Atatürk Demokratmıydı?

Atatürk demokrat mıydı?

Soruyu tersten sorarsanız gerçeğe daha çabuk ulaşırsınız: "Atatürk diktatör müydü?" şeklinde bir ahmak tartışmasına gireceğinize, "Atatürk demokrat mıydı?" diye sorunuz.
Hayır, değildi.

Bunun "iyi" ya da "kötü" olarak yorumlanması, adı üstünde, yoruma kalmış bir meseledir. "O devirde başka çare yoktu" gibi gerekçeler yalnızca yorumdur.

Atatürk bir askerdi. Bir askerin demokrat olması, eğitimine, yetişme tarzına, mesleğine aykırıdır.
Atatürk demokrat değildi. Muhalefetin hiçbir şekline izin vermemiştir. Hiçbir "çıkıntılığa" tahammül etmemişir.

Yalnız padişahçılara değil, "onun tek adam yönetimine karşı çıkan" kendi cumhuriyetçi arkadaşlarına bile hoşgörüyle bakmamış, hem onları tasfiye etmiş, hem de örneğin Büyük Nutuk'ta hakaretler yağdırmıştır.

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?... diyeceksiniz.

Tek partinin emrine verilmiş, mebuslar Atatürk tarafından "saptanmış" ve aday gösterilmiştir. Tek parti yönetiminde "aday" göstermek bile başlıbaşına gülünçtür. Seçim bir formalitedir. Meclis, karar alıcı değil "onaylayıcı" bir kurumdur. Hiçkimse "bu şekilde halkı yavaş yavaş eğitti" demesin, ülkemizde 1908 yılından beri hem de çok partili seçimler yapılmaktaydı. 1930 meclisi, 1908 meclisinin "geriye gitmiş" versiyonudur.

Bütün bunlar "halk iradesi" diye pazarlanmış ve tek adam iradesi, büyük önderin halk nezdindeki muazzam prestijine dayanılarak dayatılmıştır.

Peki ya Serbest Fırka?... diyeceksiniz.

Ancak Atatürk istediği ve uygun gördüğü zaman "emirle" kurulmuş, kendi kendini kapatmasına göz yumulmuş, daha doğrusu kendi kendini feshetmeye teşvik edilmiştir.

Peki ya devrimler?... diyeceksiniz.

Zamana yayılarak, sırayla ve keyfe keder yapılmıştır.

Niçin alfabe değişimi 1928 yılında olmuştur da 1924 yılında olmamıştır? Niçin soyadı kanunu için 1934 yılı beklenmiştir de bu iş daha cumhuriyetin başında bitirilmemişir? Niçin kadınlara seçme ve seçilme hakkı için önce belediye seçimleri, sonra, dört yıl sonra genel seçimler gibi adım adım, "alıştıra alıştıra" bir yol izlenmiştir?

Bu devrimler için, bırakın halkı, Atatürk'ün kendi yakın çevresinden bile hiçbir zaman hiçbir öneri, hiçbir "inisiyatif", hiçbir karar ya da eleştiri gelmemiş, her şey Gazi Paşa istediği zaman, onun istediği şekilde ve ölçüde olup bitmiştir.

Atatürk dönemi, Şevket Süreyya'nın da deyimiyle, bir "tek adam" devridir.

Tek adam yönetimleri, büyük başarılara olduğu kadar vahim yanlışlara da yol açabilirler.
Örneğin, herkesi bir çırpıda Çağatayca konuşmaya zorlayan "dil devrimi"... Çok kısa sürede, Atatürk'ün bizzat kendisine bile "yanlış yaptık" dedirten büyük falso...

Bütün bunlar iyi midir, kötü mü? Biz karışmayız, kararı kendiniz vereceksiniz.
Fakat bu durumda, "Atatürk'ün ruhunda diktatörlük yoktu" diye yazılar yazanlara biz güleriz ama ağzımızla değil.

Engin Ardıç - Sabah
Devamını Oku »

Kemalizm, Pragmatik Hatta Makyavelist Bir İdeolojidir.

Kemalizm, pragmatik hatta Makyavelist bir ideolojidir.Ülke TV’de Ersoy Dede’nin hazırlayıp sunduğu Bıçak Sırtı programında bu hafta “10 Kasım ve Kemalizm” tartışıldı. Programa Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı Kenan Alpay, Yeni Şafak Gazetesi yazarı Hilal Kaplan ve yazar Sinan Meydan katıldı. Programda Kenan Alpay özetle şunları söyledi:

Emperyalizmin Çocuğu Kim?

“Kemalizm, pragmatik hatta Makyavelist bir ideolojidir. Kendi içinde çelişkiler taşıması döneme ve şartlara göre şekil almasıyla ilgilidir. Güçlü bir muhalefetle karşılaştığı zaman geri çekilmeyi, muhalefeti zayıflattığı zaman üzerine üzerine gitmeyi becermiştir. Bizi ilgilendiren kimin Kemalizm’e veya Atatürkçülüğe nasıl bir anlam yüklediği değildir.

Tarihi bir şahsiyet olarak tüm yönleriyle ete kemiğe bürünmüş Mustafa Kemal’i konuşmak en doğru yoldur. Henüz Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Tek Adam olmayı kafasına koymuştur. İtiraz eden, tereddüt eden, yavaştan alan herkesi harcamayı ertelenemez bir vazife bilmiştir. 1926’da Sarayburnu’na heykelini diktirerek başlattığı Ulu Önder kültü ile ülkeyi ve toplumu kendisine boyun eğdirme girişimini zirveye taşımış ve nihayetinde kendi kendini putlaştırmış bir şahsiyettir. ‘O heykellerinin dikilmesini, övgü dolu sözler ve şiirlerle övülmeyi istemiyordu’ sözlerinin hiçbir geçerliliği yoktur. Mustafa Kemal’in akşam sofrasında oturanlar bu işleri yapıyor ve karşılığını kamu kaynaklarından fazlasıyla alıyorlardı.

Mustafa Kemal’e isteyen tapınsın; buna hiçbir itirazım yok. Fakat bütün bir toplumu tapınmaya zorlamak faşizmdir, despotizmdir. Kim, ne zaman istiyorsa Anıtkabir’e çıksın ağlasın, sızlasın, neşelensin bizi ilgilendirmez. Heykellerine, büstlerine isteyen istediği kadar saygı göstersin. Ancak bir Müslüman olarak beni ve Müslüman toplumu bu tercih hiçbir biçimde bağlamaz.

Anayasadan, yasalardan, yönetmeliklerden, eğitim öğretim müfredatından Mustafa Kemal’e yapılan bütün atıflar çıkarılmalıdır. Adaletin ve merhametin tesisi için bu bir zarurettir. Resmi İdeoloji dayatması çirkin bir insanlık suçudur.

Mustafa Kemal’e muhalif olan hemen herkesi işbirlikçilikle, ihanetle, ajan olmakla suçlamak Cumhuriyetin başından beri devam eden ve kaynağında devlet olan bir kara propagandadır. Rahmetli İskilipli Atıf, Şapka Kanununa muhalefet ettiği için Üç Aliler Divanı denen Mustafa Kemal’e bağlı çalışan cellâtlar tarafından katledilmiştir. Sinan Meydan gibi Kemalist misyonerler ise utanmaksızın İskilipli Atıf’ı İngiliz Ajanı diye yaftalıyorlar. Bu tür iğrenç iddiaların sahibi olsa olsa emperyalizmin çocuğudur. Yalanı, kara propagandayı, iftirayı meslek edinmiş bu Kemalist misyonerler geçmişten bugüne hiçbir dosyanın açılmasını istemiyorlar. Oda Tv’de, Aydınlık’ta, Ulusal Kanal’da yürüttükleri kışkırtıcı ithamları buralara da taşıyarak kirli tertiplere zemin hazırlıyorlar.

Kemalizm’e endekslenmiş tarih, Atatürkçülük tarafından ipotek edilmiş bir toplumsal kültür peşinde olanları darbe örgütlerinden, askeri cuntalardan ne kadar bağımsız düşünebiliriz. Faşizmin, Nazizmin, Stalinizmin en zorba yönlerini Türkiye toplumuna bir deli gömleği gibi giydirenler itiraz istemiyorlar. Kuşaklar boyunca bütün bir toplumu her gün Mustafa Kemal’e dua etmeye, her an Atatürk’e şükran duymaya zorlayan bu sapkın ideolojiyi de utanmaz sözcülerini de elbette sırtımızda taşımayacağız. Tersine hepsini hak ettikleri yere yani tarihin çöplüğüne göndereceğiz.
Devamını Oku »

Unutmadık ve Unutmayacağız

sevki-yilmaz

İttihad ve terakki çetelerinin entrikalarla kurduğu hain kapitalist ve sosyalist şeytani düzenlerin Müslüman ülkeleri işgalinden beri tam yüz elli yıldır çok canlar verildi. Çok ocaklar söndü. Çok yuvalar dağıldı. Musul, Kerkük ve Balkanlar gibi en verimli toprakları kaybettik. Koskoca Cihan Devleti Osmanlı’yı yıkan bu masonik sabataist çetenin başımıza musallat ettiği bu çarpık ve bozuk düzen, işe Allah’a savaşla başladı. Bu düzenin temsilcileri eliyle Ana Hayat Yasamız Kur’an-ı Kerim suç aleti sayılarak okunması, anlaşılması ve yaşanmasına türlü engeller konuldu.

Ecdat yadigarı camilerimizin minarelerinden Allah-u Ekber ezanlarını tam 17 yıl yasakladılar. Sultan Fatih’in emaneti Ayasofya Camimiz müzeye çevrildi. izinden gitmekle şeref duyduğumuz Başöğretmenimiz ve eşsiz önderimiz Hz. Muhammed (s.a) efendimizin mesajları öğretilmedi. Tanıtılmadı, anlatılamadı ve yaşanılamadı.. Bu sebeble bilhassa ahlaki çöküş depremi bütün hızıyla sürüyor…

Her Peygamber Efendilerimiz(s.a) devrinin Firavuni düzenini yıkarken bu asrın zalimleri Hakk düzenini devre dışı bırakarak Allah’ın değişmez ve değiştirilemez yasası İslam düzenini hayatımızdan çıkardılar. Ölçü düzenimizi, adalet terazimizi ve ahlak yapımızı bozdular..

Ve sonunda Allah’a kul olmaktan ve kulluk görevlerini yapmaktan utanan ve sıkılan bir toplum meydana getirdiler. Depremlerde yıkılan demirinden ve çimentosundan çalınmış binalar gibi imanımızı, şuurumuzu, birlik ve kardeşlik ruhumuzu çaldılar. Başımızı (hilafetimizi) kopararak Ümmet ve vahdet binamızı yıktılar. Ve bizleri kurda kuşa yem ettiler. Harflerimizi kaldırarak medeniyetimizle aramızdaki bin yıllık köprüyü bombaladılar. Eğitimsizlikten, savunmamızı, sanayimizi ve teknolojimizi düşmanlarımızın müsaadesine ve himayesine terk ettiler.

Camilerimizi dilsizler, sağırlar ve körler okulu haline getirdiler. Binlerce idam sehpalarıyla ve çeşitli baskılarla alimler susturulunca hakikatleri duyamayan toplum gerçekleri göremez hale geldi. Şimdi iki yüz yıldır devam eden bu sarsıntıların bedelini fertte, ailede, toplumda beraberce ödüyoruz. Saygı, sevgi, merhamet, sorumluluk duygusu köreltilmiş batı hayranı ve moda kurbanı şeytanın maskarası bir nesil yetiştirmeyi başaran bu hain düzen entrikacılarını, Osmanlı Devletimizi çökerten ve genç Türkiye’mizin rotasının İslam Nizamına döndürülmemesi için uğraşan Siyonist, Sabataist ve Masonik çeteleri unutmadık ve asla unutmayacağız….

Tekrar tekrar söylüyor ve ilan ediyorum ki,

Hâkimiyet ve Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Allah’ın Hak düzenine ait oluncaya ve Hak düzen İslam’a dönünceye kadar başımızın belalardan kurtulma imkânı yoktur.

Allah’ın düşmanlarını dost, dostlarını da düşman görmeye devam ettikçe sarsılacağız, sürüleceğiz, dövüleceğiz ve ağlamaya devam edeceğiz.

Müslümanlar kardeş olmadıkça, birbirimizi sevmedikçe ve birbirimizin kuyusunu kazmaya devam ettikçe iki yakamız bir araya gelmesi mümkün değildir.

Şevki Yılmaz - Yeni Akit
Devamını Oku »

Ali Ulvi Kurucu'dan İbretlik Bir Hatıra



1976 yılında hacca gittim. Ali Ulvi Bey'i ziyaret etmek için Avukat Bekir Berk ile Medine'ye gittik. Kendisi şöhretli bir edip ve şairdi. Üstadın tarihçe-i hayatının önsüzünü o yazmış, Üstad'ın şahsiyetini çok güzel yorumlamıştı. Orada bulunduğumuz sürece hemen hemen her gün beraberdik. Kendisiyle uzun ve faydalı sohbetlerimiz oldu. Bize ibret dolu birçok hatırasını anlattı. En çok dikkatimizi çeken ve bizi tesir altında bırakan şu hatırasıydı;

"1970 yıllarında Endonezya'nın eski başbakanlarından Muhammed Nasır, Medine-i Münevvere'ye geldi. Kendisini daha önceden tanıdığım için ziyaretine gittim.

Halimi hatırımı sorduktan sonra ilk sorusu şu olmuştu:

"Bu sene de Türkiye'den hacı var mı?"

"Var Elhamdülillah" dedim. Tekrar sordu:

"Kaç kişiler?"

"Yüz elli bin" dedim.

"Yüz elli bin mi?" diye ağlamaya başladı ve secdeye kapandı. Hayretler içinde kaldım, büyük bir devlet adamı secdede ağlıyordu. Secdeden kalkınca oturdu. Kendisine:

"Verdiğim bu haber zat-ı âlinizi çok duygulandırdı, hislendirdi. Acaba hikmeti ne olabilir?" diye sordum. Şu cevabı verdi:

ALİ ULVİ KURUCU'DAN İBRETLİK BİR HATIRAAziz dostum, ben Lozan Muahedesini çok iyi bilen bir diplomatım. O muahedenin hedefi, aslında Müslüman Türkiye'nin başını yemekti. İngiliz heyetinin baş murahhası olan Lord Gurzon'un teklifi Türkiye'nin bir Hıristiyan devleti olmasıydı. Türk heyetini bu ağır teklifi kabule zorluyorlardı. Eğer Türk milleti Hıristiyan olma fikrine şiddetle karşı çıksa -ki çıkacaktır- o zaman hiç olmazsa Türkiye'de Avrupa kültürünün tam hâkim olmasını ve sefahate azamî hürriyet tanınmasını sağlayacaklardı. Laiklik, batı dünyasında olduğu gibi din ve vicdan hürriyeti manasına değil, din aleyhtarlığı şeklinde uygulanacaktı. Gelecek nesilleri bu manevi güçten, faziletten, mahrum etmekle menhus gayelerine kavuşacaklardı." dedi.

O sırada Bekir Bey dayanamayarak, "Haçlı seferleriyle yapamadıklarını bu muahede ile yaptılar." dedi.

Ali Ulvi Bey, Muhammed Nasır'ın ağzından anlatmaya devam etti: "...Fakat Allah'a hesapsız şükürler olsun ki, düşmanların bu plânları akim kaldı, muvaffak olamadılar. Çünkü sizin kahraman ecdadınız İslâmiyet uğrunda büyük bir ihlâs ve samimiyetle kan dökmüş, milyonlarca şehitler vermişler. Şehit olurken de şu samimi ifadeler ile niyaz etmişler: "Allah'ım gelecek neslimizin imanı sana emanettir. Onların maddî-manevî varlıklarını senin Hafız ismine havale ediyoruz. Zira bütün ruhumuzla inanıyoruz ki, senin hıfzına ve emanına teslim edilen bir emanet asla zayi olmaz."

Şimdi yüz elli bin (150.000) hacının Türkiye'den geldiğini duyunca sevinç gözyaşlarını dökmekten kendimi alamadım:

"Ya Rabbi! Bu ne azametli bir tecelli sahnesidir. Cenab-ı Hakkın bu lütuf ve kereminin karşısında nasıl secdeye kapanmayayım? Ya Rabbi! Sen her şeye kadirsin. Cemalin güzel olduğu gibi, Celalin de güzeldir. Celalin olmasaydı, Cemalini nasıl müşahede ederdik. Zalimlerin bu ceberutları bu Türk vatandaşlarına hiç nefes aldırır mıydı?"

Mehmed Kırkıncı-Hayatım Hatıralarım-Zafer Yayınları-İst.2007


Devamını Oku »

Osmanlı’nın Cumhuriyete mirası borç muydu, servet mi?

Osmanlı’nın Cumhuriyete mirası borç muydu, servet mi?
Hemen belirteyim: Yakın tarih konusunda vicdanlar hâlâ özgür değil. Bir taraftan yasaklar sıkıştırırken, öbür taraftan hepimizin üzerinde tek taraflı bir propagandanın baskısı var.Her türlü devlet imkânıyla donanmış resmi tarih tezi ile özgür tarih anlayışı soluk soluğa çatışıyor. Bu kavga ortamında gerçeklerden ziyade spekülasyonlar konuşuluyor.

Din ve tarih dâhil, her şey bir ikilem içinde ele alınıyor Türkiye’mizde. Bu yüzden hem her şey muğlak kalıyor, hem de tartışmalar çabucak kavgaya dönüşüyor…
Aslında tarih, resmi mülâhazaların giremeyeceği iki alandan (ilki din) biridir. Hazin ki en çok bu alanlara girmiş, görüş bildirmiş, hükümler vermiştir… (Düşünün: Ord. Prof. Enver Ziya Karal bile bu gerçeği açıkça itiraf etmekten kendini alamıyor)
Sadece totaliter rejimlerde rastlanabilen bu anlayış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakasını hiç bırakmamıştır…

Tabii “ifrat”, “tefrit”i doğurmuş. Her ifrat kendi alternatifini üretmiş. Meselâ, “resmi tarih”in (ki ders kitaplarında somutlaşır) “Kızıl Sultan” dediği Abdülhamid Han, alternatifinde “Ulu Hakan” olarak selamlanmış, resmi tarihin “vatan haini” ilan ettiği Sultan Vahdettin, (doğrusu Vahidüddin) “büyük vatansever” olmuştur.
Etraflarında saflaşmalar meydana gelmiş, iki tarafın bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmuş fanatikleri, tarihi kişilerle olaylara salt tarih ilmi açısından yaklaşan dürüst tarihçiyi konudan uzak tutmuş, dolayısıyla gerçek Abdülhamid’le gerçek Vahdettin, tarihimizin diğer bazı “gerçek”leri gibi, kaynayıp gitmişti.
Tarihe siyaset karıştırmanın, tarihi, güncel ideolojik çatışmaların kaynağına dönüştürmenin böyle mahzurları oluyor… Ve bu mahzurlarla malul hale gelmiş milletler bir türlü dirilemiyorlar. (Faşist ve komünist ülkeler örneğinde görüldüğü gibi).

Güncel siyasetin icabatından tarihe bakma alışkanlığı, açıkça ifade etmeliyim ki, tarihi kirletmiştir. Osmanlı’nın hem kuruluş, hem de yıkılış devresini siyasi iktidarların arenası yapmıştır. Siyasi beklenti gerçeğin önüne geçtiği için de maalesef gerçek güme gitmiş, uydurma şayia ve efsaneler gerçeğin yerini almıştır.
Bu şayialardan biri de “Osmanlı’dan kalan borçları Cumhuriyet Türkiye’sinin ödediği” yolundaki söylentidir.

Gerçek şu ki, “Osmanlı Türkiyesi”, “Cumhuriyet Türkiyesi”ne devrettiği borçları rahatça karşılayabilecek miktarda da nakit para bırakmıştır.

Üstelik Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı para miktarı, ödemek zorunda olduğu Osmanlı borçlarından fazladır.

Çünkü borçların toplam tutarı o günkü parayla 150 milyon lira, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan nakit para tutarı ise 161 milyon liradır.

Bu miktar, kâğıt para bazında (bozuk paralar hariç), ödenmesi gereken borçtan tam 11 milyon lira fazladır.

Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarını Osmanlı hazinesinden devraldığı paralarla ödemiş, ayrıca da 11 milyon lira kâr sağlamıştır.

Üstelik kalan meblâğ nakit, ödenecek borç ise taksitlendirilmiş borçtur. (Borcun faiz ödemelerine 1929’da başlanmış, müteakip yıllarda Cumhuriyet Türkiye’si ekonomisi iflasa sürüklendiği için ödemelere çaresiz ara verilmiş, ardından alacaklı devletlerle görüşmeler başlamış, bu görüşmeler 1932’ye kadar sürmüş, 1933 yılında ise borcun düzenli olarak ödenmesine başlanmıştır).

Sonra ödeme yeniden başlamış, düzenli borç ödemeleri 1954 yılına kadar devam etmiştir.

Yani Osmanlı borçları, Adnan Menderes’in Başbakanlığa geldiği Demokrat Parti iktidarı döneminde uygulanan ekonomi-politika sayesinde dışa açılan Türk ekonomisinin bulduğu kredilerle kapatılmıştır.

Osmanlı’dan Cumhuriyete kalan 11 milyon Türk Lirası, ekonomiyi bilen yöneticilerin elinde kalkınmanın dinamosu olarak kullanılabilseydi, Türkiye iflasını ilan etmek zorunda kalmaz, en azından ekonomisini Nazi Almanyası’na endekslemezdi.

Bu tespitler karşısında bazıları pekalâ feryad-u figân edebilir: Çünkü bize Cumhuriyetin 1950’ye kadarki bölümünde ekonominin tümüyle bağımsız ve bağlantısız yürüdüğünü öğrettiler. Hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde bu ideolojik propagandanın etkisine girdik. Ancak artık propagadanın izlerini silip gerçeklerle kucaklaşma vaktidir.

Zira uzun süre kimse tarihi gerçekleri değiştiremez!

Hatırlanması gereken diğer bir nokta da, borç ertelemeleri (kalan 11 milyon liranın ne olduğunu, nerelerde kullanıldığını bilmiyoruz) ile birlikte dış kredi itibarımızın sıfırlandığıdır.

O kadar ki, İngiltere Türkiye’nin İngiltere’de tahvil satmasını yasaklamıştır (1920). İsmet Paşa’nın başbakanlık yaptığı Türk hükümeti çaresizlik içinde ABD’ye başvurmuş, Avrupalı tahvil alacaklılarının bastırması sonucu ABD’den de eli boş dönmüştür.

Yavuz Bahadiroğlu - Yeni Akit

Devamını Oku »

Atatürk Neydi?

Atatürk neydi?

Bugün 10 Kasım, resmen “yas günü”. Atatürk’ten en çok söz edilecek gün.

Elbette bir “10 Kasım edebiyatı” var. Bu edebiyat çok zengin, fakat sığ bir metinler yığını. Atatürk’ün ne olup olmadığını bu edebiyata bakarak anlamak kesinlikle mümkün değil.

Belki de mesele, Atatürk’ün ne olup olmadığını gerçekten bilmek isteyip istemememizle ilgili.

Atatürkçüler, kendi bildikleri, daha doğrusu yücelttikleri dışında gerçek bir Atatürk değerlendirmesi yapılmasını istemiyorlar. Gerçekçi zeminde bir Atatürk değerlendirmesinin ilk engeli bu.

Çünkü onlara göre Atatürk her şey!

28 Şubatlı günleri hatırlayalım. Bir Amerikan dergisinin 20. Yüzyılın en büyük adamları listesine Atatürk’ü sokmak için harekete geçmişler ve sporcular tasnifi dahil her alanda Atatürk’ü birinci getirmişlerdi!

Elbette bu anket oyununda cehaletin de büyük rolü oldu. Neticede, dergi anket sonuçlarını dikkate almamayı tercih etti.

Atatürkçü olmayanlar Atatürk’ün doğru bilinmesini istiyor mu?

Türkiye’de Anayasa’ya ve kanunlara göre, atatürkçü olmamak mümkün değil. Mevcut Anayasa bütün siyasi partileri atatürkçü, hatta Atatürk milliyetçisi olmaya mecbur ediyor. Bu yüzden kimse çıkıp da “ben atatürkçü değilim, Atatürk şudur” diyemiyor.

Atatürk’ün ölümünün üzerinden 73 yıl geçti. Kısa olmayan bir insan ömrü. Hâlâ 10 Kasım yas günü. Dünyanın hiçbir yerinde böyle uzun sürmüş bir yas yok.

Yas tutan, ölenle ilgili doğru değerlendirmeler yapamaz, itidal gözetemez. Türkiye de bu yüzden Atatürk’le ilgili objektif tartışmalara hazır değil.

Şunu unutmayalım: Mustafa Kemal, ömrünün sadece son 4 yılında “Atatürk” idi. Bu dört yılın öncesine bu ismin teşmili ne kadar doğru olabilir?

Peki Atatürk Atatürk olarak neler yaptı?

Ömrünün son yıllarında Atatürk’ün icraatına bakarak bir değerlendirme yapılırsa, ne söylenebilir?

Bu son yılların bir bölümü hastalık dönemidir. Bir bölümü ise, kendi siyasi sistemine kendi eliyle, Anayasa veya kanun dinlemeden müdahale etme dönemidir.

Atatürk’le İsmet İnönü ihtilafı hakkında neden kimse doğru bir şey söyleyemiyor? Daha doğrusu, neden konunun tarafı olan “İkinci Adam” İsmet İnönü bu konuda doğruları söylemedi?

Atatürk, Cumhuriyet döneminde 15 yıldan fazla başbakanlık yapmış İsmet İnönü’yü başbakanlıktan uzaklaştırıyor. Eski yakın ve sadık arkadaşını idarenin başında bulunmaktan men ediyor.

Konuyla ilgili sahih bilgiler elde olmadığına göre, bunu nasıl değerlendireceğiz?

“Böyle bir işi ancak mutlak bir diktatör yapabilir” demekten başka bir seçeneğiniz var mıdır?

Son günlerdeki “Atatürk diktatör müydü?” sorusunun cevabı elbette sadece böyle bir olayla sınırlı olarak cevaplandırılamaz.

Esasen cevaplandırılsa da, malum kanun ortada olduğu için, çok açık cevaplar da verilemez.

Biz en iyisi bu soruyu kendimiz cevaplandırmayalım.

Bu soru sağlığında da sorulmuştu. Onun arkadaş listesinde bulunan ünlü gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay, Atatürk’le ilgili kitabı Çankaya’da bu soruyu cevaplandırıyor, sözü ona bırakalım: “Rejimine bakarsanız evet!”

D.Mehmet Doğan - Yeni Akit
Devamını Oku »

Kongrede M. Kemal'e Güvenmiyorlardı.

KONGREDE M. KEMAL'E GÜVENMİYORLARDI

 

Mustafa Kemal Şişli'deki evinde Kazım Karabekir ile görüştü. Kendisi hastaydı. Kazım Paşa ona İstanbul'da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce doğuya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatmayı teklif etti. Fakat o sırada Paşa'nın aklı İstanbul'da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Mustafa Kemal ona "Bu da bir fikirdir" demiş, Kazım Karabekir ise "Fikir değil, karardır ve doğuya gelmeniz halinde sizi başkomutan olarak karşılayacağım" demiştir. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal'e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve Kazım Paşa'dan güvence istediler. O da hem kendilerine güvence vermiş; hem de huzurunda Paşa'ya yemin ettirmiştir.

Mustafa Armağan
Devamını Oku »

Mehmet Akif ve Kalpak

Mehmet Akif ve Kalpak

Mehmet Akif Ersoy Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'ya çağırılmış ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken "kalpak " meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılmış ve şöyle hayflanmıştır:

"Ben de bu adamların başımın içine bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine baktılar."
Devamını Oku »

İsmet Paşa ve Irkçılık

İsmet Paşa ve Irkçılık

İsmet İnönü 1926 yılında Türk Ocaklarında yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:

''Vazifemiz, Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anâsırı [etnik unsurları] kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üzerinde aradığımız, Türk olmalarıdır."

*Bugün acısını hep beraber çektiğimiz olayların kökeninde bu sakat ve katı anlayışın yattığını bilmemiz lazım.
Devamını Oku »