Cemil Meriç ve Osmanlı



"Maziye dönmek veya kaybolan bir çağı diriltmek abesle iştigal olur. Bence, Devlet-i Aliyye’nin kuruluşundan Tanzimat’a kadar geçen her asır muhteşem ve göğüs kabartıcıdır. Bir kitap ve kelime medeniyeti değil, bir iman ve aksiyon medeniyeti yaratmışız. İnsan haysiyetini yücelten, adalet ülküsünü gerçekleştiren büyük bir medeniyetHiçbir ‘izm’in erişmediği ve erişemeyeceği bir rüya. İnsanın ve insanlığın altın çağı."
(7 Temmuz 1974 tarihli yazısından)

"Osmanlı akından akına koşan bir mücahitler ordusuDağınıklığı içinde yekpare, alacalığı içinde mütecanis. Medeniyetin yalnız yaratıcısı değil, taşıyıcısı da. Kahramanların sözle kaybedecek zamanları yok. Fatihler için tek mukaddes kelam vardır: Kelam-ı Kadim. Ötesi eğlence… Satranç gibi, cirit gibi… Ötesi, yani edebiyat. Milletler de ihtiyarladıkça gevezeleşir. Hamlenin yerini belagat alır, hayatın yerini söz. Genç bir toplulukta, yaşayan bir toplulukta, tezatlarını kâh kılı, kâh imanla halleden bir toplulukta laf ebeliğine ne lüzum var?"
(16 Haziran 1974 tarihli yazısından)

"Osmanlı birçok unsurların mesut bir terkibi. Orta Asya’dan getirdiği biyolojik vasıflar: bir başbuğ etrafında toplanmak, gözünü daldan budaktan esirgememek, bir kelimeyle bir çok göçebe medeniyetlerinde ortak olan: asabiyet. Bu temel seciye İslamiyet’le kaynaşınca büyük bir medeniyetin mimarı oldu. Osmanlı bu medeniyeti kurarken kendi kendini de inşa ediyordu. Tanzimat’a kadar gerek İslam’dan önceki, gerek İslam’dan sonraki Türk insanının farikaları:
1-Fedakârlık
2-Devletle birleşme


Âdeta uzvî bir kaynaşmaydı bu. Devletle din, dinle millet tek varlık halindeydi."
(15 Aralık 1974 tarihli yazısından)"Avrupa’nın telkinleriyle hudutsuz hakaretlere ve iftiralara hedef olan o muhteşem medeniyeti tanımak, tanıtmak ve benimsemek her dürüst insanın –her dürüst Türk’ün demek istiyorum- vazifesi değil mi?"
(Mart 1975'de bir derginin kendisiyle yaptığı röportajdan)

*Vaha Dergisi'nin Bahar 2008 sayısından derlenmiştir.

Devamını Oku »

DİVAN EDEBİYATINDA ROMAN

Divan Edebiyatı’nda roman yok. Niçin olsun?

Batı’nın ilk romanlarından biri "Topal şeytan". Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşâdır. Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaralarını teshir etmek hastalığı. Hikayeleri ya bir cengâveri ebedîleştirir, ya "hisse alınacak bir kıssa”dır.

Roman’ın burjuvaziyle doğduğunu söylerler. Burjuvazi Avrupa’nın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası. Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum.

Başka bir tabirle, bu edebi nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu. İçtimâî bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda, pürüzleri yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var?

Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanı’nı anlayamazdı. Önce uzun bir temessül, daha doğrusu tesemmüm merhalesinden geçecek, iktisadi ve içtimai müesseseleriyle değişecekti.

Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütünü, yani çarpık insiyakları, hayvanca iştihaları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. Aşk da -Tanrı gibi- öldüğüne göre, cinsiyet tek değer. Bezirgan hayasızlığın üstüne bir sal attı: cinsi bunalım. Sade, kütüphanelerin şeref misafiri, sadizm abesin ikiz kardeşi.

Bu Ülke -Cemil Meriç - s. 120..
Devamını Oku »

Müstağrip

Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat: Müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nevi itibarda: Taklit, intihal ve tercüme. Ama zirvelerin hiçbirini tanımıyorduk. Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce fatihleriyle temasımız yasaktı. Haşet Kitabevi’nden ibaretti Avrupamız, girdapları olmayan bir kıta, tezatsız ve tek boyutlu; bir kartpostal Avrupa’sı. Coğrafyamızda tek kıta vardı, kafamızda tek yarımküre. Türkçe konuşan birer Fransızdık.”

 

MÜSTAĞRİP

Cetlerimiz Avrupa’yı ehlileştireceklerini ummuşlardı. Namık Kemâl  bir fetih hülyasıdır.... Asya’nın akl-ı pîrânesi’yle  Avrupa’nın bikr-i fikrini evlendirmek. Bir cihangirâne ihtiras, yerini rezil bir zevkperestliğe  bıraktı. Genç Batı’nın her nazına, her cilvesine katlanan ihtiyar birer âşık olduk.

Avam anlayamaz bizi diyorduk; avam, yani kendi insanımız, tarihin ve edebiyatın dışındadır, kendini kader’e hapsetmiş. Yükselen bir medeniyet için kurşun işlemez bir zırh olan kader inancı, çöken bir toplum için yüklerin en ağırıdır. Yığını kavganın, yani hayatın dışına iten bu teslimiyetin kaynağı tevekkül  değil, tereddidir Ve... kaçıyorduk.




Bu Ülke, İletişim  Yayınları İstanbul 1996.s.137
Devamını Oku »

Hepimiz Suç Ortağıyız

Hepimiz Suç Ortağıyız

Proküst’ün yatağı. Bu habis  harfler şuurun gırtlağına dişlerini geçiren birer sülükAtını senatör yapan Caligula  insan haysiyetine bu hebbenneka eşkıya çetesinden çok daha hürmetkârBir demokrasi düşünün ki, kendisine aydın payesi verilen şamar oğlanları alfabenin harfleri hakkında konuşmak hakkından mahrum.Sözde laik bir cumhuriyette en kenef , en âdi mefhum ve nesneler mukaddesLatin alfabesi kuduz bir köpek gibi dile musallat  edildiÜniversite o zamanki ve bu zamanki üniversite şuur ve haysiyetinden iğdiş edildiğinin farkında değil. Bir alay çizmeli sarhoş, memleketin gönlü ve göğsü üzerinde tepindiler.C

Hepimiz suç ortağıyız. Yıllarca uyutulduk.Kitaplar deccalı  tanrı gösterdilerBütün şereflerimizden utanır olduk.  Ne hürriyet, ne kalkınma, ne maddede zafer, ne manada fetih. Rezil bir tahrip. Her güzeli, her şerefi, her mukaddesi.Hiçbir müstemleke, kıymetlerinin âdet bezinden daha hakir görüldüğünü bu zavallı memleket kadar ürpermeden, isyan etmeden müşahade etmek bedbahtlığına uğramamıştır. Radyomuz kasaba kerhanelerine utanç verecek hırıltı ve zırıltılarla dolu. Türkçe her gün katlediliyor. Ya zavallı musikimiz?

Jurnal C. I. İletişim Yayınları. s.399

 
Devamını Oku »

Doğu Despotizmi

Doğu Despotizmi

Montesquieu, Doğu despotizminden söz eder. Düşünmez ki despotizmin alası, perestişkarı olduğu İngiltere’de ve tebaasi bulunduğu Fransa’dadır. Ne beyzadelerin dillere destan zulümlerini, ne isim hanesi açık tevkif emirnamelerini hatırlat Bu şaşkın toprak ağasının hakkımızdaki türrehatı sadece gülünçtür: “Türkler dünyanın en çirkin insanları idi. Karıları da kendileri gibi kaknemdi. Rum dilberlerini görünce akılları başlarından gitti. Başladılar kız kaçırmaya. Zaten ezelden beri hayduttular” v.s. “Türkler eşek olacak öbür dünyada. Yahu dileri sırtlarında cehenneme taşıyacaklar. Bütün kavimlerin en cahili… Türkiye’de tebaanın servetine, hayatına, haysiyetine kimse aldırış etmez. Anlaşmazlıklar çabucak karara bağlanır. Şöyle ki: Paşa davacıları dinler, sonra falakaya yatırır herifleri, bir ala döver ve böylece davayı neticelendirir.” v.s.

Bizi bu kadar tanır Montesquieu. Batı yazarlarında ciddiyet ve dürüstlük aramayacak kadar Batı irfanının aşinası olanlar için bu hükümlerin tek orijinal tarafı terbiyesizliktir.

Kanunların Ruhu” müellifi, ülkesinin 1. François’dan beri çok sıkı münasebet halinde bulunduğu Osmanlı İmpaorluğu’nu bu kadar tanırsa, Hinti, Çin’i, İran’ı ne kadar tanır? Ne garipdir ki bu hayalperest ve hayasız yazarın Doğu’ya izafe ettiği despotizm birçok Batılı yazar tarafından münakaşasız benimsenir. Wittfogel* Sovyetler’e çatmak için Doğu despotizmi bayrağını omuzlar; bizim köksüz ve ufuksuz aydınlarımız da tarihimizi karalamak için Montesquieu’nün coğrafi kaderciliğine sığınırlar.

Bu Ülke. İletişim Yayınları 1996. s.192.
Devamını Oku »

KELÂM, BÜTÜNÜYLE HAYSİYETTİR ''Cemil Meriç''

İlk kitap: hafıza. Şaman veya rahip , yazının icadından sonra da imtiyazlarını titizce korur, fetihlerini uzun zaman yazıya dökmez, nesilden nesile sözle aktarır; sözle, yani nazımla. Sırlar, harflere tevdi edildiği zaman bile sokağın dili kullanılmaz. İlâhiler manzum, büyüler manzum, destanlar manzum. Şairler yoğurmuş dili, düşünceyi şairler uysallaştırmış. Beşiğinde Tanrıların dilini konuşmuş insan. Nazım en olgun meyvelerini verdikten sonra nesir  doğmuş. Hantal, ürkek, acemi bir nesir.

Nazım, imkânlarını araştıran düşünce: hatalarını bağışlatmak için musikinin yardımına muhtaç; musikinin, yani  veznin, kafiyenin. Nazım, ifadenin çocukluğu: sevimli ve serkeş  Nesir, bütün nazımları kucaklayan bir orkestra: girift ve kâmil. Kur’an mensurdur: Yedi Askı şairlerini secdeye kapandıran bir nesir.

Büyük nâzımların çoğu, nesirde de büyüktürler: Namık Kemâl  ve Hâşim gibi. Ama istisnası bol kâide bu: hecenin en usta şairi Rıza Tevfik , nesirlerinde ne kadar derbeder, ne kadar yavan. Genç nâsirler , nazımın tezhibinden geçseler şüphesiz ki üslupları daha derli toplu, daha tannan , daha ölçülü olurdu. Heyhat ki, nazımperdazlığın  tiryakilik gibi  tehlikeleri de var. Bazen, bütün dikkatini, bütün hünerini nazımda tüketiyor sanatçı; mısra “haysiyet”i oluyor, cümle “haysiyet”sizliği.Oysa kelam bütünüyle haysiyettir.

Bugünkü “düz yazı”nın ne edebiyatla münasebeti var, ne haysiyetle: bed, cıvık, yüzsüz. Kelimeler, ibarenin içinde, tımarhaneden fırlayan akıl hastaları gibi koşuşuyor. Hepsinin sırtında aynı urba , bakışlarında aynı manasızlık. Nesir yok artık. Nazım var mı ki?

Bu Ülke. İletişim Yayınları İstanbul 1996 s.82.
Devamını Oku »

Bir İmparatorluğun Anatomisi

Bir İmparatorluğun Anatomisi


Kaçanlar: "Boğuluyoruz", diyorlar... "Memleket bir zelzele arefesinde. Gitmek, kaderin hatalarını düzeltmektir. Cangıldan şehire, kasırgadan limana, kaostan tarihe kaçış."
Yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir: zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile. Ne imtiyazı var­dır, ne imtiyaz peşindedir.Tanzimat, Babıâli'nin* Avrupalılaşması. Bürokrasi, halk­ları da, saraydan da kopar. Aydın da bürokrattır, hem de çok nazlı, çok hassas, çok herçâî bir bürokrat.



"Hâkim ideoloji, hâkim sınıfın ideolojisi" diyor kitap. Osmanlı ülkesinde hâkim sınıf, Fransız veya İngiliz burju­vazisi. Sarayın direnişi azaldıkça kapitalizm, taarruzunu yoğunlaştırır: keşişler, mektepler, mürebbiyeler, mason locala­rı... Osmanlı Bankası,* nişanlar, sefaret baloları ve Beyoğlu'nu zevk panayırına çeviren şuh aktrisler.Aydın, batan bir gemidedir. Ufukta rüyaların en muhteşe­mi: Avrupa. Servetin, şöhretin, şehvetin daveti. Azgın iştihaları vardı intelijansiyanın ve bu masal hazineleri kendisi­ni bekliyordu. Avrupalı dostları lütufkârdılar. Karşılık ola­rak biraz "ihanet" istiyorlardı sadece.

Halk oynanan oyunu seziyordu, insiyaklarıyla. Ve maziye sığınıyordu; maziye, yani hatıralarına, mukaddeslerine. Tek ümidi kalmıştı: saray. Ve saray çatırdıyordu.



Aydın için padişah, kendisini dünya zevklerinden ayıran bir hâil idi. Padişah olmasa, Avrupa'nın emrinde ve Avru­pa'nın inâyetiyle kendisi yönetecekti devleti. Hürriyetçiydi, terakkiciydi, medeniyetçiydi. Halkı savaşa hazırlamak mı? Hangi halkı? Ne savaşı? Kime karşı savaş?Bu ülke - Cemil MERİÇ

Devamını Oku »

Bizde Hiciv Yok

BİZDE HİCİV YOK

Hiciv, lirizm ırmağının coşkun bir kolu: önceleri bulanık akar, sonra durulur. Zamanla bir mekteb-i edeb olur, tarih gibi. Vatanı, Roma. İlk büyük temsilcileri: Horatius ile Juvenalis. Birincisi Sadi’yi ve Hayam’ı hatırlatır: rint, bilge, zarif; ikincisi Sahyun Nebilerini : haşin, yavuz, öfkeli. Horatius bahtiyarların şairi, Juvenalis mustariplerin… Zekâ ile vicdan. Horatius, sevdiklerini yaralamamak için oklarını uzaklara atan bir heccav , çağının zevk ve zerâfet hocası. Juvenalis’in peri-i ilham’ı: öfke.Cinayet istihza  ile cezalandırılamaz. Şâir, alevden kamçısına sarılır hicvin; saraylardan meyhanelere koşar, meyhanelerden genelevlere. Juvenalis’in cehennemini bir Fransız ressamı şöyle tablolaştırmış: Korent nizamında sütunlara dayalı muhteşem bir salon. Roma’nın çöküş devrinde sık rastlanan bir sefahat âlemi. Zengin kumaşlarla örtülü yataklarda bedmest deli-kanlılar. Şölen, sonuna yaklaşmaktadır. Fonda, fecrin ilk pırıltıları. Ve yatakların arkasında, torunlarının kepazeliğini seyreden heykeller; utançtan taş kesilmişe benzeyen ecdatGenç bir soytarı ayak parmaklarında yükselerek, elindeki dolu kadehi heykellerden birine uzatmaktadır.

Sonra, hiciv yatağına çekilir. Klasik Fransız şiirinde boğuk bir yankıdır Horatius’un yankısı. İtalya’da destandır, İspanya’da roman. Bir kelime ile istiklalini kaybeder; hikâye olur, deneme olur, tiyatro olur.

Tahir-ül Mevlevî, hiciv “teşrih-i rezail ve teşhir-i erazil için yazılır” diyor. Şiir, ne bir teşrih masasıdır, ne bir teşhir çarmıhı. “Nezih olmak şartıyla, hak ve hakikatin müdafii, gadr ve fezahatın  maniidir”. Ne zavallı bir müdafi! Hiciv, maşeri vicdanın kararlarını infaz eden bir intikam meleği olsa, “gadr ve fezâhat” hükümran olabilir miydi hala?

İslamiyet, “sebb ü şetm”i hoş görmez. Bununla beraber, şairin haşarı tecessüsü zaman zaman bu yasak bölgede at koşturmaktan çekinmez.Osmanlı’nın vakur ve selim zevki için, uzun sürmemesi gereken bir oyundur hicivHeccavın çevresinde teklif edeceği yeni bir değerler manzumesi yok ki hicve ihtiyaç duyulsunNef’i’nin ”Siham-ı Kaza”sıyla  Sürüri’nin “Hezaliyyat”ı arasındaki fark, birincinin daha usta bir şair elinden çıkmış olması.

Sonra Tanzimat, yani edebiyatımızı istilâ eden Batı. Büyük bir kabiliyetin küçük kinlerini dikenleştiren: “Zafername.” Eşref de minnacık bir Ziya Paşa“bir güzel mazmun bulunca…” kendini bile hicvedeceğini söyleyen şair ne kadar ciddiye alına bilir? Mısraları bir arının zehrili iğnesi; ve şair arı kadar sorumsuz. Neyzen Tevfik, yıldırımı olmayan şimşek“Han-ı Yağma” başarılı bir tercüme, daha doğrusu pastiş. “Sis” imparatorluğun mezar taşı kitâbesi. Fecirle sona eren bir karanlık.

Nihayet gazete sütunlarına pusan “taşlama”, kanatsız ve bayağı.Günümüzün ”taşlamacısı”, akbabalara yaranmak için güvercinlere saldıran bir maskara. Oysa, şairin kanıyla imzalanmayan hicviyeler, asırların mahkemesinde imzasız bir mektup kadar itibarsızdır.

Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul 1996,s.123.
Devamını Oku »

Hayale ve Hakikate Dair

Hakikat o kadar çirkin mi? Neden süprüntü kutularından tedarik ettiğiniz paçavralarla sarıp sarmalıyorsunuz? Yalan daima asil değil ki? Donmuş ruhunuz. Ne ümidin sıcaklığı ne sevginin alevi Sibirya'da vahalar yaratabilir. Derinlere inmeyen bir tecessüs; kumları avuçları ile iten toprağın bağrındaki coşkun sulara inmeyen çölde artezyen fışkırtamayan fışkırtmak istemeyen ürkek mecalsiz hasta bir tecessüs. Kurumuş bir deve dikenine benziyor ruhunuz rüzgarların sürüklediği bir deve dikeni... Yapraklarınız dağılmış çiçekleriniz dökülmüş meyveniz yok. Bir ağaç ikeleti ruhunuz. bulmaktan korkarak arıyorsunuz. Neyi? Akmayan bir çeşmeye benziyor ruhunuz. Hoyrat eller musluğunu bile sökmüşler. Kitabesi? Kitabesi silinmiş. Kanatları yok ruhumuzun. Galiba kanatsız doğmuş. Yeis kadar şifasız kutuplar gibi.. hayır kutuplara benzer tarafınız yok. Sadece hastasınız. bir çok insanlar gibi insanlık gibi hastasınız. Hayat atılış demek ileriye yeniye maceraya. Çamura saplanmış araba. Metrukxamalı kırık ve rengi solmuş. Zindanınızın kapıları açık ama siz hasır bir iskemle kadar o zindanın eşyasından olmuşsunuz. Ve sırtınızda taşıyorsunuz zindanınızı. Yalnız sesiniz yalnız kelime. Uzakalrdan gelen ve kime ait bilinmeyen bir ses. Ve bozuk bir plaktan dökülen kelimeler. Hep aynı. Ve gömülmesi unutulmuş bir cenaze kadar sıkıcısınız bazen. Sususzluğu arttıran ve ağızda buruk.. hayır sadece acı sadece kekremsi bir tat bırakan deniz suyu gibi bir şey.

Hayale ve Hakikate Dair

Başlamadan biten bir oyun bu güldürmeyen ağlatmayan bir oyun. Kader bazen çok ahmak bir rejisör. biz de rollerimizi beceremiyoruz galiba. Güller ıtır olur dağılmadan. Acılar hatıralaşınca güzelleşir. Şair kendi rüyamı çaldı kalbinin boşluğunda diyor. Rüyalarımızı çalacak gitar? Işığa borcumuz yok o bizim için doğmuyor ki güneş bizi ısıttığının farkında bile değil ırmağa teşekkür borçlu değiliz. Şükrün bir şuruun bir niyetin bir fedakarlığın aksi sedasıdır. Şair ben kadehimi diktiğim zaman ziyafet sona erdi şarap kalmışsa uşaklar içsin diyor. Boş bir kadehi dudaklarına götürmek. Hazin olan bu. Kadehte bir cür'a bile yok. Hatta kadeh de yok ortada. Hem kadeh hem bade hem bir şuh sakidir gönül. İçtiğin hayal kadehindeki rüyalarındır. Neden bu rüyaları sen de görmedin? Yaşamak yaralanmaktır. Yaralanmak da güzel.

Cemil Meriç - Jurnal 1 syf;181-182
Devamını Oku »

Türkiye'deki Hayalet

Türkiye'deki Hayalet

89 a kadar kana, çamura bulamış Avrupa'yı. İspanya'da engizisyon olmuş, Rusya'da çar.Avrupa'dan kovulunca bize sığınmış.

Baş tâcı etmişiz " bîvei bâkir" i. Elli yıl düşünce yasaklanmış; îman, suç sayılmış. Bu izm uğruna bütün izmlere düşman kesilmişiz. Onu her tehlikeden korumak için hapishâneler yükseltmiş, matbaalar kurmuş, mektepler açmışız. Gediklerden sızan her fikir süngü ile tepelenmiş. Kamuoyu o mâbûdenin şüpheli rakiplerini haklamak için iktidarla elele vermiş. Kanun hiç bir itizâle göz açtırmamış.

Kâh batıcılık olmuş, kâh batı düşmanlığı. Her izm onun himayesinde sahneye çıkmış. Bu yedi ceddi yabancı âlüftenin dilimizde adı yok. Batı obskürantizm demiş. Obskürantizm kocayıp dermansızlaşınca, surların ardında bekliyen her tefekkür bulanık bir sel gibi boşalmış ülkeye. Beyni iğdiş edilen nesiller büyük bir susuzlukla bu kirli sulara eğilmiş. Ve düşünce, mâhiyeti meçhûl bir içki gibi çıldırtmış herkesi. Kırk beş milyon kırk beş milyona düşman kesilmiş.

Obskürantizm heyûlası yok edilmedikçe, herhangi bir diriliş hayâline kapılamk çılgınlık.

SLOGAN, İLKELİN İDEOLOJİSİ

Karanlıkta kavga olmaz. İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaosu kosmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. İdeolojiye düşmanlık, tek izme teslimiyettir : Obskürantizme. İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula : şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. Yabanî bağırır, medenî insan konuşur. Bu çocuklar yıllarca konuşturulmadı. Hınçlarını üç beş kelime ile surarımıza tükürüyorlar. İdeolojileri yasakladığımız için hışımlarına uğradık. Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en nâmussuzu. Bahşedilen hürriyet, ölmek ve öldürmek hürriyeti.

Toprak sarsılıyor!..Hep birden esfel-i safîline yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız. İnsanlar sloganla güdülmez. Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol.

Cemil MERİÇ

HİSAR OCAK-ŞUBAT 1979

SAYI:256 SAYFA:5
Devamını Oku »