amaç için caiz kılınması) bir hastalığın tedavisi için cinsel uzuvlara bakmanın caiz olmasında da geçerlidir...

Bunun gibi, zalim yöneticilerle birlikte cihad etmek alimler tarafından caiz görülmüştür. Mâlik b. Enes: ’Bunun bırakılması Müslümanlara zarar verir’ demiştir. Cihad zaruridir; onun bir yönetici tarafından yapılması da zaruridir; ama yöneticinin adaletli olması zaruri olanı tamamlayıcı mahiyettedir. Tamamlayıcı olan asli olanı ortadan kaldırıyorsa ona itibar edilmez. Bu sebeple Hz. Peygamber’den zalim yöneticilerle beraber cihad etmeyi emreden hadisler rivayet edilmiştir. Kötü yöneticilerin arkasında namaz kılma emriyle ilgili rivayet de böyledir. Çünkü bunun bırakılması cemaatle namaz kılma sünnetinin bırakılmasına yol açar. Cemaatle namaz kılma ise dinin emrettiği şiar/alamet niteliğinde ibadetlerden biridir. Yöneticinin adaletli olması ise bu emri tamamlayan bir husustur. Tamamlayıcı (bir unsurun bulunmaması) sebebiyle asıl ortadan kalkmaz.

Bunun gibi, namazın rükünlerinin tam olarak yerine getirilmesi zaruri bir amaç olan namazın aslını tamamlayan hususlardır. Bu rükünlerin tam olarak yerine getirilmesi namazın kılınmasını imkânsız hale getiriyorsa tamamlayıcı hususlar düşer; mesela hasta ve aciz olan kimsenin halinde olduğu gibi. Ya da bu rükünlerin tam olarak yerine getirilmesi önemli ölçüde zorluğa yol açıyorsa, bunu yapamayandan zorluk kaldırılır ve bu kişi ruhsatın izin verdiği ölçülere göre namazını kılar. Avret yerlerinin örtülmesi namazı tamamlayan/güzelleştiren hususlardandır. Ancak bu emir her hal ve şartta geçerli olursa avret yerlerini örtecek elbise bulamayan kişinin namaz kılması imkansızlaşır. Bunun gibi, şeriatta hepsi aynı esasa bağlı sayısız örnek vardır.

Şâtıbî 1417/1997. el-Muvâfakât, (nşr. Meşhur b. Hasan), Huber, Dar İbn Affan, II, s. 17-30.
Çeviren: Mehmet Boynukalın

Bize Yön Veren Metinler,Cilt.2

Derleyen:Alev Alatlı

Devamını Oku »

Hükümlerin Sınıflandırılması

 


Hükümlerin Allah ve İnsan Hakları Şeklinde Sınıflandırılması


el-Pezdevî




Semerkandlı Fahrülislâm Ali b. Muhammed el-Pezdevî (ö. 482/1089), Hanefi mezhebine mensup hukuk ve metodoloji bilginlerindendir. Özellikle fıkıh usûlüne (İslam hukuk metodolojisine) dair eseri meşhur olmuş ve kendisinden sonra birçok kişi tarafından şerhedilmiştir. Bu eserle, Fergana/ Özkend’de yaşamış olan Şemsüleimme Muhammed b. Ahmed es-Serahsî’nin (ö. 483/1090) fıkıh usûlüne dair eseri arasında büyük benzerlik bulunmaktadır. Pezdevî’nin eseri Serahsî’nin eserinden daha kısa olmakla beraber birçok yerde iki eserin ifadeleri aynıdır. Abdülaziz b. Ahmed el-Buhârî’nin (ö. 730/1330) Pezdevî’nin eseri üzerine yazdığı ve kimisi günümüze kadar gelmemiş Hanefi usûl eserlerinden alıntılarla süslediği Keşfü’l-esrâr adındaki şerh meşhur olmuştur. Aşağıda daha açık olması sebebiyle Serahsî’nin ifadeleri tercümede esas alınmış, Abdülaziz el-Buhârî’nin şerhinin tercümesi ise italik biçimde verilmiştir:

--------------

Hükümler dört kısma ayrılır:

1. Sırf Allah hakları
2. Sırf kul hakları
3. Allah hakkı ağırlıklı, ama kul hakkını da içeren haklar
4. Kul hakkı ağırlıklı, ama Allah hakkını da içeren haklar.

(Allah hakkı, bütün insanların genel faydasıyla ilgili olan haklardır. Bu tür haklar bir kişiye has değildir. Bu hakların Allah’a izafe edilmesi yüceltme sebebiyledir ya da zalim yöneticilerden birine has kılınmaması içindir... Mesela zinanın haram kılınması gibi; çünkü insanın temizliği ve kurtuluşu, neseplerin korunması ve zina yapanlar arasındaki anlaşmazlıklar sebebiyle ailelerin aralarındaki kavgaların ortadan kaldırılması gibi hususları içeren genele ait fayda buna bağlıdır. Bu tür hakların Allah’a izafe edilerek yüceltilmesinin anlamı şudur: Yüce Allah herhangi bir şeyden faydalanmaktan münezzehtir ve bir şeyin bu yönden onun hakkı sayılması mümkün değildir.

Bir şeyin yaratma yoluyla onun hakkı sayılması da mümkün değildir; çünkü her şey bu yönden aynı durumdadır. Bu sebeple, bu izafenin anlamı, bütün insanların faydalandığı büyük öneme sahip, yararı genel olan ve değeri yaygın olarak bilinen şeylerin yüceltme ve önemini belirtme amacıyla Allah’a izafe edilmesidir. Kul hakkı ise özel bir faydayla ilgili olan haktır. Mesela başkasının malının haramlığı gibi. Kulun malının korunmasının buna bağlı olması sebebiyle bu hak kul hakkı olmuştur. Bu sebeple, sahibinin izin vermesiyle başkasının malı mubah/helâl olur; ancak kadının izin vermesiyle ya da onun ailesinin izniyle zina mubah/helâl olmaz).

Allah hakları sekiz kısma ayrılır:

1. Sırf ibadetler
2. Sırf cezalar
3. Eksik cezalar
4. İbadet ve ceza yönleri bulunan haklar
5. Mali yükümlülük yönü bulunan ibadetler
6. İbadet yönü bulunan mali yükümlülükler
7. Ceza yönü bulunan mali yükümlülükler
8. Müstakil haklar.

Sırf ibadetlerin başı Yüce Allah’a imandır. Onun aslı da kalple inanmaktır. Bu sebeple, ikrah/zorlama veya başka bir özür nedeniyle kalple inanma vazifesi ortadan kalkmaz ve onu bir başka inançla değiştirmek her halükârda küfrü (dinden çıkmayı) gerektirir. Dille ikrar dünya ve ahiret hükümleri bakımından kalple inanmakla birlikte rükündür (temel öğedir) ve kimi durumlarda dille ikrar dünya hükümleri bakımından kalple inanç gibi asıl haline gelebilir...

İmandan sonra namaz en kuvvetli rükünlerden (esaslardan) biridir. Zira o dinin direğidir ve peygamberlerin hiçbirinin şeriatı namazsız değildir. Namaz bedenin dışı ve içiyle Allah’a kulluk etmeyi içerir...

Sonra iki nimet türünden biri olan mal yoluyla yerine getirilen zekat gelir. Zira dünyevi nimetler iki kısımdır: Beden nimeti ve mal nimeti. İbadetler dünyada bu nimetlere karşı şükrün gösterilmesi ve ahirette sevabın elde edilmesi için meşru kılınmıştır. Beden nimetinin şükrü bedenin tamamıyla yerine getirilen bir ibadet olan namazla olduğu gibi, mal nimetinin şükrü de o nimetin cinsinden olan bir şeyle yerine getirilen bir ibadetle olur...

Sonra beden nimetine şükretmek için meşru kılınan ibadetler cinsinden olan oruç gelir. Ancak o namazdan sonradır; çünkü o (namaz gibi) bedenin birçok uzvuna dağıtılmış hareketleri içermez; sadece bir rükünle yerine getirilir; o da iki şehvetin gereğini, yani karnın ve cinsel uzvun arzularını yerine getirmeyi bırakmaktır...

Sonra kutsal evi ziyaret etmek olan hac gelir...

Cihad da Allah’ın sözünü yüceltmek ve dini aziz kılmak yönünden bir ibadettir. Ayrıca cihad yoluyla müşrikleri zayıf düşürmek ve şerlerini Müslümanlardan uzak tutmak mümkün olur. Bu sebeple Hz. Peygamber onu dinin zirvesi olarak adlandırmış ve cihad, esası bakımından farz kılınmıştır; çünkü dini aziz kılmak farzdır. Ancak cihad farz-ı kifâye hükmündedir; çünkü amaç müşriklerin gücünü kırmaktır ve onların şerrini ve fitnesini defetmek Müslümanların bir kısmının yardımıyla mümkün olmaktadır. Dolayısıyla bir kısım Müslüman bunu yerine getirirse geri kalanların üzerinden bu farz kalkmış olur.

İtikâf ilâve bir ibadettir; çünkü onda, kutsal bir yer olan camide kalarak orayı yüceltme vardır ve şehvetlerin gereğini yerine getirmekten nefsi korumak, yani oruç tutmak itikâfın şartıdır. Bu ibadetin amacı ise çokça namaz kılmaktır; bu, ya hakikaten namaz kılarak ya da abdestli bir şekilde namaza hazır halde camide namazı bekleyerek, yani hükmen namaz kılarak gerçekleşir.

Fıtır sadakası (fitre) mali yükümlülük yönü bulunan bir ibadettir... (Şeriatın ona sadaka adını vermesi, onun oruçlunun boş veya edep dışı sözlerine kefaret olması, yerine getirilirken niyetin şart olması, sadakaların verildiği yerlere verilmesi... gibi hususlar fitrenin ibadet olduğunu gösterir. Başka bir insan için ödenmesi ve o insanın varlığının bu ibadetin vacip kılınmasına sebep olması ise fitrede nafaka gibi mali yükümlülük yönünün de bulunduğunu gösterir. Hz. Peygamber “Nafakasını sağladığınız insanlar için fitre verin” buyurmuş ve bu şekilde fitrenin malî yükümlülük yönüne işaret etmiştir. Ancak belirttiğimiz sebepler nedeniyle ibadet anlamı daha fazla olduğu için bu vacibin, içinde mali yükümlülük yönü bulunan bir ibadet olduğunu ifade ettik...).

Öşür ibadet yönü bulunan bir mali yükümlülüktür. (Çünkü öşrün sebebi ürün veren topraktır. Toprağa bağlı olması sebebiyle öşür bir mali yükümlülüktür; çünkü bir şeyle ilgili mali yükümlülük onun korunmasının sebebidir ve öşür toprağın korunmasının sebebidir. Zekâtta olduğu gibi ürüne –yani topraktan çıkana– bağlı olması ya da yine zekâtta olduğu gibi fakirlere verilmesi sebebiyle öşürde ibadet anlamı da vardır...).

Haraç ise ceza yönü bulunan bir mali yükümlülüktür...

Müstakil haklar ise savaş ganimetleri, madenler ve definelerden alınan beşte birlik hisselerdir; çünkü bu hakların ödenmesi baştan kimsenin üzerine vâcip değildir; savaş ganimetleri aslında Yüce Allah’ın “De ki: Ganimetler Allah’ındır” (Kur’ân 8: 1) buyurduğu gibi tamamen Allah’a aittir... Çünkü ganimetler Allah’ın sözünü yüceltme sebebiyle elde edilmiştir; ama Yüce Allah bir lütuf olarak ganimetlerin beşte dördünü o ganimeti elde edenlere vermiştir; bu sebeple geriye kalan beşte bir, kime ödenmesi emredildiyse onlara ödenmek üzere, aslında olduğu gibi, Allah’a ait olarak kalmıştır. Madenlerden alınan beşte birlik hisse de aynıdır; çünkü yerde var olan bu madenlerde aslında kimsenin hakkı yoktur; ancak şeriat onu bulana beşte dördünü vermiş ve beşte biri, kime ödenmesi emredildiyse onlara ödenmek üzere, Allah’a ait olarak kalmıştır... (Bu haklar namaz, zekât ve diğer Allah ve kul hakları gibi ibadet veya bir başka anlamda, kulun zimmetine bağlı olmayan veya yerine getirilmesi bir sebebe bağlanmadan kul üzerine vacip kılınan ve kendi başına sabit olan haklardır).

Sırf cezalar ise yasaklanmış olan sebeplerini işlemekten caydırmak için sadece Allah hakkı olarak meşru kılınan had cezalarıdır; mesela zina, hırsızlık ve içki içme suçlarının cezaları gibi.

Eksik ceza ise yasak olan insan öldürme fiilini işleme sebebiyle mirastan mahrum kalma cezasıdır. Bu bir ceza olmakla birlikte eksik bir cezadır; çünkü mirasçısı olduğu insanı hata yoluyla veya uyurken üzerine düşerek öldüren kimseye de bu ceza verilir; ama çocuk ve deliye verilmez...

İbadet ve ceza yönleri bulunan hakların örneği kefaretlerdir; çünkü kefaretler kulların meydana getirdiği bir takım sebep-fiillere karşı ceza olarak konulmuştur. Bu sebeple ’günahı örten’ anlamında “kefaret” adını almıştır. Bu yönden kefaret ceza sayılır; çünkü ceza günah kazanmaya sebep olan bir yasağın işlenmesini engellemek için konulan bir şeydir. Fetva yoluyla vacip olması (yargı hükmüne ihtiyaç duymaması) ve yapması gereken kişinin zorlanmadan kendi isteğiyle yerine getirmesinin emredilmesi yönüyle de kefaret ibadettir; çünkü şeriat hiç bir cezanın uygulanmasını suçlunun kendisine bırakmamıştır. Ayrıca kefaret sırf ibadet olan fiiller aracılığıyla yerine getirilebilmektedir (meselâ oruç gibi). Bu sebeplerle onun ibadet ve ceza yönleri bulunduğu anlaşılmaktadır...

Allah hakkı ağırlıklı, ama kul hakkını da içeren hakların örneği bize göre kazf (namusa iftira) suçunun cezasıdır...

Kul hakkı ağırlıklı, ama Allah hakkını da içeren hakların örneği kısas cezasıdır. Kısasta Allah hakkı bulunmaktadır; çünkü o en küçük şüpheyle düşmektedir; ayrıca o aslında öldürme fiilinin cezasıdır ve genellikle suçların cezaları Allah hakkı için konulmuştur. Ancak kısasın (suçlu ve mağdur arasında) eşitlik sağlamak üzere konulması onda kul hakkının daha ağırlıklı olduğunu göstermektedir... Bu yüzden onda kul haklarında olduğu gibi karşılığında bedel olarak mal almak (diyet almak) caiz olmuştur.

Sırf kul hakkı(nın örnekleri) sayılamayacak kadar çoktur; mesela diyetin, itlaf edilen malın bedelinin ve gaspedilen malın bedelinin tazmin edilmesi gibi”.

Serahsî 1984. Usûl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî), İstanbul, Kahraman yayınları, II, 289–297; Pezdevî-Buharî 1414/1994. Keşfü’l-esrar an Usûli’l-Pezdevî (nşr. M. el-Mutasımbillah el-Bağdâdî), Beyrut, Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, IV, s. 230–270.
Çeviren: Mehmet Boynukalın

Bize Yön Veren Metinler,Cilt.2

Derleyen:Alev Alatlı

Devamını Oku »

Fıkhı Yeniden Keşfetmek

Fıkhı Yeniden Keşfetmek






Fıkhı Yeniden Keşfetmek



İbn Haldun'a göre ilim medeniyetin temel özelliklerinden veya klasik ifadesiyle zâtı arazlarındandır. Bu yaklaşımdan hareketle fıkıh İslam medeniyetinin zâti arazı yani ayrılmaz temel özelliğidir diyebiliriz. İslam medeniyeti krize girerse fı­kıh da krize girer. Aynı şekilde fıkıh krize girerse İslam me­deniyeti de krize girer. Nitekim son dönem İslam tarihi buna şahittir. Günümüzde hâkim olan sığ fıkıh anlayışı bu krizin bir sonucudur.



Usul-ı Fıkıh bütün İslami ilimlerin müştereken kullandığı yorum metodudur. İslam tarihinde, hem hadis, hem Kuran, hem de beşeri söylemler, Usul-i Fıkıh yardımıyla yorumlan­mıştır. Her metin için ayrı bir yorum metodu geliştirmek ye­rine, ilimler arasında yöntem birliği sağlayan böyle bir yola gidilmiştir.(1)



Usul-i Fıkıh'ı bir kenara bırakarak, doğrudan Kuran'a ve­ya Hadis'e yönelmek gelenekten sapmadır. Bu durumda, ya yöntemsizlik hatası içine düşülmekte veya Usul-i Fıkıh yerine başka bir yorum metodu ikame edilmesi söz konusu olmak­tadır- söz konusu yorum metodu ise ya keyfi ve tutarsız bir yaklaşım yansıtmakta veya Batıdan ithal edilmiş bir yorum metodu olmaktadır. Kuran İslamı anlayışı bu çelişkiyi barın­dırmaktadır. Aynı şekilde tarihselci yaklaşım da, kökü tarihi materyalizme dayanan tarihselci sosyal teoriyi Usul-i Fıkıh ye­rine ikame etme hatası ile karşı karsıyadır.



Fıkhı yeniden anlama çabasına önce şu sorulardan başla­mak gerekir: fıkhın konusu nedir? Fıkıh konusu ile nasıl bir ilişki kurar? Böylece fıkhın ne olmadığı ve günümüz de na­sıl yanlış anlaşıldığı da ortaya kendiliğinden çıkmış olacaktır.



Fıkhın konusu kısaca 'amel'dir. Amel hareket ve davranış demektir. Fıkıh, Müslümanların, insan davranış ve ilişkilerini sistemli bir şekilde incelemek ve anlamak için başvurdukları bir ilimdir. Ancak fıkıh sadece Müslümanların davranışlarını incelemekle kalmaz, Müslüman olmayanların—özellikle de İslam yönetimi altında yaşayan ve Müslümanlarla ilişki için­de olanların—davranışlarını da inceler. Amel sadece fertlerin ürünü olmayıp, grup ve kurumların da ameli vardır. Bu yüz­den fıkıh, sadece bireyin değil, grup ve kurumların amelleri­ni de inceler.



Benzer şekilde Batıda amel sosyal bilimlerin konusudur ve Batılılar insan davranışını sistemli bir şekilde incelemek ve anlamak için ona müracaat ederler. Buradan hareketle, fıkıh ve sosyal bilimlerin konularının aynı olduğunu söyleyebili­riz. Sosyal bilim kavramı, sosyal değişmeye bağlı olarak deği­şime uğramaya devam etmektedir. Siyaset bilim, hukuk gibi klasik sosyal bilimler yanında sosyoloji, antropoloji gibi mo­dern dönemde ortaya çıkan sosyal bilimler de vardır. Bunların bazılarının sosyal bilim olup olmadığı tartışma konusu olabil­mektedir. Mesela hukuk ve tarih buna en güzel örnek olarak görülebilir. Ancak kanaatimizce, hukuk ve tarihi sosyal bilim olarak gören yaklaşım daha tutarlıdır.



Ancak,amelin tanımlanmasında fıkıh ve sosyal bilimlerde farklı yaklaşımlar söz konusu olabilir,çünkü Batı ve İslam

medeniyetlerinin insan anlayışı farklıdır.(2) İnsan anlayışının farklılığının temelinde ise, Batı ve İslam medeniyeti arasındaki varlık, bilgi ve değer anlayışındaki farklılık yatmaktadır. Bu konulan aşağıda açık bilim kavramını ele alırken daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağız ancak burada kısaca belirtmek gerekirse, fıkıh çok katmanlı bir düşünce sistemi üzerine ku­rulmuştur; varlığı, bilgiyi, hakikati ve değerleri çok katmanlı olarak kavramsallaştırır.



Fıkha göre insan



Fıkha göre insan Allah'ın en mükemmel bir şekilde yarat­tığı ve mahlûkatın en üstünü kıldığı bir varlıktır. Varlık hiye­rarşisinde zirveyi işgal eder. İnsanın makamı meleklerden bile üstündür. Yaratılıştan hemen sonra, Allah meleklerin insana tazim secdesinde bulunmasını emretmiştir. İnsana meleklerin bile sahip olmadığı bilgileri öğreterek onu ilimle meleklerden üstün kılmıştır. Hatta melekler insana hizmet ederler, iyileri desteklerler onlar için Allah'a dua ve kötüler için istiğfar ederler.



Bütün insanlar eşit olarak doğarlar. Hepsi Allah'ın yeryü-zündeki halifesi olma potansiyeline sahiptirler.(3) İnsanın insan­lık onuru ve hakları, daha anne karnındayken başlar. Cenin dokunulmazdır ve cenine karşı işlenen cinayetler cezalandı­rılır. Burada ceninin meşru veya gayrı meşru bir evlilikten ol­ması, onun haklarını ve dokunulmazlığını etkilemez çünkü bebek anne ve babasının fiilinden mesul değildir.



Allah insanlara akıl ve zimmet vermiştir. 'Aklı olmayanın dini de olamaz'. Böylece insanlar Allah'ın hitabına ehil hale gelirler ve o hitapla sorumlu tutulacak bir kapasiteye sahip olurlar. Allah'ın insanlara hitabı evrenseldir. Bütün cinsler ve ırklar bu hitaba mazhar olmuştur. Zimmet dediğimiz hukuki şahsiyet sahibi olma özelliği doğuştan bütün insanlarda vardır. Bundan dolayı bütün insanlar doğuştan hukuk önün­de, hak taşıma ve mesuliyet yüklenme vasfına sahip olurlar.(4)



Eğer insanlarda akıl olmasaydı, ilahi hitap imkansız ve an­lamsız olurdu. Çünkü insanlar Allah'ın kendilerine söylediği şeyi anlayamazlardı ve Allah'ın onlara hitap etmesi abes yani boş ve anlamsız bir iş olurdu.



Aynı şekilde, eğer istisnasız bütün insanlarda zimmet ya­ni hukuki kişilik hakkı olmasaydı, ilahi hitaptan dolayı mesul tutulmaları mümkün olmazdı. Çünkü insanların mesul tutula­bilmeleri için zimmet sahibi olmaları gerekir. Mesela delilerin ve hayvanların zimmeti yoktur bu yüzden hukuki kişilikleri de yoktur ve fiillerinden dolayı sorumlu tutulamazlar, insanın zimmeti âkil ve baliğ olmasına bağlıdır başka hiç şart aranmaz.



Akıl ve zimmet sayesinde, insanın amelleri onun iradesi­nin bir ürünü veya klasik ifadesiyle kesbi yani kazanımı ha­line gelir. Böylece insan yaptığı iyi işlerden dolayı mükafata ve kötü işlerden dolayı da cezaya layık olur. Eğer insanın ak­lı ve zimmeti olmasaydı, iradesi ve kesbi de olamazdı. Kesbi olmayan insan ise yaptığı işlerden dolayı ödüllendirilemez ve cezalandırılamazdı.



Ancak kesbin tam olarak gerçekleşebilmesi için bir başka önemli şart daha vardır: hürriyet.(5) Allah'ın insana verdiği akıl, zimmet ve irade gibi özellikler insanda bulunduğu halde, in­sanın hukuki ve siyasi hürriyeti olmazsa insanın amelleri tam olarak kendisine atfedilemez. Nitekim baskı rejimleri altındaki ve ölüm tehdidi karşısındaki insanlar yaptıklarından mesul tutulamaz.



Bu nedenle, günümüzde tamamen Kelami bir konu olarak ele alman kesb ilkesi aslında fıkıhta insan hakları ve hürriyetinin temelini teşkil etmektedir. İnsanların yaratılışındaki ilahi hikmet, onların amellerinin kendi kesbleri olmasını gerektirir. Bu da sadece Kelami bir mesele değil, aynı zamanda fıkhî bir meseledir. Fıkıh sosyal, siyasi ve hukuki düzenlemeleri yaparak, insan hürriyetini garanti altına almak suretiyle ilahi pla­nın gerçekleşmesini sağlamakta yükümlüdür.



İnsanların yaratılışındaki ilahi planın tek bir hedefi vardır: imtihan. İmtihan terimi yerine fıkıh kitaplarında ibtilâ ve ihtibâr kelimeleri de kullanılmaktadır. Özgür olmayan insanlar sınanamaz çünkü onların fiilleri iradelerini yansıtmaz ve kazanımları olarak görülemez. Ne baskı ile yapılan iyilik ödül hak eder, ne de baskı altında yapılan kötülük ceza hak eder. Bu yüzden fıkhın öngördüğü varlık ve varlığın gayesi anlayı­şı—ilahi planın gerçekleşebilmesi için—özgürlükçü bir top­lumsal düzeni zorunlu kılar.



İnsanların hürriyeti onların can ve mallarının dokunulmaz­lığıyla garanti altına almabilir. Canından ve malmdan emin ol­mayan insan, iradesini tam olarak davranışlarına yansıtamaz ve bundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Fıkıhta dokunulmazlık manasına gelen farklı terimler kullanılmıştır: ismet, hürmet, keramet. Geleneksel ifadeyle, insanların canları, malları ve ırzları birbirine haramdır yani dokunulmazdır. Bu kuralı daha iyi anlayabilmek için onun tarihi kökenlerine kı­saca bakmakta yarar vardır



Cahiliyye devrinde sadece haram aylar denilen belli kutsal aylarda ve Harem(6) bölgesi denilen belli kutsal bölgede insanların dokunulmazlık hakkı vardı. Burada haram ay, dokunulmazlık ayı, harem bölgesi de dokunulmazlık bölgesi olarak tercüme edilebilir. Cahıliyye yaklaşımına göre, insanların dokunulmazlığı evrensel veya sınırsız değildi; belli zaman ve bölgeyle sınırlıydı.



İslam Cahıliyye kültüründeki bu sınırlı ve şartlı dokunul­mazlık anlayışını, evrensel ve koşulsuz hale getirmiştir. Bu in­san hakları devnmi Hz. Peygamber (s.a.v.)'in veda haccında tam olarak gerçekleşmiştir. Buhari, Kitabul-Hac'da İbn Abbas'tan şöyle rivayet etmiştir:



Rasulullah (s.a.s.) Kurban Bayramı günü insanlara hitap etti ve şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar! Bugün hangi gündür?’ Dediler ki ‘Haram bir gündür.’ Rasulullah buyurdu: ‘Bu belde hangi beldedir?’ Dediler ki: ‘Haram bir beldedir.’ Rasulullah buyurdu: Bu ay hangi aydır?’ Dediler ki: ‘Haram bir aydır.’ Rasulullah buyurdu: ‘Bundan böyle, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize, bu ayınızda, bu beldenizde ve bu gününüzde nasıl haramsa, öyle haramdır.’ Bunu defalarca tekrarlardı ve sonra başını kaldırdı ve şöyle buyurdu: ‘Ey Allahım! Tebliğ ettim mi? Ey Allahım! Tebliğ ettim mi?’ İbn Abbas (r.a.) dedi ki: ‘Allah’a yemin olsun şüphesiz bu ümmetine bir vasiyettir’: ‘Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsinler. Benden sonra, birbirinin boynunu vuran kâfirlere dönüşmeyin!’ (7)



Hz. Peygamberin Veda Haccı'nda tekrar tekrar vurguladı­ğı husus, haramlığın yani dokunulmazlığın evrenselleştiği, sı­nırsız ve şartsız hale geldiğidir. Böylece, Cahiliyye döneminde dört ay (Zulkade, Zulhicce, Muharrem ve Sefer) haram iken, bütün aylar haram hale gelmiştir. Aynı şekilde, Cahiliyye dö­neminde sadece Harem bölgesinde insanların dokunulmazlık hakkı varken, bütün beldelerde dokunulmazlık hakkı tanınmış­tır. Böylece eski sınırlı anlayış yerine evrensel anlayış gelmiştir.



Rasulullah (s.a.v.) bütün zamanları, mekânları ve insafı haram yanı dokunulmaz hale dönüştürmüştür. Bundan daha büyük bir insan hakları devrimi insanlık tarihinde yaşanmamıştır. Böylece bütün insanların canlan, malları ve ırzları (onurları, aileleri) dokunulmaz hale gelmiştir.



Hz. Peygamber (s.a.v.)in bu şekilde vaz ettiği ilke, Hanefi fukahası tarafından 'ismet ademiyetledir.(8) şeklinde külli bir kaide olarak ifade edilmiştir. Ancak Şafii, Maliki ve Hanbelî fukahanın çoğunluğu, Hz. Peygamber'in ''Ey insanlar'' derken sadece orada bulunan Müslümanları kastettiğinden hareket­le, 'ismet iman veya emanladır' şeklinde bir sonuca ulaşmışlardır. Hâlbuki Hanefiler ve diğer mezheplerden bazı âlimler, 'Ey insanlar' hitabını evrensel bir hitap olarak yorumlamışlar­dır. Evrenselci Hanefi yaklaşımına göre, dokunulmazlık hak­kı yani "ismet" insanın doğuştan getirdiği bir haktır. Meşhur Hanefi fakihi Serahsi (ö. MS. 1090) bu bakış açışını veciz bir şekilde özetlemektedir:



''Allah, insanı ilahi emaneti taşıması maksadıyla yarattığından dolayı, kendisinin yükleyeceği sorumluluklara ehil hale gelsin diye ona akıl ve zimmet(kişilik hakkı) bahşetmiştir. Sonra, ona dokunulmazlık, özgürlük ve mülkiyet hakkı bahşetmiştir ki hayatını devam ettirebilsin ve omuzladığı görevleri yerine getirebilsin. Sonra bu sorumluluk, özgürlük ve mülkiyet hakkı —kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bakmaksızın— herkes için doğuştan sabittir. Aynı şekilde, hak ve sorumluluk taşımaya uygun zimmet (kişilik hakkı) sahibi olmak da —kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bakmaksızın— herkes için do­ğuştan sabittir.''(9)



Serahsi'den yapılan iktibasın ortaya koyduğu gibi, evrenselci yaklaşıma göre, insan hakları doğuştandır,Allah tarafın­dan verilmiştir. Serahsi'nin yaklaşımı devlet-vatandaş ilişkisi yerine Allah-ınsan ilişkisi merkezlidir; haklar devlet tarafından değil Allah tarafından doğuştan verilmiştir ve bundan dolayı insan haklan devlet de dâhil olmak üzere hiç bir otorite tara­fından asla alınamaz. Bu yaklaşıma göre, hayatın ve mülkiye­tin dokunulmazlığı ve hürriyet gibi temel insan hakları, devlet tarafından verilmediği için, devlet tarafından alınamaz. Böylece insanın dokunulmazlığı, hiç bir ayrım yapılmadan, dini­ne, cinsiyetine ve ırkına bakmaksızın fıkıh tarafından otoriteye karşı koruma altına alınmış ve Müslümanlar tarafından bile yönetilse, devletin merhametine bırakılmamıştır.



Fıkha Göre Amel (Davranış)



İnsanın kim olduğu sorusu ile insanın amelinin ne olduğu sorusu birbiriyle çok yalandan irtibatlıdır. Fıkıh inşam çok kat­manlı bir varlık olarak tanımlar. İnsanın bir zahiri, bir de bâtı­nı vardır. Zahir gözlemlenebilir ancak batın gözlemlenemez. Zahir beden ve bedenin amelleridir. Bâtın ise kalp(10)- ve kalbin amelleridir.Hukukçular,sadece zahire göre hüküm verirler ve Batını Allah'a havale ederler.(11)



Bâtının yani kalbin en önemli ameli niyettir. Niyet, amelin ruhudur. Niyetsiz yapılan hareketler amel değildir. 'Ameller niyetlere göredir' hadisi bu açıdan son derece önemli bir ilkeyi ifade etmektedir.



Niyetsiz veya maksatsız gerçekleşen hareket amel değildir, olsa olsa bir refleks olabilir ve insan davranışının temel öğesi olan anlamdan yoksundur. Modern sosyolojide de bu tür ha­reketler, sosyal davranış olarak kabul edilmez.(12) Mesela, bir insanın kazara çatıdan düşmesi bir amel değildir ancak inti­har, gösteri veya canını kurtarmak gibi bir niyet veya maksat­la kendini oradan aşağıya atması bir ameldir. Uyku esnasında yapılan hareketler de amel değildir.



Bundan dolayı, zahir amel insanın beden ve kalbinin siner­jiyle ortaya çıkar. Bedenin ameli kalbe bağımlıdır ve onsuz ger­çekleşemez. Ancak batın amel, yani kalbin ameli bedene bağlı değildir. Zaten insanın bedeni, fani dünya hayatında ona ge­çici olarak verilmiş bir emanettir.



Fıkhın Dalları



İnsanın amelinin zahir ve bâtın ameller diye ikiye ayrılma­sından dolayı, fıkıh da ikiye ayrılır: zahir fıkıh ve bâtın fıkıh. Zahir ve Bâtın Fıkıh, amelin zahiri ve batını birbirine ne kadar bağlıysa o kadar. Bâtın fıkıh veya fıkh-ı bâtın yerine Vicdânî Fıkıh ya da el-Fıkhul-Vicdâni terimi de kullanılmıştır. Ancak günümüzde amelin bâtınını inceleyen ilim için tasavvuf ismi daha yaygın olarak kullanılmaktadır.



Zahir Fıkhın konusu 'ameliyyât'(dış ameller )olarak tanını­rken, Bâtın Fıkh'ın konusu 'vicdâniyyât'(iç ameller) olarak giydirilmiştir. Ameller duyularla bilinir. Ancak vicdâniyyât duyularla bilinemez. Her ikisine dair ahkam da delil ile bilinir.(13)



Fıkh-ı Zahir ve Fıkh-ı Bâtın, Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekber (Büyük Fıkıh) diye isimlendirdiği Akaid ve Kelam üzerine kurulur. Fıkh-ı Ekber'in önemi, amelin ön şartı olan inançtan bahsetmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü inanç yani akide sahih değilse, ameller de geçersiz olurlar. İnanç, varlık, bilgi ve değerler konusunu kapsar. Bu konular, normatif konulara dair tartışmaların kuramsal ve kavramsal temelini oluşturur.



Usul-i Fıkha gelince, onu İslam düşüncesinin ve ilimlerinin ortak yöntemi ve yorum bilimi olarak tanımlamamız müm­kündür. Kuran ve Hadis'in yorumlanması Usul-i Fıkıh yoluy­la olur. Tefsir Usulü ve Hadis Usulü, yorum metodu değildir. Müfessir ve muhaddisler, Usul-i Fıkıh yardımıyla, Kur'an ve Hadisi yorumlarlar. Tefsir Usulü ve Hadis Usulü, kendi konularıyla ilgili hususi meseleler üzerinde dururlar ancak yorum metodu konusunu Usul-i Fıkha havale ederler.



Usul-i Fıkıh temelde bir içtihat yöntemidir. Ancak içtihat yarımda, fetva ve kaza metotları da Usul-i Fıkıh içinde ele alı­nır. Çünkü fıkıhta akıl yürütmenin farklı şekilleri vardır: içti­hat, fetva, kaza ve hüküm. Fukaha her zaman içtihat yapmaz, toplumdaki rolleri icabı bazen müftü olarak fetva verirler, ba­zen hâkim olarak hüküm verirler. Her fakîh müçtehit değildir.



Müftü akıl yürütürken fıkıhtaki fetva metodunu, kadı ise kaza metodunu uygular.(14)- Fukaha tarafından, müftülüğün ve kadılığın adabına dair birçok eser kaleme alınmıştır. Fetva gönüllü işleyen bir kurumdur ve müeyyideye dayalı bir bağlayıcılığı yoktur. Kaza ise bir devlet kurumudur ve bu yüzden bağlayıcıdır. Devlet olmayan yerde kadı ve kaza olamaz.Çünkü bu takdirde mahkeme kararları müeyyide ile uygulanamaz ama gönüllülük esasına göre müftü ve fetva olabilir. Müftünün bir başka rolü de sulh yapmaktır. Sulh, anlaşmazlıkları kadıya ve mahkemeye aksettirmeden, iki tarafın rızasıyla çözmektir, Anlaşmazlık içindeki taraflar, oy birliği ile müftünün hakem­liğine başvurup mahkemeye gitmeden aralarındaki meseleyi çözüme kavuşturmayı tercih edebilirler.



Osmanlı yönetimi, her beldeye bir müftü ve bir de kadı tayin etmekteydi. Bunların rolleri ve görev alanları açık bir şekil­de birbirinden ayrılmıştı. Osmanlının yıkılması ile şer'ı hukuk ilga edilince kadılık da ortadan kalktı ama müftülük devam etti. Böylece ulema ve fıkıh, toplum üzerindeki etkisini fetva üzerinden sürdürdü.

İçtihat devam ediyor mu etmiyor mu konusu uzun asırlar tartışılsa bile fetva ve kazanın devam edip etmemesi gerektiği konusunda hiçbir tartışma yaşanmamıştır. Bütün fukaha fet­va ve kazanın kesintisiz devam ettiği konusunda görüş birliği halindedir. Böylece fıkıh dinamik bir şekilde içinde yaşadığı değişken şartlara cevap vermeye ve insanların davranışlarını yönlendirmeye devam etmiştir.



Fıkıh ve ıslam Hukuku



Fıkhı İslam hukuku olarak adlandırmak doğru olmadığı gibi, Usul-i Fıkıh'ı da sadece İslam Hukuk Metodolojisi ola­rak tanımlamak yanlıştır. Ancak böylesine yaygın bir kanaat vardır. Bunun sebepleri arasından en önemlisi, fıkhın insanla­rın eline ulaşan ve hayatlarını etkileyen son ürününün ahkâm yani kurallar olmasıdır. Bu yüzden ahkamın fıkıh olduğu gibi bir izlenim doğurmaktadır. Modern ifadesiyle, yasalara hukuk denilmesi de buna benzer. Hâlbuki hukuk ilmi, yasaları üret­meye yarayan bilimdir.



Ahkâm, içtihat, fetva veya kaza ürünü olarak ortaya çıkar.Eğer müftü veya kadı müçtehit ise, onun fetvası ve kazası bir içtihattır. Ancak, müçtehit olmayan müftü veya kadının fetva veya kazası içtihat değildir.



Fıkıh'taki ahkamın sadece bir kısmı hukuk kuralıdır. Söz Konusu bu ahkamın fıkhı kısmı devlet müeyyidesi ile uygu­lanır ki bunlar İslam hukuku diyebileceğimiz kuralları oluş­turur. Ancak, herkesçe malumdur ki Furu-ı Fıkıh'taki bütün Kurallar devlet müeyyidesi ile uygulanmaz. Müeyyide ile uy­gulanmayan kurallara hukuk kuralı denilemez.



Bundan dolayı, fıkıh ilmini veya Furu-ı Fıkıh'taki bütün ah­kamı İslam hukuku olarak adlandırmak yanlış olur. Hukuk ku­ralları ahkamdandır ancak bütün ahkam hukukun bir parçası değildir. Kısaca fıkıh, İslam hukukunu içine alan daha geniş bir kurallar bütünüdür.



Fıkhın İslam hukuku olarak görülmesi bir takım yanlış uy­gulamaları da beraberinde getirmektedir. Çağımızdaki bazı sözde İslam devletleri şeriatı uygulamak adına, bütün fıkhı kuralları hukuk müeyyidesi ile uygulamaya kalkışmaktadır­lar. Bu durum otoriteryen bir siyasi yapı ortaya çıkmasına se­bep olmaktadır.

Ancak hukuki müeyyide ile uygulanmaması gereken ku­ralları devletin zorla uygulatmaya çalışması fıkhın mantığına ters bir durumdur. Böyle bir yaklaşım en ufak ahlâk kuralla­rına bile uymayanları hapse atma ve cezalandırmaya yol aç­maktadır.



Halbuki söz konusu bu kurallar, devletin baskısıyla ve hukuki müeyyide ile değil gönüllü olarak uygulanır. Uy­gulanmadığı zaman sosyal ve ahlâki yaptırımlar devreye gi­rer ve kitlesel eğitim yoluyla insanlar bu kuralları uygulamaya teşvik edilirler. İslam tarihinde bu kategoriye giren kuralların uygulanmasını teşvik görevini -yaptırım uygulama yetkisi ol­mayan- hisbe kurumu üstlenmiştir. Toplum da emr bil-ma'ruf ve nehy anil-münker yani iyiliği emredip kötülüğü nehyetmek görevini yerine getirerek katkıda bulunmuştur. Toplum hata yapan fertlere hukuki müeyyide uygulayamaz ve onları hukuken cezalandıramaz ama ahlaki,sosyal ve kültürel birtakım yaptırımlar uygulayabilir.



Açık Hukuk



Tarih boyunca İslam hukukunun üretimi çoğunlukla sivil ulema tarafından gerçekleştirilmiştir. Devlet genellikle sadece uygulama yetkisine sahip olmuştur. Ancak Osmanlılar ilmiye adında yeni bir sınıf yaratarak ulemanın bir kısmını devlletin bürokratik yapısı içine entegre etmişlerdir.



Klasik dönemde kadılar muteber fıkıh kitaplarına müracaat ederek hukuki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmuşlardır.Osmanlılar, örfe büyük önem vermişlerdir. Ulema örfi hukuku kodifiye etmiştir. Özellikle tazir(15) cezalarının tespit ve uygulanmasında örfe müracaat edilmiştir.



İslam hukukunun kuralları 19. yy'a kadar kodifiye edilme, ye başlanmamıştır. Ancak modernleşmeye paralel olarak bu dönemde, Avrupa'daki modellere benzer şekilde, klasik Fıkıh kitaplarından derlenerek anayasalar ve yasalar hazırlanmıştır.İslam hukukunun başka hukuk sistemlerinden çok önem­li farklılıkları vardır. Bunların başmda İslam hukukunun şu özellikler gelmektedir:



(1) İslam hukuku çok değerli veya çoklu mantıkla işler.(16) İs­lam hukukunda aşağıdaki değerler vardır: farz, vacib, sünnet,müstehab, mendup, tenzihen mekruh, tahrimen mekruh, mübah, haram.Batı hukuku ise iki değerle işler: yasak ve serbest ya da yasal ve yasal olmayan. Fıkıh yukarda saydığımız dokuz değerden birini insan davranışına verir. Batı hukuku ise yasal veya yasal olmama gibi iki değerden birini verir.



(2) İslam hukukunda normatif hakikat tek değildir. Klasik ifadesiyle' 'hak değil hakaik vardır.' Çoğulcu normatif haki­kat anlayışının sonucu olarak, farklı içtihatlar ve mezhepler doğmuştur. ''İçtihat, içtihadı nakz edemez", prensibiyle bütün içtihatların eşitliği garanti altına alınmıştır. Hiç kimse Allah adına konuşma ve nihai içtihadı yaptığını iddia etme yetkisi­ne sahip değildir.



(3) İslam hukuku çoğulcu bir hukuk sistemi üretir. Bun­dan dolayı Müslümanlar arasında birçok fıkıh mezhebine, Müslüman olmayanlar arasında da birçok dine veya millete hukuklarını üretme ve uygulama konusunda kısmen de olsa müsaade edilir.



(4) İslam hukuku değişime ve çeşitliliğe açıktır. Sosyal de­ğişme (ezmanın teğayyürü) ile hukukun değişimi (ahkamın teğayyürü) arasında bir bağlantı kurulmuştur. Aynı şekilde, örfe özel bir önem verilerek farklı toplumların kültürleri ile hukuk arasında kuvvetli bir ilişki tesis edilmiştir. Böylece fı­kıh bir yandan tarihi değişime, öbür yandan coğrafi çeşitliliğe açık bir tavır sergilemiştir.



(5) İslam hukuku, hukuku aşmanın yolunu hazırlar. Hukuk mübadele(değişim) ve mukabele(karşılıklılık) üzerine kurul­muştur. Bu yaklaşım klasik İslam hukukunun temelini oluştu­rur. Ticaret ve ceza hukuku bu yaklaşımı yansıtır. Ancak, Fıkıh, insanların sosyal ilişkilerinde mübadele ve mukabele ilkesi­ni aşıp, özveri ve sevgi ilkesini benimsemelerini teşvik eder.



Klasik söylemde bu şeriat, tarikat ve hakikat seviyeleri olarak meşhur olmuştur. Mesela, şeriat kısası, tarikat affetmeyi,hakikat kötülük yapanı sadece affetmekle kalmayıp suçluya iyilik yapmayı da emreder. Bu öğreti, bir başka meşhur deyişte "şeriatte bu senin şu benim; tarikatta senin benim yok hepsi ortaklaşa bizim; hakikatte bize ait bir şey yok hepsi Allah'ındır" tarzında özetlenmiştir.



İşte bu özelliklerden dolayı, İslam hukukunu açık hukuk olarak adlandırmak mümkündür. Fıkıh bu özelliği sayesine asırlar boyunca farklı coğrafyalarda hayatiyetini sürdürmüş ve sosyal farklılıkların çatışmaya dönüşmesini önlemiştir. Farklı dinler, dinler içindeki mezhepler, coğrafi bölgeler ve nesiller arası çatışmaların önlenmesi, fıkhın söz konusu bu açık tavrı sa­yesinde çoğunlukla daha ortaya çıkmadan, mümkün olmuştur.



Ancak fıkhın modern dönemde bu açıklığını aynı derecede sürdürdüğünü söylemek oldukça zor görünmektedir. Huku­kun üretimi modern dönemde, ulemadan alınıp, bir devlet işi haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak, klasik dönemdeki gibi ulema arasındaki hareketli hukuki tartışmalar azalmıştır. Di­ğer yandan klasik dönemde geniş yetkilerle donatılmış olan ve elinde kodifiye edilmiş hazır bir kurallar manzumesi olmayan kadıların yerini kuralları hazır olarak alıp uygulayan hâkimler almıştır. Ancak en önemlisi, din ve hukukun birbirinden ayrıl­masıyla fıkıh uygulama alanı dışında kalmıştır. Bu ve benze­ri nedenlerden dolayı, fıkıhta bir donukluk ve içine kapanma yaşandığı söylenebilir.



Fıkıh'ta Analiz Seviyeleri: Fertler ve Gruplar



Fıkıh hem ferdin hem de grupların davranış ve ilişkilerini inceler. Fıkıhta davranışları incelenen gruplar arasında aile,şirket, cemaat, mahalle, ümmet ve millet ilk akla gelen örnek­ler arasındadır.



Buradan hareketle fıkıhta iki analiz seviyesi vardır diyebiliriz:



a-Mikro-Fîkıh veya Fertlerin Amellerinin İncelenmesi



Kişinin amelleri fıkıh ilminin en önde gelen uğraşı alanıdır.Özellikle Hanefilerin fıkıh tarifinde kişi (nefs) ön plana çıkar.Hanefilere göre fıkıh, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi­dir. Burada, hak ve sorumlulukların ferdi seviyede ele alınma­sı dikkat çekicidir. Ayrıca, fertler arasında ayrım yapılmaması ve genel ifade kullanılması da mühimdir.



Ancak fıkıhta genellikle 'nefs' kelimesi yerine farklı çağrışımları bulunan ancak sonuçta aynı anlama gelen 'ademî' ve 'mükellef' gibi terimler de kullanılır.



Fıkıhta amel ve kesb genellikle ferdidir. Klasik fıkıh'ta gü­nümüzde hükmi şahsiyet olarak bilinen kurumsal kişilik kav­ramının olup olmadığı tartışmalıdır.



Makro-Fıkıh veya Grupların Amellerin İncelenmesi



Fıkıh, aileyi, şirketi, cemaati ve milleti bir araştırma birimi olarak görür. Ayrıca Kur'an-ı Kerim Allah'ın insanları ve hay­vanları ümmetler halinde yarattığını belirtmektedir.



Mesela farz-ı kifaye'nin tanımında analiz seviyesi grup­tur. Cenaze namazı farz-ı kifaye'ye örnek olarak gösterilebilir. Farz-ı kifaye olan vazifelerin yapılmasından mesul olan grup­tur ancak grubun bazı üyeleri bu vazifeyi yerine getirirse gru­bun tamamı sorumluluktan kurtulmuş olur. Ancak, gruptan hiç kimse sorumluluğu yerine getirmez ve vazife yapılmadan kalırsa o zaman bütün grup sorumluluk altına girer. Burada tartışma konusu olan durum, bir kolektif eylem meselesidir.



Grup seviyesindeki bir başka analiz örneği de millet ve milletler arası ilişkilerde ortaya çıkar. Günümüzde genellik­le medeniyet olarak isimlendirilen dini gruplar fıkıh'ta birer millet olarak incelenir. Yönetici millet (millet-i hâkime) İslam milletidir. Hangi dini gruplara millet statüsünün verileceğinin kuralları belirlenmiştir. Diğer milletlerin İslam milletiyle ve birbirleriyle olan ilişkileri fıkıh tarafından kurallara bağlamıştır. Fıkhın kurallarını koyduğu bu sisteme, modern dönemde Millet Sistemi ismi verilmektedir. Millet Sistemi çok medeni-yetli bir sosyal sistem öngörür.



Fıkıhta Zanni Bilgi, Rölativizm ve İhtilaf



Fıkıhta kesin bilginin olduğu yerde ihtilafa dolayısıyla rölativizme müsaade edilmez. Ancak, fıkıhta kesin bilgi sadece sınırlı bir alanda mümkündür: sübut ve delaleti kafi (kesin) olan delillerle elde edilen bilgiler. Bu sınırlı alanın dışında fı­kıh zanniyyat (zanni bilgiler) alanıdır. Zanniyyat alanı rölati­vizm alanıdır.



Fıkıh, epistemolojik ve metodolojik olarak zanni bilginin yerini kabul etmekle, aslında zanni olan bilgilerin kesin bil­giymiş gibi takdim edilip savunulmasının da önüne geçmiş­tir. Bu yaklaşım bir yandan gerçekçi bir şekilde insan aklının sınırlarını kabul etmekte, diğer yandan sosyal alanda çoğulcu­luğun zeminini hazırlamaktadır. Çünkü zanni bilgiler birbirin­den üstün değildir ve bir zanni bilginin sahibi başka bir zanni bilginin sahibini taklit etmek zorunda değildir; hatta taklit et­mesi haram bile olabilir. Özellikle Hanefi mezhebindeki vacib ve mekruh kategorileri, zanni ve kesin bilgi konusundaki ay­rıma gösterilen hassasiyetin bir yansımasıdır.



Fıkıhta iki seviyede rölativizme müsaade edilmiştir: âlim­ler arasında rölativizm, avam arasında rölativizm.



Birincisi, âlimler arasındaki içtihat ve fetva farklılıklarının doğurduğu rölativizmdir. Bir müçtehit kendi içtihadını bıra­kıp başka bir müçtehidi taklit edemez. Aynı şekilde bir müftü kendince doğru olan bir fetvayı bırakıp, kendince yanlış olan başka bir müftünün fetvası ile amel edemez.



İkincisi ise, avam (âlim olmayanlar) arasında uygulamada ortaya çıkan "teharri"nin doğurduğu rölativizm. Teharri araş­tırma demektir. Kesin bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığı durumlarda, bir Müslüman kendi imkanları dahilinde araştırma yapar ve ulaştığı zanni sonuçla hareket eder. Ancak bir kişinin alaştığı zanni sonuç başka bir kişiyi bağlamaz.



Kıblenin kesin olarak bilinmediği bir yerde bir grup içinde­ki insanlar birbirinden farklı sonuçlara varırlarsa, herkes ken­dince doğru olan istikamete dönerek namazını kılar. Bir kişi kendine göre yanlış olan bir istikamete—sırf arkadaşları öyle dediği için —dönerek namazım eda ederse bu namaz kabul ol­maz çünkü kendisi o yönün kıble olduğuna inanmamaktadır.



Hüküm ve Fetva: İlim ve Hikmet



Hükümler soyut ve genel ilkelerdir. Fetva ise bu hükümle­rin kişilerin özel şartlan içinde nasıl uygulanacağına dair gö­receli bir karardır. Bundan dolayı fetvalar hükümlere nispetle daha fazla görecelilik yansıtırlar.



Genel hükümlerin insanların kendilerine has özel şartlan içinde nasıl uygulanacağına karar vermek özel bir eğitim ve yöntem gerektirir. Bu kişilere müftü denir. Onların fetva verir­ken uyguladıktan yöntem ise usul'ül-fetva (fetva verme yönte­mi) veya resmül-müfti (müftünün takip etmesi gereken usul) olarak isimlendirilir.



Hükümler sabit ve genel olduğu halde, her insanın haya­tı çok farklı değişkenleri içeren kendine has bir durum orta­ya çıkarır. Dolayısıyla, günlük hayatta bütün bu değişkenler hesaba katılarak hükümlerin uygulamaya konulması gerekir. Eğer böyle yapılmazsa, hükümlerden kastedilen sonuçlar yeri­ne tam tersi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bir müftünün soru soran kişinin içinde bulunduğu sosyal ve zihni şartları çok iyi oku­yarak fetva vermesi gerekir. Bunun sonucu olarak, aynı soruyu soran iki kişiye, içinde bulundukları şartlar farklı olursa,farklı fetvalar verilebilir.



Ancak gene de kişiler arasındaki öznellik (inter-personal subjectivity) müftünün soru soran kişinin sosyal ve zihni şartlarını tam olarak anlayıp değerlendirmesini mümkün kılmayabilir. Bu durumda kişi kendi kalbinden fetva istemeli kalbinin kendisine söylediğinin zıddına hareket etmemelidir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Müftüler sana fetva verse de sen kalbinden fetva iste."(17)



İşte bu noktada başka bir göreceliliğin daha devreye girdiğini görmekteyiz. Kişi kendi kalbi fetva vermiyorsa yani uy. gun ve doğru görmüyorsa müftünün verdiği müsaade ile amel etmemelidir; kendi bilincini ve vicdanının sesini dinlemelidir.



Ancak her insanın kalbinin sesi bu ahlâki ve hukuki konu­larda ölçüt olamaz. Burada söz konusu olan, İslam dini hak­kında eğitimli ve selim kalbe sahip, nefis ve şeytanın vesvesesi ile aklın sesini birbirinden ayırt edebilen bir Müslüman'dır. Yoksa dini konularda cahil ve günahkâr insanların iç dünya­larındaki seslerin, nefislerinin veya şeytanın sesi olması kuv­vetle muhtemeldir.



Hükümler ve fetva arasındaki ilişki, ilim ve hikmet arasında­ki ilişkiyle irtibatlıdır. Hikmet ilimden üstündür çünkü hikmet ilim ve ameli içerir veya başka bir ifadeyle hikmet uygulamaya dökülmüş bilgidir. Allah, Hz. Peygamberim (sav) ümmetine Kitab ve Hikmet'i öğrettiğini beyan etmiştir.(18) Kitap'tan mak­sat Kuran, Hikmet'ten maksat ise Sünnet'tir çünkü Sünnet Kuran'daki hükümlerin amele dönüşmüş, uygulamaya konulmuş halidir. Hikmet-i ameli terimi geleneğimizde ahlâk, ev idaresi ve siyaset konularım ele alan pratik felsefe için kullanılmıştır.



Azimet ve Ruhsat Arasında Fıkıh



Fıkıhta göreceliliğe müsaade edilen bir başka alan da azi­met ve ruhsat ile amel etme konusunda bir Müslüman'ın yapacağı tercihle ilgili alandır. Hiçbir Müslüman azimet ve ruhsat ile amele zorlanamaz; bu tamamen kişinin kendi tercihine bı­rakılmış bir konudur. Bir Müslüman kendi şartlarını başkala­rından daha iyi bilir ve ne zaman azimet, ne zaman ruhsat ile amel edeceğine kendisi karar verir.



Fıkıhta hükümler hiyerarşisi bu konuda yapılacak tercihleri yönlendirmeye yarar. Bir Müslüman farzları yerine getirir ve haramlardan uzak durur. Bu zorunlu bir husustur. Ancak di­ğer hükümler konusunda müsamaha vardır. Mesela yemekten önce ve sonra elleri yıkamak sünnettir. Ancak burada kesin bir zorunluluk yoktur. Zor şartlar altında bir Müslüman zorluklara rağmen ellerini yıkarsa bu bir azimet olmuş olur ama ellerini yıkamadan yemeğini yerse ruhsat ile amel etmiş olur. Ruhsat ile amel ettiği zaman daha az sevap kazanmış olur. Daha fazla sevap kazanma hedefi insanları azimetlerle amel etmeye teş­vik eder ama bu her zaman mümkün olmayabilir.



Geleneksel ulema kendileri bir kural olarak daima azimet ile amel etmişler, ruhsatlardan kaçınmaya azami derecede gay­ret göstermişlerdir. Ancak kendilerine fetva sorulduğunda, eğer o konuda azimet ve ruhsat ile amel edilmesi mümkünse bu durumu soru soranlara açıklayıp, tercihi onlara bırakmış­lardır. Mesela şer'an müsafir (yolcu) hükmünde olan bir kişi müftüye yolculuk esnasında sünnet namazları kılmasının ge­rekli olup olmadığını sorduğunda geleneksel fıkıh bakış açı­sından alacağı cevap şöyle olacaktır: sünnetleri kılmak azimet, kılmamak ruhsattır. Ancak âlimler kendileri sünnetleri kılma­ya büyük gayret göstermişlerdir.

Geleneksel olarak, sadece sıkıntılı şatlar altında Müslümanlar ruhsatlarla amel etmişler, müsait durumlarda azimet ile amel ederek daha fazla sevap kazanmaya gayret göstermişlerdir.



Ancak günümüzde hem fetva veren hocaların hem de halkın giderek artan oranda nefse kolay geldiği için müsait şartlar altında bile ruhsatlara yöneldikleri görülmektedir.Bunun sonucu olarak azimetle amel unutulma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Çünkü ruhsatlara alışan insanlara azimetle amel zor hatta gereksiz görünmektedir. Diğer yandan belli bir ruhsat ile amel eden avam daha fazla ruhsat ve kolaylık peşinde koşmaktadır. En garip gelişme ise, geleneksel ulemanın aksine,bazı hocaların kendilerinin daima ruhsat ile amel edip,halkı azimet ile amel etmeye çağırmalarıdır.



Kısaca azimet ve ruhsat arasındaki tercih kişinin kendi vicdanında yapacağı bir tercihtir ve fıkhın uygulamaya dökülmesinde önemli bir görecelilik alanı oluşturur.



Fıkhın Gayesi Medeniyeti Korumaktır



Fıkıh'ın kendine has bir medeniyet anlayışı vardır. Mede­niyet bir insan amelidir. Her amel gibi medeniyet de irade ve aklın ürünüdür ve insanın bir kesbidir. Fıkıhta medeniyet an­lamında genellikle "millet" terimi kullanılır.



Fıkhın gayesi medeniyeti veya içtima-ı beşeriyi ve ümranı korumaktır. îbn Haldun bu yüzden fukaha'nın medeniyeti in­celemek mecburiyetinde olduklarının altım çizer. Fukaha şer'î hükümleri makâsıd ile talîl eder yani sebeplerini açıklarlar. Buna göre, zinanın yasaklanması nesli korumak, katlin yasak­lanması insan türünü korumak içindir. Zulüm insan türünün fesadına ve medeniyetin harabına götürdüğü için yasaklan­mıştır. Fıkhi hükümlerle ulaşılması hedeflenen bu maksatlar veya beklenen sosyal sonuçlar, İbn Haldun'a göre medeniye­ti koruma temeline dayalıdır. Bundan dolayı fukahanın me­deniyetin niteliklerine dair kuramsal düşünce yürütmeleri ve kuramlar geliştirmeleri zorunludur.(19)

Dipnotlar:



(1)-Usul-i Tefsir ve Usul-i Hadis, yorum metodu içermez. Bu ilimler, yorum me­selesi dışında, konularına has diğer meseleleri tartışırlar. Mesela Hadis Usulü, senetlerin çeşitlerini ve muhtelif rivayet yollarını, Tefsir Usulü Kuran metni­nin tarihi ve farklı kıraatler gibi konulan tartışır. Kuran'ın yorumu söz konu­su olduğunda müfessirler Usul-i Fıkıh'a müracaat ettikleri gibi muhaddisler de hadisleri yorumlarken Usul-i Fıkıh'a müracaat ederler.
(2)-Bu konuda bkz. Recep Şentürk, İslam Dünyasında Modernleşme ve Toplumbilim, 2. bsk. İstanbul: İz Yayıncılık 2006.
(3)- İslam devletinin başkanı ise Resulullah'ın halifesidir. Dolayısıyla, insanın in­san olarak onuru, devlet başkanın devlet başkanı olmaktan kaynaklanan onu­rundan daha üstündür.
(4)-Modern hukukta buna kişilik hakkı denilmektedir. Batıda kadınlar ve asilza­de olmayanlar, uzun mücadelelerden sonra kişilik hakkım elde etmişlerdir Amerika'da zencilerin kişilik hakkını tam olarak elde etmeleri 1960'larda Sivil Haklar Hareketi'nden sonra gerçekleşmiştir.
(5)-Bazıları hürriyet kelimesinin modern bir kavram olduğunu düşünmektedir. Halbuki hürriyyet kelimesi klasik fıkıhta kullanılan bir terimdir.Mesela bkz.aşağıda imam Serahsi'den yapılan alıntı. Ayrıca, fıkha göre tam bir mükellef hür olandır- Köleler hür olmadıkları için mükellefiyetleri daha azdır Ancak İslam Hukukunda kölelerin de din hürriyetleri vardır;efendileri onları zorla Müslüman yapamaz.
(6)-Türkçe de "harem" diye telaffuz edilen bu kelime, aslmda Arapça'da "haram" olarak telaffuz edilmektedir. Ancak biz burada Türkçe'deki telaffuzu kullan­mayı daha uygun gördük.
(7)-(Buhari, Sahihu’l-Buhari, Kitâbü’l-Hac, Bab:132; Bab: el-Hutbetü’l-Eyyame Minâ. Hadisin Buharide ve diğer kaynaklarda başka rivayetleri de vardır.)
(8)-Recep Şentürk, İnsan Hakları ve İslam, İstanbul, Etkileşim Yayınlan, 2006. Bu konuda şu makalelere bkz. Recep Şentürk, "İsmet Ademiyetledir: İnsan Hak­larına Fıkhi Bakışlar" Köprü—İnsan Haklan Özel Sayısı (96) 2006,43-54; "Sori- ology of Rights: "I am Therefore I have RightsHuman Rights in Islam between Universalistic and Communalistic Perspectives," in Islam and Human Rights: Advocacy for Social Change in Local Contexts, (eds. Mashood A. Baderin, Ly­nn Welchman, Mahmood Monshipouri, Shadi Mokhtari), New Delhi: Global Media Publications 2006; "Adamiyyah and 'Ismah: The Contested Relationship between Humanity and Human Rights in the Classical Islamic Law", Turkish Journal of Islamic Studies, 2002 (8), pp. 39-70.
(9)-Bu ibarenin aslı şöyledir:" Li enne Allâhe teâla lemmâ halaqal-insâne ti hamli emânetihi ekramehû bii-'aql ve’z-zimmeti ti yekûne bihâ ehlen ti vücûbi huqûqilla- hi teâla aleyhi. Sümme esbete lehû el-'ismete ve el-hürriyyete ve el-mâlikiyyete ti ye- bqâ fe yetemekkene min edâi mâ hümmile mine'l-emâneti. Sümme hazihi'l-emânetü ve'l-hürriyyetü ve'l-malikiyyetü sâbitetün li'l-mer'i min hinin yûledu, el-mümeyyiz ve ğayru'l-mümeyyizfîhi sevâun. Fekezâlike ez-zimmetü 's-salihatü fi vücûbil-huqûqi fihâsâbitun lehû min hinin yûledu yestavîfihi'l-mümeyyizü ve ğayru 1-mümeyyizi." Bkz. Serahsi, Usûl: s. 333-4.
(10)-Kalp yerine onunla müteradif olarak nefs ve ruh gibi terimler de kullanılır. Bir hadisi şerifte 'Allah sizin bedenlerinize ve dış görünüşünüze değil kaplerinize ve amellerinize bakar'buyrullmuştur. Burada zahir ve bâtın arasındaki gerilim ortaya çıkmaktadır.InsanIar zahire bakar, hatta bakmak mecburiyetindedir.Çünkü batını zaten göremezler. Ama Rakîb olan Allah bâtını da görür ve onu devamlı murakebe eder.

(11)-Fukaha arasında yaygm olarak tekrarlanan kaide şöyledir: Biz zahire göre hükmederiz, bâtına bakma işini Allah üzerine alır (Nahnu nahkumu bizzahir Vallahu yetevella es-serâir).
(12)-Max Weber, Economy and Society : an Outline of Interpretive Sociology (ed. Cla­us Wittich, Guenther Roth) Berkeley: University of California, 1978.
(13)-Ameliyyât ve vicdâniyyât ayrımı için bkz. Süleyman b. Veli b. Resul el-Kırşeh- ri İzmiri (1102/1690), Haşiyet-ül-Fâdil el-İzmıri 'alâ'l-Mirât, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1890,1, s. 48. Kitap tanınmış Osmanlı fakîhi Molla Hüsrev'in Mirâtu'l- Usûl adlı eserinin haşiyesidir. Mirâtuî-Usûl ise yine Molla Hüsrev'in Mirkâtul- Vusûl adlı eserinin şerhidir. Yazar Ebu Hanife'ye göre Kelam ve tasavvufun da fıkhın bir parçası olduğunun altını çizmektedir.

(14)-Bkz. Recep Şentürk, "Fıkıh ve Sosyal Bilimler Arasında Son Dönem Osmanlı Aydını" İslam Araştırmalım Dergisi, No 4,2000, s. 133-171.

(15)-Had cezaları dışında kalan cezalara tazir cezası denilir. Tazir cezasının mik­tar ve keyfiyeti hakimin kararma bırakılmıştır. Ancak Osmanlı uygulamasın­da görüldüğü gibi devlet bunları belirleyip bir standart oluşturabilir.

(16)-Mantık, çok değerli, ikili veya bulanık olabilir. Çok değerli mantık (multi-valued logic), doğru ve yanlış, yasal ve yasal olmayan gibi iki şıkka dayalı ola­rak çalışan ikili mantık (binary logic) dan farklı bir şekilde, birden fazla değer ile çalışır. Fıkıh, sadece yasal ve yasal olmayan gibi iki değerle değil, bazı fıkıhçılar tarafından ahkam-ı hamse (beş hüküm) diye isimlendirilen en az beş değerle çalışır. Hanefi mezhebinde ise bu değerler çok daha fazladır. Hanefilerin kullandığı dokuz değer şunlardır: haram, tahrimen mekruh, tenzihen mekruh, mübah, mendup, müstehab, sünnet, vacib ve farz. Bu yapısal özel­lik, fıkhı, Aristo mantığından ve Batı hukuk mantığından ayıran önemli bir husustur. Ancak şu ana kadar üzerinde fazla durulmamıştır. Fukaha, Aristo mantığından istifade etmiştir ama bu hiçbir zaman çoklu mantığı bırakıp, iki değerli mantığı kullanmaya götürmemiştir. Mantık yapısı bir ilmin işleyişini ve işlevinide yönlendirir.Mantıklarındaki yapısal farklılığın sonucu olarak,Batı hukuku bir davranışın yasal ve yasal olmadığını tesbite çalışırken,fıkıh yukarda saydığımız dokuz değerden hangisine sahip olduğunu tespite çalışır.

(17)-Bkz. Ahmed b. Hanbel, IV, 228; Darimi, Büyü, 2.

(18)- Bkz. Cuma Suresi 103/2.

(19)-Mukaddime, 1,332-333.

Prof.Dr.Recep Şentürk - Açık Medeniyet (Çok Medeniyetli Toplum ve Dünyaya Doğru)



İz Yay.




Devamını Oku »