Mealci sorar: İmam-ı Azam kendi adına kurulmuş mezhepten haberdarmıydı ?

Mealci sorar: İmam-ı Azam kendi adına kurulmuş mezhepten haberdar mıydı ?
Bir kısım din cahilleri "İmam Azam zamanında teşekkül eden bir mezhep oluşumu yoktur , Hanefilik onun adına uydurulmuş ve ona isnat edilmiş bir mezheptir" diyerek hadis-i şeriflerin Efendimize (s.a.v.) olan nispetini inkar ettikleri gibi Hanefi mezhebi ile İmam-ı Azam Ebu Hanife arasındaki nispeti de bu ucuz yaklaşımla inkar ederler..Oysa İmam-ı Azam üzerine yazılan menkıbe kitapları , biyografiler , tabakat kitapları , Mezhepler tarihi kitapları ve Hanefi mezhebinin gelişimini anlatan tüm eserler bu ilimden en ufak bir koku bulaşmamış atmasyonun aksini söylemektedir..Aşağıdaki yazımızda M. Ebu Zehra'nın Ebu Hanife adlı biyografi çalışmasından faydalanılmıştır..Şimdi bu bilinçsizce ortaya atılan iddiayı ayrı ayrı delillerle çürütelim. Esasında böyle zayıf, saçma bir iddiayı temizlemeye bir kurşun yeter ; bizim bir şarjörü boşaltmamız iddianın sağlamlığına , kuvvetine değil böyle iddiaların bu kadar delillerin çapraz ateşi altında yaşamasının veya hayatiyetlerinin devamının muhalliğine yorulmalıdır..Onların yaşayabileceği tek mekan vardır : Cahillikte ihtisas yapmış ve uzmanlık derecesini kazanmış kişilerin hayal dünyası..

1.delil: 60 bin mesele ne için halledildi?

Öncelikle iki mesele üzerinde duralım:

Takdiri Fıkıh Ve Ebu Hanife : Takdiri fıkıh dediğimizden murat: Vuku bulmayan mes'eleler hakkında verilen fetvalardır. Bunların vuku bulduğu farz ederek hükmü beyan olunur. Re'y ve kıyas fukahâsı fıkhın bu nev'inde biraz çokça ileri gitmişlerdir. Bu ahkâma göre buldukları illetle­rin muttarit olduğunu göstermek için bir takım olayların vukuu­nu da farz edip öyle yürürler, bunları farz ettikleri olaylara tatbik ederek izaha çalışırlar. Ebu Hanife de böyle yapmıştır. Naslardan illetleri çıkarıp kıyas yaparken o da bu yolu tutmuştur.

60 bin mesele halletti denir. Hatta 300 bin mes'ele halletti diyenler var. Birinci rakam biraz fazlaca kabarıktır, mübalağadan hâli değildir. ikincisi ise kabul olunamaz. Tarihi Bağdat şunu naklediyor: Katâde Küfe'ye indiği zaman Ebu Hanife ona geldi ve :
— Ey Ebu Hattab, dedi, bir adam ailesini bırakıp gitse, ailesi yıllarca ondan haber almasa; karısı, kaybolan kocası ölmüştür zannıyla başka kocaya varsa, sonra birinci kocası çıka gelse bu mes'eleye ne dersin? Katâde;
— Bu mes'ele vuku buldu mu? dedi.
— Hayır.
— Öyleyse vuku bulmayan bir şeyi bana ne diye sorarsın?
— Biz belâ gelmeden önce hazırlanırız, bela gelip çatınca ne­reden girip nereden çıkacağımızı bilelim diye..Ebu Hanîfe'nin vuku bulmamış mes'eleleri ele alıp cevabını hazırlama hakkındaki görüşü işte budur. Hakikaten Ebu Hanife sırf faraziye yapmak hevesiyle bu işe sarılmış değildir. Nasları anlatmakta derinleşmesi, fıkıh mes'elelerini inceleme merakı onu buna götürmüştür. O her nevi mes'eleyi ele alıp illetlerini bulu­yor, onları gruplara ayırıyor, "şu sebepleri, şu neticeler doğurur" der gibi hepsinin illetini tespit ediyor bir fıkıh sistemi kuruyor ve mes'eleleri muttarit [muntazam , sıralı] kaideler altına alıyordu. Onun için takdirî fıkıh kıyasın doğurduğu bir şeydir. (Muhammed Ebu Zehra , Ebu Hanife)

Bir ihtimal: Fıkhı Ekber'in 60 bin mesele ihtiva ettiği söylenir :...Fıkh-ı Ekber denen eserin akaide dair değil de, fıkha ait bir eser olduğu da söyleniyor. 60 bin veya daha fazla mes'ele ihtiva edermiş. Fakat böyle bir eser bugün elde bulunmuyor. Göz önün­de olmayan bir eser hakkında tetkikat yapıp bir şey söylemek ol­maz. Meşhur olan Fıkh-ı Ekber'in akaide dair olduğudur ve elde mevcut olup her tarafa yayılmıştır. Bunun nispetinde söz varsa da elde olan budur. Meydanda olmayan başka bir eserin varlığını farz etmeye hacet yoktur, eldeki Fıkh-ı Ekber akaide dairdir.

Her iki anlatımdan çıkan sonuç ve meselemiz açısından değeri:

İmam Azam ve çevresinde öyle büyük öyle mükemmel bir ilim halkası vardı ki bunların bitip tükenmek bilmeyen bu titiz çalışmaları , 60 bin mesele gibi sadece anın veya içinde bulunulan zamanın değil gelecek zamanın da tüm ihtiyaçlarına ve suallerine cevap aranması bu fıkhın en baştan beri ümmetin hizmetine sunulmak için var olduğunun en önemli delilidir..

Dolayısıyla baştaki din cahilinin böylesi iddiaları öne sürmeden evvel çözmesi gereken bir soru da bu 60 bin meselenin ne için halledildiğidir..
-Bir insana sırf karnını doyurmak için bir tabak yemek yeter , eğer koca bir stadyuma masalar atılıp 60 bin kişilik servis açılıyorsa o hazırlığın tek kişi için yapılmadığını beyin nimetinin tek bir nöronundan faydalanmış olanlar rahatlıkla anlayacaktır..

2. İmam Azam gibi 100 senede değil bin senede bir benzeri gelmeyen şahıslar , ilim sahasında belli bir özel mevkide geldiklerini , adeta ısmarlama olarak gönderildiklerini ; kendilerine verilen üstün yeteneklerin ve olağanüstü ilmin sırf nefislerini kurtarmak için değil ümmetin istifadesine sunulmak için verildiğini bilirler..Hakeza hiç bir alim sırf şurada 3-5 talebe okutayım da gerisi önemli değil diyerek hedefi küçük tutmaz..Hele bu İmam Azam gibi büyüklüğüne mealciler bile şapka çıkarmak zorunda kaldıkları abide şahsiyet ise..
Hadis-i şerif faydalanılan ilmi sadaka-i cariye saymışken böyle bir ihtimalin varlığını düşünmek güçtür:

Bir Müslim hadisinde şöyle denmektedir: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden : sadaka-i cariyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden salih evlattan kesilmez.» buyurmuşlar. Ulemanın beyanına göre bu hadisin manası: Üç şeyden başka bü­tün ameller ölümle sona erer; yeni yeni sevap yazılmaz olur, demek­tir. Bu üç şeyden sevabın kesilmemesi bunlara meyyit sebep olduğun­dandır. Zira evlat doğrudan doğruya onun kesbidir. Talim veya tasnif suretiyle geriye bıraktığı ilimle sadaka-i cariye yani vakıf da öyledir. (Müslim , Vasiyet-14)
Geriye faydalı bir ilim bırakmaya teşvik eden böyle bir hadis varken hangi alim "benim bıraktığım bu faydalı ilimi sadece talebelerim okusun , benden sonrakiler istifade etmesin" diyebilir?

3. Geriye kendi eliyle yazılı kitap bırakmaması (risaleler bırakmış) devrinin özelliğine aittir , fıkhının yayılmasını isteyip istememe ile ilgisi yoktur:

"Ebu Hanife Fıkhının Naklî: O, Bablara Göre Fıkıh Kitabı Yazmıştır

Ebu Hanîfe'nin fıkıh bablarına göre tertiplenmiş fıkha dair bir eseri bilinmiyor. O asrın ruhuna ve zamanına akışına uygun düşen de budur. Zira kitap yazmak onun ömrünün son günlerine kadar şuyu bulmuş değildi. Bu iş onun vefatından sonra yayıldı. Müçtehitler sahabe devrinde bile fetvalarını ve içtihatlarını yazmaktan çekinirlerdi. Hatta Hz, Peygamberin Hadislerini bile yazmadılar Kur'ân-ı Kerîm'in bulunmasını arzu ediyorlardı. Çünkü Şeriatın direği Kur'ân'dır, O açık nurdur, kıyamete kadar kopmadan devam edecek bağlantı O'dur. Sonra ulema Hadisleri, fetvaları ve fık­hı yazmağa mecbur oldular. Medine fukahası Abdullah b. Ömer'in, Hz. Âişe'nin îbn-i Abbas'in fetvâlariyla onlardan sonra Medine'de gelen tabiinin fetvalarını toplamağa başladılar. Onlara bakıyorlar, onlara göre hüküm veriyorlardı. Iraklılar Abdullah b. Mes'ud'un fetvalarını, Hz. Ali'nin hükümlerini ve fetvalarını, Kadı Şureyh'in hükümlerini ve diğer Küfe kadılarının verdikleri hükümleri topla­dılar. İbrahim Nahaî fetvaları ve-esasları bir mecmua halinde top­lanmıştır. Ebu Hanîfe'nin üstadı Hammâd'ın da bir mecmuası vardı. Fakat anlaşıldığına göre bu mecmualar bablara ayrılmış, umum arasında yayılmış kitaplar halinde değildi. Bunlar müçtehidin ken­disi müracaat etmek için hazırladığı hususi notlar, müzakereler hâ­linde idi. Kitap hâlinde halka çıkarılmıyordu. Unutmayayım diye kaydettiği notlar kabilindendi. Ashabdan bazısının dahi bazı nadir hallerde böyle yaptıkları olurdu, bazı şeyleri not ederlerdi. Hatta Hz. Ali'nin bazı fıkıh hükümleri yazılı bir defteri yanında taşıdığı rivayet olunmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, bu nadir haller tabiin devrinde biraz artmağa başlamış, daha sonra te'lif ve tedvinin nü­vesini bunlar teşkil etmiştir. imam Malik Muvatta' kitabını yazdı, imam Ebu Yusuf Kitab'ül-Harac'ı ve Irak fıkhına dair diğer eserle­rini yazdı. Sonra imam Muhammed b. Hasan te'Iif işini esaslı bir şekilde ele aldı. Irak fıkhını tamimiyle bir bütün hâlinde yazdı."(Muhammed Ebu Zehra , Ebu Hanife)

4. Fıkhını kendi yazmasa bile yazan talebelerine onay vermiştir:
Onun Akvâlînî Talebeleri Toplamıştır

Ebu Hanîfe'nin fıkha dair bablara göre yazılmış bir fıkıh ki­tabı yazdığını bilmiyoruz. Fakat talebelerinin onun re'ylerini topla­dıklarını onun sözlerini kaydettiklerini kat'î olarak biliyoruz. Hat­tâ bazen bunları bizzat Ebu Hanife talebesine dikte ettirirdi. Ebu Hanîfe'nin re'ylerini nakleden imam Muhammed'in kitaplarının hepsi üstadından işitir, fakat kaydetmediği şeyler olmasına im­kân yoktur. Onları üstadının vefatından sonra yazmış olamaz. Bel­ki de bunlar hususi notlarda kayıtlı olup aynı zamanda üstadı olan Ebu Yusuf'un ve başkalarından almış olmalıdır. Onların bir kısmı­nı ancak Ebu Hanîfe'den doğrudan almıştır, Çünkü o küçücüktü. Ebu Hanîfe'nin dersinde bulunduğu zamanlar kısadır, bunca mes'eleler o dar zamana sığmaz. ;Ebu Hanife öldüğü zaman onun yaşı bunca mes'eleleri ihata etmesine müsait değildi. Ebu Hanîfe'nin vefatında 18 yaşında bulunuyordu. Bu yaş onun kitaplarına doldurduğu o mes'elelerin hepsini Ebu Hanîfe'den duymasına imkân verecek yaş olamaz. Bunları İmam-i A'zam'ın talebelerine ma­ruf olan tedvin edilmiş mecmualardan almış olmalıdır. Başka tür­lüsüne ihtimal verilmez. Bunların hepsini Ebu Yusuf'tan dinleme suretiyle alıp yazmasına da imkân yoktur. Eğer böyle olmuş olsay­dı behemehal senedi zikreder, rivayet yolunu gösterirdi. ilmî ema­nete riayet ederdi.
Ebu Hanife kendi gözetiminde Reylerini tedvin ettiriyor:

Bazı rivayetler biliyoruz ki, onlar Ebu Hanîfe'nin talebeleri üstatlarının re'ylerini tedvin ettiklerini, yazıp kaydettiklerini göste­riyor. Ebu Hanife o yazılanları gözden geçiriyor, muvafık olanları bırakıyor, yanlış olanları düzeltiyordu. İbn-i Bezzazı Menakıbı'nda şunu kaydeder:

Ebu Abdullah diyor ki, Ebu Hanîfe'ye kendi kavillerini okur­dum. Ebu Yusuf da ona kendi kavillerini katmıştı. Onun sözünün yanı sıra Ebu Yusuf'un kavlini zikretmeğe çalışırdım. Birgün dilim kaydı, onun kavlini zikrettikten sonra burada başka bir kavil de var, dedim. O kavli söyleyen kim? diye sordu. Bundan sonra zikretmeyeyim diye Ebu Yusuf'un kavillerine işaret koyardım. [2]

Bu rivayet bizim yukarıda çıkardığımız makul manayı teyit et­mektedir. Ebu Hanîfe'ye kitap nispet edenlerin veya fıkıh kitabı yazdı diyenlerin sözleri bu esasa göredir. Yani talebeleri onun ne­zareti altında ve bazan onun gözden geçirmesi suretiyle onun akvâlini yazmışlardır.

Talebeleri Notlarını Ona Okurlardı

Bu yazılmış mecmuaların Ebu Hanîfe'ye nispeti derecesi ne olursa olsun, fıkıhta Ebu Hanîfe'nin kitabı addolunacak bir eser biz bilmiyoruz. Ortada böyle bir eser yoktur. Fakat Mekkî Menakı­bı'nda şöyle diyor:

«Ebu Hanife bu şeriat ilmini ilk tedvin edendir. Ondan önce kimse bunu yapmamıştır. Çünkü ashab ve tabiin şeriat ilmini bablara ayırmadılar ve kitaplar tertip etmediler. Onlar anlayış kud­retlerine güvenirlerdi. Kalplerini ilim sandığı ittihaz etmişlerdi. Ha­fızalarına dolduruyorlardı. Onlardan sonra Ebu Hanife yetişti. İlmi yayılmış gördü. Sonra gelen kötü neslin onu zayi etmesinden kork­tu. Nasıl ki Hz. Peygamber buyurur: «Allahu Teâlâ insanların elin­den çekip almak suretiyle ilmi ortadan kaldırmaz; ilim, ulemanın ölümü sebebiyle ortadan kalkar. Cahil rüesa kalır. İlimleri olmadığı halde fetva verirler, hem saparlar, hem sapıtırlar.» Ebu Hanife işte bunun için fıkhı tedvin etti. Onu bablara ayırdı. Kitap hâlinde kısım kısım tertip etti. Kitab-ı Taharetle başladı. Sonra namaz, son-la diğer ibadetleri yazdı. Arkasından muamelat kısımları geldi, sonra mirasla bitirdi. Evvela taharetle başlayıp ve arkasından na­maz kısmına geçti, çünkü mükellef olan insan iman edip itikadım düzelttikten sonra ilk olarak namazla muhatap olur. Namaz iba­detlerin başıdır.»[3]

Bu sözden anladığımız tedvinden maksat onun talebelerinin hazırladığı şeylerdir. Racih olan onlar bunu üstatlarının irşadiyle yapıyorlardı. Onun içindir ki Mekki, kitabında Ebu Hanife'nin talebeleriyle birlikte mes'eleleri nasıl incelediklerini bize şöyle anla­tıyor:

«Ebu Hanife mezhebini talebeleriyle müşavere yoluyla vazet­miştir (ortaya koymuştur). [bu cümlenin baştaki iddiayı nasıl çürüttüğüne dikkat edelim] Onlarsız tek başına kurmuş değildir. Dindeki içtihadında Allah ve Resulu için mü'minlere nasihatte gayet samimi idi, Mes'eleleri birer birer ortaya atar, onları her cihetten inceler, talebele­rinin, düşüncelerini dinler, kendi görüşlerini söyler onlarla münaza­ra yapar nihayet bir kavil üzere karar kılarlar, sonra Ebu Yusuf onu usule göre tespit ederdi. Böylelikle usulün cümlesi tespit edil­miş oldu.»[4]

5. Talebeleri İmam Muhammed ve Ebu Yusuf Mezhebin yayılmasına çalıştıkları için hata ettiler denilebilir mi? Onlar üstatlarından aldıkları ders ile bunu yaptılar:

Ebu Hanîfe'nin talebelerinin, üstatlarının mezhebini be­yân ederek yazılı bir tarzda sonrakilere nakil suretiyle bu mezhebe yaptıkları hizmet, Ebu Hanîfe'nin mevkini çok yükseltmiştir. Çün­kü bu zatların her biri haddi zatında kendileri de birer imamdır. Ebu Yusuf şanı bü­yük bir imamdır. Uzun müddet devletin baş kadısı idi. imam Muhammed de, Ebu Yusuf gibi, re'y fıkhı ile Hadis fıkhını bir arada toplamış bir zattı. Irak fıkhının râvîsi olduğu gibi imam Mâlik'in Muvattânın da râvisidir. O bu iki meslek arasını gayet uygun bir surette birleştirmiştir. İlmî kudretleri meydanda olan bu imamla­rın üstatlarının fıkhını sonra gelenlere naklederek onun fıkhının râvisi olmağa razı olmaları, sonraki asırlarda Ebu Hanîfe'ye bir ilmî mevki kazandırmıştır. O fıkhını böyle imamların naklettiği büyük imam olarak tanınmış, imam-ı A'zam unvanına bihakkın liyakat kazanmıştır..

6.Ebu Hanife de kendi talebelerinin ve fıkhının tüm cihana yeteceğinin farkındaydı :

Ebu Hanîfe'nîn Talebelerini Takdîmî

Ebu Hanîfe'nin bir çok talebesi vardır. İçlerinden bazıları on­dan ders almak üzere başka yerlerden gelirler, bir müddet onun derslerine devamla onu dinleyerek onun usulünü ve yolunu öğren­dikten sonra memleketlerine dönerler, içlerinden bazıları ise daima onun dersine devam eder, ondan ayrılmazdı. Dersine devam edip ayrılmayan talebeler hakkında bir defa şöyle demişti: «İçlerinde 36 yetişmiş adam var, onlardan 28'i kadılığa yarar, altısı fetva maka­mına yarar, ikisi ise hem baş kadılığa ve hem de fetva makamına lâ­yıktırlar, bunlar da Ebu Yusuf'la Züfer'dir.[5] [Burada sormak lazım bir insan koca bir Abbasi devletinin baş kadılığına layık böylesi talebeleri neden yetiştirmiştir..Herhalde mahalledeki bir kaç tıfıla Kuran tilavetini öğretmekle sınırlı bir hayali olamaz bu kişinin..Büyük insanların gaye-i hayalleri de büyük olur..Cihana açılmak ve fıkhıyla cihanın ihtiyacını karşılamak gibi..]

Kadılık ve fetva makamlarına liyakat hususunda Ebu Hanîfe'­nin talebeleri hakkında bu hükmü, onun hayatta bulunduğu sıra­da idi. İlmî olgunlukları ve yaşları itibariyle bu mühim mevkiler işgale müsait olanlar o zaman bunlardı. Bu bakımdan İmam Muhammed b. Hasan'ı onların arasında saymaya imkan yok. Çünkü Ebu Hanife öldüğü zaman o henüz 18 yaşında bir gençti. Bu yaşta bir genç ise akıl ve fıkıh bakımından kadılığa ehil olacak derecede olgunlaşmış sayılmaz. Kadıları bu yaştaki gençler arasından seçmek âdet değildir. Yaşı küçük olan imam Muhammed, Ebu Hanîfe'nin vefatından sonra parlamıştır. Şunu da kaydedelim ki, hassaten Ebu Hanîfe'nin fıkhı ve umumi olarak da Irak fıkhı Muhammed b. Hasan'm kitaplarına borçludur. Onun hıfzedip gelecek nesillere ve­ren odur. Baş vurulacak mercii, kana kana içilen kaynağı o ha­zırlamıştır. (Muhammed Ebu Zehra , Ebu Hanife)

Sonuç: Ebu Hanife'nin talebeleri içinde en az 3 tane baş kadılığa liyakatlı kişi vardır..Ebu Hanife'nin takdiri fıkhı sadece zamanın değil daha sonrasının da ihtiyaçları gözetilerek oluşturulmuştur..Ebu Hanife Hakikat-ı Muhammediyye'yi ve Ehl-i sünnetin cadde-i kübrasını temsil etmeye aday bir fıkıh ortaya koyduğunu ve fıkhının cihanı ışıtacağını tahmin edebiliyordu ..Devrini , yaşadığı coğrafyayı aşan tüm gayretleri, çalışmaları ve hazırlıkları bu amaca hizmet eder mahiyettedir.

[1] İbn-i Nedim, Fihrist, s. 286.
[2] İbn-i Zezzâzî, Menâkıb-ı imam-ı A'zam, c. II, s. 109.
[3] Mekki, Menakıb-ı Ebu Hanife, c. II, s. 136.
[4] Mekki, Menakıb-ı Ebu Hanife, c. II, s. 136.
[5] Îbn-i Bezzâzî, Menâkıb-ı İmam-ı A'zam, c. n, s. 125.



http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2013/11/mealci-sorar-imam-azam-kendi-adna.html
Devamını Oku »

İmam Azam'ın Hadis İlmindeki Yeri

İmam Azam'ın Hadis İlmindeki Yeri

“Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husustur. Çünkü Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Kûfe’nin imamı es-Sevrî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Hicaz’ın imamı Mâlik’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d’dır ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Şam’ın imamı el-Evzâ’î’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur…”[1]


Müçtehid İmamlar arasında İmam Ebû Hanîfe dışında, pek çok güvenilir isim tarafından cerh, taz’if ve ta’n edilen ikinci bir isim mevcut değildir. Yukarıya aldığım pasaj, bu konuda rastlanacak en “yunmuş-yıkanmış” ifadelerden oluşmaktadır. Tarih boyunca tek kanallı beslenmenin, önyargının, tarafgirliğin ve taassubun vücut verip yaşattığı “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”, Sünnet’e bağlılık, Selef’e saygı, hamiyet-i diniye… gibi gerekçelere sığınılarak köpürtülüp yaşatılmıştır; ne yazık ki günümüzde de bazı çevreler tarafından olanca şiddetiyle devam ettirilmektedir.


İşte benzer bir “tesbit” daha: İmam Ebû Dâvûd’un oğlu Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd soruyor:


“Üzerinde Mâlik ve ashabının, eş-Şâfi’î ve ashabının, el-Evzâ’î ve ashabının, el-Hasan b. Sâlih ve ashabının, Süfyân es-Sevrî ve ashabının ve Ahmed b. Hanbel ve ashabının ittifak ettiği bir mesele hakkında ne dersiniz?” Muhatapları, “Ey Ebû Bekr! Bundan daha sahih bir mesele olmaz” karşılığını verince taşı gediğine koyuyor: “İşte bunların hepsi, Ebû Hanîfe’nin tadlili (dalalette olduğu tesbiti) üzerinde ittifak etmiştir!”[2]


Ve benzeri bir “tesbit” de İbn Hibbân’dan: “Bütün İslam merkezlerinde ve diğer bölgelerde bulunan imamlar ve vera ehli onu cerh ve zemmetmişlerdir. Sadece tek-tük bazı kimseler bundan istisnadır…”[3]


Günümüzde durum


Geçmişte şu veya bu sebeple vuku bulmuş olan bu “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”nın her şeye rağmen ısrarla ve inatla devam ettiriliyor oluşu, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir “arıza” durumuna işaret etmektedir. Zira tarihte İmam hakkında vuku bulmuş bu itham, cerh ve taz’ifler, sadece Hanefî ulema tarafından değil, diğer mezheplere mensup insaf ve tahkik ehli ulema tarafından da gerekli biçimde cevaplandırılmış bulunmaktadır. Mâlikî mezhebine mensup İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sı, Şâfiî mezhebine mensup ez-Zehebî’nin Menâkıb’ı, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin Ukûdu’l-Cümân’ı, es-Süyûtî’nin Tebyîdu’s-Sahîfe’si, İbn Hacer el-Mekkî’nin el-Hayrâtu’l-Hısân’ı, Hanbelî mezhebine mensup Cemâluddîn Yusuf b. Abdilhâdî’nin Tenvîru’s-Sahîfe’si.. bu meyanda ilk akla gelenlerdir.


Bütün bu çalışmalara rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının bir “dindarlık” ve “Sünnet/Hadis taraftarlığı” göstergesi olarak yaşatılması ve terviç edilmesi bizatihi din adına ve Sünnet/Hadis adına kaygı vericidir. İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zahid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değildir: “Ebû Hanîfe imtihan vesilesidir. Kim onu severse sünnîdir; kim de ona buğz ederse bid’atçidir.”[4]


Söz gelimi M. Nâsıruddîn el-Albânî, “Ebû Hanîfe aleyhdarları” arasında hayli “ılımlı” bir görüntü verdiği halde, mesleğini icra için ayağına gelmiş fırsatı tepmeyi “ilmî objektiflik” anlayışıyla bağdaştıramamakta ve Nasbu’r-Râye’ye düşülen bir dipnotu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin kimler tarafından taz’if edildiğini şöyle sıralamaktadır:


“Evvela İmam Ebû Hanîfe’nin taz’ifinde ed-Dârekutnî yalnız değildir. Aksine bu konuda imamların büyükleri ondan önce davranmışlardır ki, herhangi bir taassup sahibinin, imamlıkları ve büyüklükleri sebebiyle onların taz’ifinde kusur bulması mümkün değildir. Onlardan birisi Abdullah b. el-Mübârek’tir. İbn Ebî Hâtim sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe Hadis’te miskin idi.” Yine İbn Ebî Hâtim şöyle der: “İbnu’l-Mübârek Ebû Hanîfe’den rivayette bulunmuş, ancak son zamanlarında onu(n hadisini) terk etmiştir. Babamı böyle derken işittim.”


“Yine onlardan bir diğeri İmam Ahmed’dir. el-Ukaylî ed-Du’afâ’da sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe’nin hadisi zayıftır.”


“Yine onlardan bir diğeri, es-Sahîh sahibi İmam Müslim’dir. el-Künâ isimli eserinde şöyle demiştir: “Hadisi muzdaribdir. Çok fazla sahih hadisi yoktur.”


“Yine onlardan bir diğeri İmam en-Nesâî’dir. ed-Du’afâ ve’l-Metrûkîn’de şöyle demiştir: “Hadis’te kuvvetli değildir.”


(…)


“Ebû Hanîfe’nin (rh.a) Hadis’te taz’if edilmiş olması, şöhret sahibi olduğu ilimdeki ve şöhret sahibi olduğu Fıkıh’taki kadrini ve büyüklüğünü mutlak olarak alçaltmaz. Onun Fıkıh ilmindeki üstünlüğü ve kendini ona vermesi, Hadis’te hıfzının zayıflamasına yol açmış olmalıdır. Malumdur ki, bir alimin bir ilme yönelmesi ve onda ihtisas sahibi olması genellikle diğer ilim dallarında hafızasını zayıflatan hususlardandır. En iyisini Allah Teala bilir.”[5]


İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu iddia ve ithamlar ne yazık ki sadece onun hadisçilik yönüyle sınırlı kalmamış, itikadî sahaya da uzanarak küfürle itham edilmesi noktasına kadar vardırılmıştır. Ancak bu yazı sadece ona İlm-i Hadis nokta-i nazarından yöneltilen tenkitleri konu edineceği için konunun diğer boyutlarına değinilmeyecektir. [6]


İmam Ebû Hanîfe’ye Hadis ilmi bağlamında yöneltilen tenkit ve taz’ifleri iki grupta toplamak mümkündür:


1. Hadis müktesebatının yetersiz ve Hadis’te güvenilmez/zayıf olduğu, hafızasının yeterince güçlü olmadığı gerekçesiyle yapılan tenkitler.


2. Hadislerle amel konusuna gereken ihtimamı göstermediği, re’yi çok kullandığı ve hadislere muhalefet ettiği gerekçesiyle taz’ifi.


Yukarıdaki iki başlık altında toplanabilecek “Ebû Hanîfe cerhleri” meyanında mütekaddimundan nakledilen ne varsa eserlerine doldurarak İmam’ı cerh edenler kervanına katılan İbn Adiyy,[7] el-Ukaylî,[8] İbn Kuteybe,[9] İbn Ebî Hâtim,[10] el-Hatîbu’l-Bağdâdî,[11] İbnu’l-Cevzî[12] gibi daha birçok müellif bulunduğunu ve burada zikredilen örneklerin, münhasıran Hadis sahasıyla sınırlı olmalarına dikkat edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında Kur’an’ın mahluk olduğu, cennet ve cehennemin son bulacağı, irca (mürciîlik) vb. konulardaki görüşleri sebebiyle tekfir edildiği, tevbeye davet edildiği… konusunda birçok şey nakledilmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum Te’nîbu’l-Hatîb adlı muhalled eserinde bütün bu iddiaları büyük bir vukufiyet ve dirayetle cevaplandırmış ve İmam’ın, bu ithamların tamamından beri olduğunu mukni delillerle ortaya koymuştur.


İddiaların ilmî kıymeti


Yukarıda örnek olarak zikredilen ve tamamı kitap hacmini dolduracak kemiyette olan cerh, taz’if ve tenkitlerin ilmî kıymeti hakkında şunları söyleyebiliriz:


İmam Ebû Hanîfe üzerinde yoğunlaşan tenkitler, dönemin fotoğrafını yansıtması bakımından hayli önemlidir. Öncelikle Irak (Bağdat ve Basra) merkezli “i’tizal” hareketi, itikadî sahada derin sarsıntılar meydana getirmektedir. Cedelci kişilikleri dolayısıyla Mu’tezilîler, konuştukları sıradan insanları kolaylıkla etki altına alabilmektedirler. Toplumsal doku için hayli tehlikeli olan bu akım karşısında topluma önderlik edenler, insanları onlarla konuşmaktan, bir araya gelip oturmaktan titizlikle sakındırma gayreti içinde olmuşlardır. Büyük imamlardan Kelam ilmiyle iştigalden veya Kelamcılar’la hemhal olmaktan sakındırma babında nakledilen sözleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.


Tam karşı cephede yer alan Hadisçiler dönemin fotoğrafındaki ikinci aslî unsur olarak temayüz etmektedir. Aralarında rivayetlerin ihtiva ettiği anlamlara ve Fıkhu’l-Hadis’e fazla ihtimam göstermeyen, bütün mesaisini rivayetleri olabildiğince fazla tarikten toplama işine sarf eden “nakale-i ahbar” ve “zevamil-i esfar”ın da bulunduğu Ehl-i Hadis, re’y, kıyas vb. kavramlardan hazzetmeyen, bunları ve temsil ettikleri çizgiyi hep “tekinsiz” bulan bir anlayışı temsil eder durumdadır.


Ne var ki itikadî bakımdan bunlar arasında da en az Mu’tezile kadar tehlikeli istikametlere gidenler bulunduğu bir vakıadır. Ehl-i Hadis içinde teşbih ve tecsim inancına meyledenlerin, hatta fiilen bu inancı benimseyenlerin bu tutumunun temelinde rivayetlerin manalarına nüfuz edememe, bir de rivayetlerin mana ile nakli bulunmaktadır. Bilhassa itikadî sahaya taalluk eden müteşabihat türü rivayetleri Şer’î prensipler ve İslamî akıl süzgecinden geçiren Sünnî Kelamcı çizgiyi Sünnet’e/Hadis’e ittiba ve “teslimiyet” adına en acımasız ithamlarla zemmedenler, elbette bu Ümmet’in yarısının, hatta üçte ikisinin[13] metbuu durumundaki İmam Ebû Hanîfe’nin üstünü çizmekte de bir beis görmeyecek, hatta bunu dinî bir sorumluluk addedecektir!


İşin ilginç yanı, bu Ümmet’in ta’zim ve tebcil ettiği büyük şahsiyetlere atfen İmam’ın Hadisçiliğine yöneltilen iddiaların kahir ekseriyetinin güvenilmez senedlerle gelmiş olmasıdır. el-Kevserî merhumun Te’nîbu’l-Hatîb’de, ondan önce el-Melikü’l-Muazzam İsa b. Ebî Bekr’in es-Sehmu’l-Musîb’de ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının hala yaşıyor, daha doğrusu “yaşatılıyor” olması, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.


Nu’aym b. Hammâd, İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ahmed… ve emsali “Re’y fobisi” taşıyan kimselerin, aşağıda örnekleri zikredilecek olan ta’dil ve övgülere karşı gözünü yumarak tek taraflı ve önyargılı hareket etmeleri neticesinde yukarıda zikredilen türden cerh ve tenkitler ne yazık ki kitapları doldurarak ebedileştirilmiştir.


Cerh-Ta’dil kitaplarının tarafsızlığı meselesi


Söz konusu iddialar içinde, sened bakımından herhangi bir kusur taşımayanlar yok mudur? Elhak, vardır. Ancak bunlar da ya aslen “cerh/taz’if” ve “tenkid” unsuru taşımayan tesbitlerdir, yahut taassup/önyargı kaynaklıdırlar, ya da sahipleri hakikat-i hale vakıf olduktan sonra bu görüşlerinden rücu etmişlerdir. En niyahet bunlar arasında bu kategorilerden birine girmeyenler var ise de, kemiyet ve keyfiyet olarak bu türlü tenkitlerden yakasını kurtarabilmiş insan sayısı hemen hemen yok gibidir.


Bu gerçeğe parmak basan İbn Cerîr et-Taberî şöyle der: “Şayet bozuk mezheplerden birine nisbet edilen kimselerin her biri hakkında bu durum sabit ve bu sebeple o kimselerin adaleti sakıt, şahitlikleri batıl olacak olsaydı, İslam merkezlerindeki muhaddislerin çoğunluğunun terk edilmesi gerekirdi. Çünkü bir grup, onlardan her birini hoşa gitmeyen şeylere nisbet etmişlerdir…”[14]


Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakillerde bulunmakla maruf olan İbn Ebî Hâtim, İmam el-Buhârî’ hakkında şöyle demektedir: “… Kendisinden babam (Ebû Hâtim) ve Ebû Zür’a Hadis dinlemişlerdir. Daha sonra Muhammed b. Yahya en-Nîsâbûrî, el-Buhârî’nin kendilerine “Benim Kur’an’ı telaffuzum mahluktur” dediğini yazınca ikisi de el-Buhârî’nin hadisini terk ettiler.”[15]


Hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Cerh-Ta’dil alimleri de insandır. Her insana arız olan izafîlikler şüphesiz ki onlara da arız olmuştur. Bazıları bundan kurtulmasını bilmiş, ancak bu arıza diğer bazılarında mevcudiyetini devam ettirmiştir. İmam eş-eş-Şâfi’î’nin hocası ve kendisinden çokça rivayette bulunduğu İbrahim b. Muhammed b. Ebî Yahya el-Eslemî hakkında İbn Adiyy, “Hadisini çokça inceledim. Rivayetlerinde münker bir şeye rastlamadım…” der.[16]


el-Kevserî’nin bu ifadelere itirazı oldukça dikkat çekicidir: “Ahmed (b. Hanbel) ve İbn Hibbân gibi Hadis tenkitçilerinin bu zat hakkındaki sözlerini biliyorsun. el-İclî onun hakkında şöyle der: “Medineli, Rafızî, Cehmî, kaderî. Hadisi yazılmaz.” Hatta Hadis tenkitçilerinin birçoğu bu zatı tekzib etmiş (Hadis’te yalancı olduğunu belirtmiş) tir. Eğer eş-Şâfi’î bu zattan, Mâlik’ten rivayet ettiği kadar çok hadis rivayet ediyor olmasaydı, İbn Adiyy onun durumunu takviyeye çalışmazdı…”[17]


Gerçeği görenler


Şam fakihi İmam el-Evzâ’î, Abdullah b. el-Mübârek ile karşılaştığında, İmam Ebû Hanîfe’yi kastederek, “Kûfe’den çıkan şu bid’atçi kimdir?” diye sorar. İbnu’l-Mübârek herhangi bir şey söylemez. Kaldığı eve gider ve üç gün içinde İmam Ebû Hanîfe’nin güzel çözümlerden oluşan meselelerini derleyerek küçük bir kitap oluşturur. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:


“el-Evzâ’î o sıralar oranın mescidinde imamlık ve müezzinlik yapıyordu. Elimdekinin ne olduğunu sordu. Kitabı kendisine verdim. Açtı ve içindeki meselelerden birini inceledi. O meselenin üzerine, “Bu, en-Nu’man’ın görüşüdür” diye yazmıştım. Ezan sonrasına kadar –ayakta olduğu halde– kitabın baş tarafından bir miktar okudu. Sonra kitabı cübbesinin cebine koydu. Ardından, kamet getirerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra kitabı tekrar çıkardı ve inceledi. Bir süre sonra bana dönerek, “Ey Horasanlı! Bu en-Nu’man b. Sâbit kimdir?” diye sordu. “Irak’ta karşılaştığım bir üstat” diye cevap verdim. “Bu zat belli ki üstatlar arasında seçkin birisi. Git ve ondan daha fazla ilim almaya bak” dedi. Bunun üzerine kendisine, “Bu, kendisinden sakındırdığın Ebû Hanîfe’dir” dedim. Aradan bir süre geçtikten sonra el-Evzâ’î ile Mekke’de karşılaştık. O meselelerde Ebû Hanîfe’ye taraftarlık ettiğini gördüm. Ayrılacağımız zaman kendisine, “Ebû Hanîfe’yi nasıl buldun?” diye sordum. “İlminin çokluğu ve aklının mükemmeliyeti sebebiyle ona gıpta ettim. Onun hakkındaki eski görüşümden dolayı da Allah Teala’dan bağışlanma diledim. Zira ben eskiden onun hakkında açıkça hatalıydım. O adamdan ilim öğrenmeye devam et. Zira o, kendisi hakkında kulağıma gelen şeylerden uzaktır.”[18]


Bir diğer örnek de İmam Muhammed el-Bâkır’dır. Bir hac mevsiminde karşılaştığı İmam Ebû Hanîfe’ye, dedesi Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve sünnetini değiştirdiği yolunda bazı duyumlar aldığını ve işin aslının ne olduğunu sorduğunda İmam, işin aslını kendisine örnekleriyle izah eder. Bunun üzerine İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe’ye sarılarak alnından öper ve kendisine dua eder.[19]


Ve nihayet İbn Adiyy’in durumu bu hususta ibretamiz bir vesika oluşturmaktadır. el-Kâmil isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe aleyhinde menkul ne kadar söz varsa yer vermeye çalışan İbn Adiyy, İmam et-Tahâvî ile karşılaşıp işin gerçeğini kavrayınca fikirleri değişmiş, hatta İmam Ebû Hanîfe’nin rivayetlerinden oluşan bir Müsned kaleme almıştır.[20]


Tenkitlerin sebebi


Mâlikî mezhebinin büyük Hadis ve Fıkıh alimi İbn Abdilberr şöyle der: “Hadisçiler Ebû Hanîfe’nin zemminde ifrata gitmiş ve bu hususta haddi aşmışlardır. Onlara göre bunu gerektiren sebep, rivayetlere re’y ve kıyası sokması ve bu iki unsura itibar etmesidir. (…) Onun bazı ahad haberleri reddi, makul tevile dayanıyordu ve bunların birçoğunda daha önceki ulema aynı şeyi yapmıştır. Ebû Hanîfe gibi re’y ile hüküm verenler de bu hususlarda daha evvelki ulemanın izinden gitmiştir. (…)


“Hiçbir ilim ehli bilmiyorum ki bir Kur’an ayeti konusunda tevil yapmış veya bir Sünnet(in anlaşılması) konusunda bir mezhep benimsemiş ve o mezhep sebebiyle başka bir Sünnet’i reddetmiş olmasın. Bu şekilde bir sünneti reddederken de makul bir tevile veya nesh iddiasına dayanmışlardır. Şu kadar ki Ebû Hanîfe’nin bu tarz davranışı başkalarına göre daha fazladır.


“Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “(…) el-Leys b. Sa’d şöyle dedi: “Mâlik b. Enes’in, hepsi de Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine muhalif olan 70 meselesini tesbit ettim. Mâlik bu meselelerde re’yi ile hüküm vermiştir. Kendisine nasihat babından bu meseleleri ona yazdım.”


“Bu Ümmet’in alimlerinden hiç kimse, herhangi bir hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)’den sabit olduğunu kabul ettikten sonra, kendisi gibi bir rivayet veya icma yahut kendisine teslim olmak gereken bir asla dayanan uygulama tarafından nesh edildiğini iddia etmeden yahut senedinde bir kusur bulunduğunu ileri sürmeden onu reddetmemiştir. Eğer bir kimse böyle yapacak olursa, imam ittihaz edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatı düşer; fasıklar sınıfına girer. (…)


“Ebû Hanîfe’den rivayette bulunanlar, onu tevsik eden (güvenilir olduğunu söyleyen) ler ve onu meth-u sena edenler, aleyhinde konuşanlardan fazladır. Ehl-i Hadis’ten onun aleyhinde konuşanların kendisini en fazla ayıpladıkları noktalar re’y ve kıyasa çokça dalması ve irca akidesini benimsemesidir…”[21]


Bu satırları okuduktan sonra “keşke mesele, İbn Abdilberr’in son derece dikkatli seçilmiş ifadelerle anlattığından ibaret olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. Ehl-i Hadis’in İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit ve taz’if ettiği meseleler incelendiğinde şu üç noktada toplandıkları görülür:


1. Akaid. Bu sahada İmam Ebû Hanîfe’nin irca akidesini benimsemesinden, Cennet ve Cehennem’in yok olacağına kadar birçok hususta kabul edilemez görüşler benimsediği nakledilmiştir.


2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı. Bu hususta ileri gelen Hadis imamlarından Abdullah b. el-Mübârek’ten İmam eş-Şâfi’î’ye, Ahmed b. Hanbel’den Sütfyân es-Sevrî ve İbn Uyeyne’ye kadar pek çok isimden naklen pek ağır cerh ve taz’if ifadeleri nakledilmiştir.


3. Sahih hadislere muhalefeti, kendisine hatırlatıldığı halde hadis doğrultusunda hüküm vermekten imtina etmesi, re’ye dayalı hüküm vermeyi Hadis ve rivayete dayalı hüküm vermeye tercih etmesi.[22]


Hakikat-i hal


Eğer mesele sadece ileri gelen birçok Hadis imamının İmam Ebû Hanîfe’yi cerh etmesi, bunun karşılığında da Hanefîler’in onu müdafaaya yönelik çabalarından ibaret olsaydı, yukarıdaki üç maddenin oluşturduğu manzara gayret-i diniyyesi ağır basan herkes tarafından aynı tepkiyle karşılanırdı. Ancak bu yazının başlarında isimlerini saydığım –farklı mezheplere mensup– insaf ve tahkik ehli ulemanın İmam’ı müdafaa eden çalışmalara imza atmış olması işin rengini değiştiriyor.


Mesele sadece daha sonraki ulemanın tevsik ve tebcilinden ibaret değildir elbette. Gerek aynı dönemde, gerekse daha sonra yaşamış olan birçok mutedil Hadis imamı İmam Ebû Hanîfe hakkında adaletten ve gerçekten ayrılmamış, başkalarının sözlerine iltifat etmeksizin hakikati olduğu gibi dile getirmiştir.


İmam Ebû Hanîfe’yi metheden isimler arasında örnek olarak şunları sayabiliriz:


1. İmam el-Buhârî’nin önde gelen hocalarından olan Mekkî b. İbrahim: “Ebû Hanîfe zamanının en alimi idi.”[23]


2. Ahmed b. Hanbel ve daha başka büyüklerin kendisinden rivayette bulunduğu Yezîd b. Harun: “Bin kişiye yetiştim; çoğundan hadis yazdım. Aralarında 5 kişiden daha fakih, vera sahibi ve alim görmedim. Bu beş kişinin başında Ebû Hanîfe gelir.”[24]


3. Abdullah b. el-Mübârek: “Kûfe’ye geldim ve “Sizin şu memleketinizin en alimi kimdir?” diye sordum. Hepsi de “Ebû Hanîfe” diye cevap verdi.” Yine İbnu’l-Mübârek’in İmam Ebû Hanîfe’yi ta’zim ve tebcil ettiği ve kendisine meth-u senada bulunduğu bilinen bir husustur.[25]


4. Süfyân es-Sevrî: İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Süfyân es-Sevrî, Ebû Hanîfe’ye mütabaatta benden ileridir.”[26]


5. Süfyân b. Uyeyne: “Beni Kûfe’de Hadis (rivayet etmem) için ilk oturtan Ebû Hanîfe’dir. Beni camide oturttu ve talebeye “Bu, Amr b. Dînâr’ın hadisini en sağlam bilen kişidir” dedi. Bunun üzerine onlara hadis rivayet ettim.”[27]


6. İbn Cüreyc: Ravh b. Ubâde anlatıyor: “150 senesinde İbn Cüreyc’in yanında idim. Kendisine, “Ebû Hanîfe vefat etti” denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ona rahmet eylesin. Pek çok ilim onunla beraber gitti.”[28]


7. İmam eş-Şâfi’î: “Ebû Hanîfe, Fıkıh’ta sözü kabil ve teslim edilen biriydi.” Yine şöyle dediği malum ve meşhurdur: “Kim Fıkıh öğrenmek isterse, Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır.”[29]


8. Cerh-Ta’dil otoritelerinin hocası durumundaki Vekî’ b. el-Cerrâh: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Vekî’ gibisini görmedim. Kendisi Ebû Hanîfe’nin re’yi ile fetva verirdi.”[30]


9. Cerh-Ta’dil ilminin imamlarından Yahya b. Sa’îd el-Kattân: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Yahya el-Kattân’ı şöyle derken işittim: “Allah Teala’ya karşı yalan söyleyemeyiz. Ebû Hanîfe’nin re’yinden daha güzel bir re’y duymadık. Onun görüşlerinin ekserisini esas almışızdır.”[31]


10. Yahya b. Ma’în: “Ebû Hanîfe sika idi. Sadece ezberlediğini rivayet eder, ezberlemediğini ise rivayet etmezdi.”[32]


Vakıa en doğru şahittir


Yukarıdan beri nakledilenler, Hadis ve Cerh-Ta’dil ilminin tartışmasız otoritelerinin İmam Ebû Hanîfe hakkındaki hüsn-i şahadetlerinden seçilmiş örneklerdir. İmam Ebû Hanîfe’yi cerh ve tenkit edenler bu ifadeleri nasıl değerlendirir, bu onların meselesidir: ancak yukarıdaki gerçeklere eklenecek bir gerçek daha var:


İmam’ın meşhur iki talebesinin bugün elimizde bulunan Kitâbu’l-Âsâr isimli eserleri. Her ikisi de matbu ve mütedavel olan bu eserler, İmam’ın az hadis bildiği ve hadise itibar etmediği iddialarını boşa çıkaran en canlı şahit konumundadır. Fıkıh bablarının dayandığı ve İmam’ın kendi senedleriyle nakledilmiş rivayetlerden oluşan bu eserler ortadayken hala bazı çevrelerin “Ebû Hanîfe Hadis’te zayıftı, az hadis biliyordu, hadise itibar etmiyordu” gibi asılsız ithamları tekrar edip durması, akla önyargı ve taassup illetlerini getirmektedir.


Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin Câmi’u Mesânîdi’l-İmâm Ebî Hanîfe isimli derlemesi de bu meyanda anılmalıdır. İki cilt halinde matbu bulunan bu eserin ilmî kıymeti, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in Âsâr’larına oranla ikinci sırada gelmektedir. Zira Bu eserde yer alan rivayetlerin İmam’a aidiyeti, rivayetlerin senedlerinde ondan sonra yer alan ravilerin güvenilirliğiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu durum Âsâr’lar için söz konusu değildir. Onların mezhebin iki büyük imamına aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.


Bütün bu söylenenlere bir de Hanefî mezhebine mensup Hadisçilerin varlığı ilave edilmelidir. Mezhebin Tabakât kitaplarında onların isimlerine ve Hadis sahasında verdikleri eserlere yer verilmiştir. el-Kevserî merhum, mezhebin Hadis hafızlarından Cemâluddîn ez-Zeyla’î’nin Nasb’r-Râye’sine yazdığı takdim yazısında[33] Hanefî mezhebinin Hadisçilerini liste halinde zikretmiştir. Onun zikrettiği 110 isme, Muhammed Yusuf el-Bennûrî 40 isim daha ilave etmiştir.


Kendisine yöneltilen haksız, taassup kaynaklı ve yanlı tenkitlere karşın, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis ilmindeki haklı şöhreti, sadece Hanefî mezhebine mensup ulema tarafından değil, farklı mezheplerin müntesibi ulema tarafından da teslim edilmiştir. Bunun bir göstergesi olarak İmam’ın adının, Hadis hafızlarının zikredildiği eserlere derc edildiğini görüyoruz. Bunların başında Şâfiî mezhebinden Hafız ez-Zehebî gelmektedir.[34] Onu izleyen kuşaklardan Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızı Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed İbn Abdilhâdî el-Makdisî, el-Muhtasar fî Tabakâti Ulemâi’l-Hadîs isimli eserinde, ardından aynı mezhebe mensup “İbnu’l-Mibred” adıyla maruf hafız Cemâluddîn Yusuf b. Hasan İbn Abdilhâdî, Tabakâtu’l-Huffâz’ında[35] ve nihayet Şâfiî mezhebine mensup hafız Celâluddîn es-Süyûtî Tabakâtu’l-Huffâz isimli eserinde[36] aynı tavrı sürdürmüşlerdir.


Reddiyeler


İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis’e muhalefet ettiği söylemi sadece kuru iddia seviyesinde kalmamış, fiili olarak da gösterilmeye çalışılmıştır.


1. Bu cümleden olarak zikredilmesi gereken ilk ve en önemli çalışma el-Buhârî ve Müslim gibi Hadis imamlarının hocası durumundaki Ebû Bekr b. Ebî Şeybe tarafından yapılmıştır. el-Musannef isimli meşhur eserinin bir cildinde “Kitâbu’r-Redd alâ Ebî Hanîfe” adını verdiği özel bölümde “Bu, Ebû Hanîfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v)’den Gelen Rivayete Muhalefet Ettiği Hususlar(ı ihtiva eden bölümdür) diyerek 125 bab zikretmiş, her bir babda birkaç rivayet zikrettikten sonra İmam Ebû Hanîfe’nin o rivayetlere aykırı hüküm verdiğini söylemiştir.[37]


Bu 125 meseleye, tarih içinde çeşitli cevaplar verilmiş ise de, bunlardan günümüze kadar gelebilen olmamıştır. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun muhalled eserlerinden en-Nüketu’t-Tarîfe[38] bu iddialara eldeki en kapsamlı cevabı oluşturmuştur. Müellif merhum, vardığı sonucu eserinin giriş kısmında şöyle özetlemektedir:


İmam Ebû Hanîfe’nin çözüme bağladığı meselelerin adedi konusunda zikredilen en küçük rakam 83 bin’dir. İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin tamamında İmam’ın hata ve hadise muhalefet ettiği bir an için kabul edilse bile, bunun, toplama oranı 664’te 1’dir. (…)


İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin % 50’sinde muhalif rivayet söz konusudur. Yani İmam Ebû Hanîfe ayrı bir rivayeti, İbn Ebî Şeybe ayrı bir rivayeti esas almıştır. Geriye kalan % 50’yi 5’e ayırırsak, ilk 5’te 1’lik kısımda haber-i vahid’in Kur’an ayetiyle çatışma arz etmesi söz konusu olduğu için İmam, Kur’an ayetini esas almış hadisi ise tevil etmiştir. ikinci 5’te 1’lik kısım ahad haberden daha güçlü (“meşhur” gibi) rivayetler sebebiyle ahad haberin terk edildiği durumları anlatmaktadır. Üçüncü 5’te 1’lik kısımda aynı rivayetten farklı anlam/hüküm çıkarma söz konusudur. Yani İbn Ebî Şeybe de İmam Ebû Hanîfe de aynı hadise dayanmaktadır. Ancak anlayış ve yaklaşım tarzlarındaki farklılık sebebiyle çıkardıkları hükümler farklıdır. Dördüncü 5’te 1’lik kısımda İbn Ebî Şeybe, hadise muhalif olarak gördüğü hükmü İmam Ebû Hanîfe’ye nisbette hatalı davranmıştır. Yani mezhep kitapları esas alındığında, İmam Ebû Hanîfe’nin, İbn Ebî Şeybe’nin kendisine nisbet ettiği görüşü benimsemediği anlaşılmaktadır. Nihayet en fazla son 5’te 1’lik kısımda İmam’ın hadise muhalif hüküm verdiği söylenebilir. Bu demektir ki, İbn Ebî Şeybe’nin 125 olarak takdim ettiği “hadise muhalif” içtihadlarının adedi 12 civarındadır.


2. İmam’ın hadislere muhalefet ettiğini örnekleriyle gösteren diğer bir çalışma da İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin Muğîsu’l-Halk isimli çalışmasıdır. el-Kevserî merhum bu çalışmaya da İhkâku’l-Hakk bi İbtâli’l-Bâtıl fî Muğîsi’l-Halk isimli çalışmasıyla cevap vermiştir. Orada zikredilen meseleler İbn Ebî Şeybe’nin çalışmasında olduğu gibi sırf hadis kaynaklı değildir. Böyle olanlar yanında mezhebin usul ve kavaidi doğrultusunda verilmiş hükümler de tartışma konusu yapılmıştır.


3. İmam el-Buhârî, Sahîh’inin birçok yerinde[39] “İnsanlardan birisi demiştir ki…” diyerek, kasdettiği kişinin hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür. Her ne kadar bu ifadeyi kullandığı her yerde kasdettiği kişi İmam Ebû Hanîfe değilse de[40] onu kasdettiği yerler bulunduğu kesindir.


el-Buhârî’nin mezkûr ifadeyi kullanarak İmam Ebû Hanîfe’yi hedeflediği yerler hakkında da muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bedruddîn el-Aynî’nin Umdetu’l-Karî isimli şerhi ile Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Feydu’l-Bârî’si, bizzat Sahîhu’l-Buhârî üzerine yazılan şerhler olmak haysiyetiyle söz konusu iddiaları ilk elden cevaplandırmışlardır.


Bunlardan başka Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin Keşfu’l-İltibâs ammâ Evredehû’l-İmâmu’l-Buhârî alâ Ba’di’n-Nâs isimli eseri, konu hakkında yapılmış müstakil eserlerdendir ve matbudur.


Bunlar dışında tarihte İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini diğerlerine tercih ve tenkitlere cevap mahiyetinde pek çok çalışma yapılmıştır ki, İmam Ebû Yusuf’un er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâ’î’sinden, İmam Muhammed’in Kitâbu’l-Hücce alâ Ehli’l-Medîne’sine, Sirâcuddîn el-Gaznevî’nin el-Gurretu’l-Münîfe’sinden, Sıbtu İbni’l-Cevzî’nin el-İntisâr li İmâmi Eimmeti’l-Emsâr’ına ve Muhammed Murtaza ez-Zebîdî’nin Ukûdu’l-Cevâhîri’l-Münîfe’sine kadar –hepsi de matbu olan– pek çok eser örnek olarak zikredilebilir.


Sonuç


İmam Ebû Hanîfe, Abdullah b. Mes’ûd başta olmak üzere Kûfe’de tavattun etmiş bulunan Sa’d b. Ebî Vakkas, Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir, Selmân el-Fârisî… gibi büyük sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) ilmini tevarüs etmiştir. Tarih, bu büyük sahabîlerden sadece İbn Mes’ûd’un ve talebelerinin Kûfe’de yetiştirdiği alim sayısının 4 bin olduğunu kaydediyor.[41] el-İclî, Kûfe’ye yerleşen sahabî sayısını 1500 olarak vermektedir. el-Kevserî merhum, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r.anhuma) tarafından Kûfe’de yetiştirilen Tabiun kuşağına mensup alimlerden ileri gelen bazılarının listesini zikretmiştir ki,[42] İmam Ebû Hanîfe’nin, ilmî müktesebatını nasıl bir ilmî servet üzerine kurduğu hakkında fikir edinmek isteyenler için oldukça doyurucudur.


er-Ramehürmüzî, İbn Sîrîn’in şöyle dediğini nakleder: “Kûfe’ye geldim. 4 bin kişinin Hadis tahsil ettiğini gördüm.”[43] İmam el-Buhârî de Hadis toplama faaliyeti (er-Rihle fî Talebi’l-Hadîs) esnasında Kûfe’ye kaç kere gittiğini saymadığını söylemiştir.[44] Bütün bunlar, Kûfe’nin Hadis ilimleri bakımından bulunduğu mevkiyi gösteren anekdotlardan cüz’î bir kısmıdır.


Böyle bir ortamda yetişmiş bulunan, üstelik de 40 adet yetişmiş öğrencisi ile birlikte kollektif bir içtihad faaliyeti yürüten İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis müktesebatının yetersiz olduğunu yahut Hadisleri kale almadığını söyleyebilmek için bu ortamı ya hiç bilmemek veya dikkate almamak gerekir.


İşin özü o ki, İmam’ın mezhebi de, talebeleri de, mezhebin uleması ve onların yaptığı çalışmalar da ortadayken bizim onları bir şeylerden tebrie etmek durumunda kalmamız hayli travmatik bir durumdur. Gözünü kapatmakta ısrar eden kimseye kim neyi gösterebilir?!


————————————————————–


[1] İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.


[2] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 382-3.


[3] İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, III, 64.


[4] el-Kevserî, Te’nîb’l-Hatîb, 276.


[5] el-Albânî, İrvâu’l-Ğalîl, II, 277-9.


[6] İbnu’l-Cevzî’nin de el-Muntazam’da (V, 188) belirttiği gibi, İmam’a yönelik tenkitler üç ana noktada toplanmaktadır: 1. Akaid/Usulüddin, 2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı, 3. Sahih hadislere muhalefeti ve re’yi çok kullanması. Bu yazının çerçevesi doğrudan Hadis sahasına taalluk eden tenkitlerle sınırlandırılmıştır.


[7] Bkz. el-Kâmil fî Du’afâi’r-Ricâl, VII, 5 vd.


[8] Bkz. ed-Du’afâu’l-Kebîr, IV, 268 vd.


[9] Bkz. Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 54 vd.


[10] Bkz. Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 449-50.


[11] Bkz. Târîhu Bağdâd, XIII, 365 vd.


[12] Bkz. Kitâbu’d-Du’afâ ve’l-Metrûkîn, III, 163-4.


[13] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 31.


[14] İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî (Mukaddimetu Fethi’l-Bârî), 428.


[15] İbn Ebî Hâtim, Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VII, 191.


[16] İbn Adiyy, el-Kâmil, I, 220.


[17] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 83.


[18] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 338; es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 78. Daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Hacer el-Mekkî, el-Hayrâtu’l-Hısân, 46.


[19] el-Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 143.


[20] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 329.


İ. Hakkı Ünal, Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin derlediği Câmiu’l-Mesânîd’de İbn Adiyy’in tek bir rivayetinin bile olmadığını –Şâkir Zîb’e dayanarak– söylemektedir. (Bkz. İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı…, 63, dpnt. 99)


Bu ifadelerin hemen öncesinde de –yine aynı müellife dayanarak– Câmi’u’l-Mesânîd içinde Ebû Nu’aym’ın Müsned’inden sadece iki rivayet bulunduğunu söylemektedir. Bu durum Ebû Nu’aym’ın ayrıca basılmış bulunan (Mektebetu’l-Kevser, Riyad-1415/1994) Müsned’i ile uyum arz etmemektedir. Zira sadece metin kısmı 260 sayfa civarında tutmuş olan bu baskıda çok sayıda rivayet bulunmaktadır.


Dolayısıyla Câmi’u’l-Mesânîd’de İbn Adiyy Müsnedi’nden bir tek rivayetin dahi bulunmadığı tesbiti eğer doğruysa, diğer Müsned’lerle mükerrer rivayetler ihtiva etmesi gibi bir sebepten olabilir. Vallahu a’lem.


[21] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 497 vd.


[22] Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 188.


[23] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 451.


[24] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 502.


[25] İbn Abdilberr, el-İntikâ, 206.


[26] İbn Abdilberr, a.g.e., 198.


[27] es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 75; İbn Abdilberr, a.g.e., 199.


[28] es-Saymerî, a.g.e.,, 74-5.


[29] İbn Abdilberr, a.g.e., 210.


[30] İbn Abdilberr, a.g.e., 211.


[31] et-Tehânevî (Tanevî), Kavâ’id fî Ulûmi’l-Hadîs, 311-2.


[32] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 450.


[33] Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla Ebû Gudde merhum tarafından tahkik edilerek yayımlanmış, dilimize de –Hanefî Fıkhının Esasları adıyla– çevrilmiştir.


[34] Bkz. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 168.


[35] Bkz. Muhammed Abdürreşîd en-Nu’mânî, Mekânetu’l-İmâm Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs, 60-1.


[36] Bkz. es-Süyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz, 80-1.


[37] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VIII, 363 vd.


[38] el-Kevserî, en-Nüketu’t-Tarîfe fi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe, Kahire-1365/1945.


[39] Değişik itibarlara göre 22, 24 veya 25 yerde.


[40] el-Keşmîrî, Feydu’l-Bârî’de (III, 54) şöyle der: “Bil ki, musannıfın (İmam el-Buhârî) bu ifadeyi kullandığı ilk yer burasıdır. Her ne kadar burada kasdettiği kişi o ise de, iddia edildiği gibi bu ifadeyi kullandığı her yerde Ebû Hanîfe’yi kasdetmemiştir. Bazı yerlerde kasdettiği kişi İsa b. Ebân, bazı yerlerde eş-Şâfi’î, bazı yerlerde ise Muhammed (b. el-Hasan)’dir. Öte yandan musannıf bu ifadeyi her zaman red amacıyla kullanmaz. Aksine, onun, bu ifadeyi kullandığı kişinin görüşünü paylaştığını da gördüm. Bazen de sahibi hakkında bu ifadeyi kullandığı görüş konusunda tereddüt göstermektedir…”


el-Keşmîrî, Sünenu’t-Tirmizî şerhi el-Arfu’ş-Şezî’de (II, 118) daha ayrıntılı bilgi verir ve şöyle der: “Şâfiîler, “Ba’du’n-Nâs” ifadesinin kullanıldığı her yerde kastedilen kişinin Ebû Hanîfe olduğunu ve el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı her yerde üzerinde durduğu görüşü reddettiğini söylemişlerdir. Ben derim ki, bu iddia doğru değildir. Zira el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı halde üzerinde durduğu görüşü tercih ettiği de vakidir. er-Rahmân suresindeki tutumu böyledir. Oradaki ifadesinin siyak ve sibakı bunu göstermektedir. es-Sahîh’i inceleyenler bu durumu açıkça görürler. Keza bazen “Ba’du’n-Nâs” ifadesini kullanır ve onunla Muhammed b. el-Hasan’ı, bazen onun talebesi İsa b. Ebân’ı, bazen Züfer b. el-Hüzeyl’i, bazen de eş-Şâfi’î’yi kasteder…”


[41] Bkz. el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 41-2.


[42] el-Kevserî, a.g.e., 43 vd.


[43] er-Râmehürmüzî, el-Muhaddisu’l-Fâsıl, 408.


[44] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 52.


İNKİŞAF – Haziran-Ağustos 2006

Devamını Oku »